Elif İnal
Sinema salonunda film izlemenin en güzel yanı nedir? Karşında bir tek film vardır, başka da hiçbir şey yoktur, film dışında hiçbir şey. Yani bir tek sen varsın ve karşında koskocaman ekranda film. Tuvalet yok, çay koyalım yok, karnımız mı acıktı bir iki lokma bir şey hazırlayalım yok. Eh bir de kafan başka yerlerde değilse daha ne olsun, filmin tamamen içindesindir demektir. Bunun kamerasıyla, ışıkçısıyla, iyi oyuncusuyla, kötü oyuncusuyla, iyi repliğiyle bir film olduğunu unutursun. Ekrandan sana nasıl hissettiriyorlarsa öyle hissedersin. Kiminle empati kurman isteniyorsa onunla sonuna kadar gider, çırpınıp durursun. Çıkıntılık edip empati kurmaman gereken karakterlere yönelen bir tipsen merak etme, senin küçücük yüreğini de pır pır ettirecek bir şey var: anti-kahraman!
Bunlar çok güzel de benim gibi huysuzların da ufak ayrıntıların sinirine dokunması kaçınılmaz. İçinden hiç gülmek gelmeyen yerlerde gülündüğü için, gülmek istediği yerde başkalarının kahkahalarıyla sesi bastırıldığı için sinirini bozulan, ağlamak istediğinde ışıklar yanınca yanındakilerle göz göze gelmek istemeyip daha az veya sakin ağlayan kişiler olur çıkarız sinema salonlarında.
Gündem bu kadar yoğun, benim aklıma bu ayrımlar nereden geldi de bunun üzerine yazıyorum? İşte gündem gündem olduğu için, çok az sayıda haber içime işlediği için ben de bir kitaptan, filmden, bir sözden çok daha fazla etkileniyorum.
Ayrılık adlı film gösterime gelip de gideli çok oluyor ama İnception’ı bile henüz geçen gün izlemiş biri olarak bütün film konuşmalarını iki ay geriden takip ediyorum. Film Almanya-Türkiye filmi, ismi Ayrılık. Koydum, güzel güzel izlerken Türkçe bilmeyen küçük erkek kardeş sahneye geldi ve hakikaten tek kelime Türkçe bilmiyormuş. Almanya’daki sahneler hep Almancaydı ve alt yazı ayarlanamadı bir türlü. İki gıdımlık Almancamla filmi izledim. Sonunda da Almanca kısımları azdı, o yüzden sorun değil dedim kendime (yalan tabii ki, yarısı Almanca filmin). Bu kadar karmaşaya rağmen uzun zamandır bir film izlerken bu kadar ağlamıyordum. İşte bir tek ben, film ve koltuk vardık. Nerelerde ağlıyorum diye yanımdaki bakar mı yok, yanımdaki en güzel yerde yorum yaptı kafam dağıldı yok.
Film boyunca izleyici olarak anne-babanın geleneğin hep bir yerine tutunup kızlarını nasıl görmediklerini düşünüyoruz. Bazen “babanın değil ama” annenin nasıl kızına karşı bu kadar sert olabildiğini anlamaya çalışıyoruz. Filmde Sibel Kekili’yle, yani baş kahramanla özdeşleşiyoruz, onun kendi hayatını yaşamasına izin vermeyen ailesinin hareketlerine bir türlü hak veremiyoruz. Film bittikten sonra şunu düşündüm, filmde baş kahramanla özdeşleşmemek dışında bir seçenek var mı? Ailenin yaptıklarının altında yatanları belki biraz daha az ya da biraz daha iyi anlayabiliriz ama kızlarını haksız bulup ailenin yaptıklarını tamamen haklı bulmamız mümkün mü? Filmin anlatılışı açısından mümkün değil. Filmin sonlarına doğru “bırakın şu kızı da mutsuz olduğu kocasından ayrılsın, hayatına devam etsin, istediklerini yapsın” demeye kadar varıyoruz. Hatta kızın annesine filmin en başında da dediği gibi çok basit ama aynı zamanda çok komplike bir cümleyi tekrarlıyoruz film boyunca, “anne mutsuz olmamı mı istiyorsun?”
Peki, film boyunca hiç yumuşamayan, yumuşasa bile namus meselesi yüzünden bunu gösteremeyen baba ya da ağabey karakter olarak değil de izleyici olarak bu filmi izlese kiminle özdeşleşecek? Yoksa ağabey/babayla oturduğumuz, gittiğimiz yerler gibi izlediğimiz filmler de mi farklı?
Peki, bizim herhangi bir filmde kiminle özdeşleştiğimiz nasıl belirleniyor? Bu sadece yönetmenlerin, senaryonun, oyuncuların ustalığına kalmış bir şey mi? Bırakın filmi, herhangi bir şey izlerken, okurken çevremizdekilerin, ailemizin yorumları birikip nerelerde saklanıyor? Bir düşünelim bakalım, hangi fikirlerimiz ailemize ya da çevremize karşı çıkmak, isyan etmek adına oluşmuş, hangisi onların etkisiyle şekillenmiş, hangi davranışımız şiddetle karşı çıksak da ailemizin tıpatıp aynısı olmuş.
Kısacası, en geniş anlamıyla ailemizden nasıl kurtulacağız?
11 Ekim 2010 Pazartesi
15 Eylül 2010 Çarşamba
Her Şeyde Vardır Bir Hayır! Mı?
“Sinirlenmeyeyim.” diyorum, ama ne mümkün! “Haberleri dinlemeyeyim”, diyorum, o da olmuyor. Cehalet mutluluktur vesselam; bana cehalet de mutluluk da haram maalesef.
“HAYIR’da, hâyır vardır.” dedik, ama yeni anayasa paketini noktasına virgülüne kadar inceleyip, sandığa vicdani ve aklı hür olarak giden halkım benim yüzümü %58 oranında kara çıkardı. Referandumun ne öncesinde ne sonrasında hiçbir yerde bir satır yazasım, tartışasım gelmedi, gelmiyor. Zira nafile olduğunu önceki deneyimlerden gördüm. 87 yıllık cumhuriyet tarihinde topu topu 5 referandum yap, 2’si bu iktidara kısmet olsun, vay be! İnsan gerçekten imreniyor bu adamların başarılarına.
“Sen inceledin mi paketi?” diyenlere, cevabım evet, “Neden hayır verdin?" sorusuna cevabım ise şudur: tarih boyunca elmalarla armutların aynı pazar filesine konduğu paketlerden hiçbir ülkeye ve halkına ‘hayır’ gelmemiştir; gelecek için iyi günler vaat eden bu paketlerin aslında referanduma sunan iktidarların kendi çıkarları için bir oyun olduğunu tarih itinayla yazmıştır. Bu oyunun bilinçdışına iyice oturması için de tesadüfen referandumun12 Eylül'e denk gelmesi de ne büyük şanstır ya Rab!
“Aman!” diyorum, “Bana ne! Führer misali 3.kez seçilsin, sonra isterse başkanlık rejimi getirsin, 15 sene orda otursun. Bu tarih III. Reich’ın yıkıldığını, Pinochet’nin düştüğünü, Stalin’in bile(!) öldüğünü gördü, Saddam'a dünyayı iğne deliği kadar dar ettiler; koca duvar önüne 10’dan fazla ülkenin yönetim biçimini de katarak yıkıldı, komünizm sonrası ekonomik krize giren ülkeler bugün AB üyesi. Her şey oluuur, her şey geçeeeer…” mi? Her şey olur, her şey geçer elbette, yönetim biçimleri, rejimler, iktidarlar değişir, ülkeler ve halklar sancılar yaşar, sonra her şey düzelir. Tabii bu geçen sürede iktidar yüzünden acı çeken, tutuklanıp hapse atılan, işkence gören, canından olan insanları; fikirleri, hayat tarzı yüzünden ülkesinden sürülen, göç eden aydınları, aydın olmayanları, kısacası iktidardakilerin yanlısı olmadığı için ötekiler kefesine konan ve hayatları altüst olanları göz ardı ederseniz her şey düzelir, gelir geçer.
Genelde dini bayram kutlarken dahi ‘hayırlı’ ya da ‘mübarek olsun’ dan ziyade kutlu ve mutlu olsun demeyi tercih ederim. İsterseniz anında beyaz Türk etiketini yapıştırın, umurumda değil. Bu Şeker Bayramı’nda ben de takiyecilik yaptım ve tanıdığım, tanımadığım herkese 'Hayırlı Bayramlar' diledim. Bizim için 3 gündü bayram, tercihlerin sayesinde sana her gün bayram canım Türkiyem!
Görsel Kaynak: Google images aracılığı ile http://www.aktifhaber.com/
Etiketler:
12 eylül,
ak parti,
akp,
demokrasi,
duygu kocabaylıoğlu,
halk,
iktidar,
recep tayyip erdoğan,
referandum,
seçimler
29 Haziran 2010 Salı
Onlara her şey müstahak mı?
Elif İnal
Bütün hayatıma oranla çok kısa bir süredir Kurtuluş'ta oturuyorum ama nedense buraya ait hissediyorum kendimi. Yarı sokak odamın önünden insanlar geçerken hararetli bir konuşmanın ortasında oluyorlar ve tam odamın önünde bu konuşmadan bir iki cümle aktarıyorlar bana. Bir süre önce bir babaane torunu bisiklete binerken camın önünde konuşuyordu. Uykumun arasında hangi dil olduğunu çözmeye çalışırken, kızı 'gamast, gamast' diye uyardığını duydum. Böylece Ermenicede "gamas"'ın "yavaş" demek olduğunu da öğrenmiş oldum. Bazen de bakkalda travestileri (bunu yazarken bile rahatsız oluyorum. Hangi kelimeyi kullanmalı gerçekten? Travesti, tanseksüel. Kelimlerin duruşu demek istediklerimin önüne geçiyor. Konuşamaz hale geliyorum. Bu yüzden yazının devamında 'trans' diyeceğim) görüyorum. Bütün mahalle havasıyla birlikte bir kabulleniş varmış gibi hissediyorum burada. Belki de bu yaşadığım yeri sevmek için hayal ettiğim bir şeydir. Ki birkaç adım ötede, Nişantaşı'ndaki polis karakolunun önünden geçerken, bir "trans"ın yerde yatarak "imdat, yardım edin" diye bağırdığını duydum. Öyle bir bağırıyordu ki kendimi çok çaresiz hissettim. Olayın uzağındaydım, hem fiziksel olarak hem de his olarak. Ters yöne doğru yürüyüp gidip bakmaya da cesaret edemedim. Etsem bile karakolun önüne geldiğimde ne yapacağımı bilemezdim. Etrafta hala açık kalan dükkanlar, muhallebicilerde çalışan insanların tepkilerine baktım. Müşterisi kalmamış yerlerin çalışanları birbirlerine bakıp gülüyorlardı. "Travesti atmış kendini yerlere". Daha önceden hep bildikleri bir olaymış gibi bahsettikleri için sordum, "tanıyor musunuz?". Gülüştüler, "tanımıyoruz canım. Tahmin ettik sadece". Tanımazsınız tabii, kimse tanımaz. Uzaktan bakıp gülerler sadece. Olayın gerçekte ne olduğunu bilmiyorum ama emin olduğum bir şey var, o da polisin "trans"ı tartakladığı ve insanların bunu komik bulabildiği.
Aklıma geldikçe düşünüyorum, birinin çığlığı, yardım istemesi, polis üniformasını altından birinin diğerine vurması nasıl bu kadar doğal hatta komik karşılanır diye. Alışmak desem, insan sık gördüğü insanlık dışı bir şeyi normalleştirir mi? Yanındakilerinin tepkilerine uymak desem, hepsinin suratındaki pis sırıtış birbirine o kadar benziyor ki, bu sadece taklit olamaz. Düşünüyorum, elimde bir tek insani tepki vermeyi layık görmedikleri kalıyor. Yoksa bana çok insani gelen şeylerde insanların tepki vermemelerinin nedeni başka ne olabilir ki? Acı çeken, bağıran, tepki gösteren, yardım isteyen, nefret dolmuş olanı insan olarak görmemek.
Ahmet Tulgar CNN Türk'te katıldığı programda uzun süre insanların "neden terör arttı?" konusunda uzun uzun konuşmalarını dinledi. En sonunda ona söz verildiğinde, bütün stratejilerden, askeri yöntemlerden, "bitirmekten", haritalardan farklı olarak, "keşke bir de bu savaşın ev ev, ocak ocak insanlarda nasıl hasara yol açtığını, nasıl etkilediğini görebilseydik" anlamına gelen bir cümle sarfetti. Herkes katıldı Ahmet Tulgar'ın cümlelerine. Hemen herkes, "artık barış olsun" cümlesinde hemfikir. Barış olsun da nasıl olsun?
Ahmet Tulgar'dan hemen sonra şöyle bir cümleyle devam edildi tartışmaya, "evet, bazı insanlar öldü ama". İnsanlar öldü lafından sonra nasıl "ama" ile devam edilebilir? Artık isimleri aklımda tutamıyorum ama televizyonda şunu da duydum, "teröristlerin yaptıklarına bakılırsa onlar insan değil". Onlar insan değilse, onlara her şeyi yapmak da mübahtır. Zaten bu olaylar bu raddeye karşılarındakini insan olarak görmeyek gelmedi mı?
"Barış olsun" lafı artık bana hiçbir şey ifade etmiyor. "Terörist olarak ele geçirilen"ler insan mı değil mi? Canı yanan, ölen, öldürülen herkes insan mı değil mi? Karşınızdakini insan olarak görürseniz, aynı derecede sizin de canınız yanar. İstediğimiz kadar uzak olalım, birinin çığlığı kulağımıza geliyorsa, o çığlığın bir canlıya ait olduğunu biliyorsak, canımız yanar. Benim de bunu duyduğum zaman canım yanıyor, tek bildiğim bu.
Bütün hayatıma oranla çok kısa bir süredir Kurtuluş'ta oturuyorum ama nedense buraya ait hissediyorum kendimi. Yarı sokak odamın önünden insanlar geçerken hararetli bir konuşmanın ortasında oluyorlar ve tam odamın önünde bu konuşmadan bir iki cümle aktarıyorlar bana. Bir süre önce bir babaane torunu bisiklete binerken camın önünde konuşuyordu. Uykumun arasında hangi dil olduğunu çözmeye çalışırken, kızı 'gamast, gamast' diye uyardığını duydum. Böylece Ermenicede "gamas"'ın "yavaş" demek olduğunu da öğrenmiş oldum. Bazen de bakkalda travestileri (bunu yazarken bile rahatsız oluyorum. Hangi kelimeyi kullanmalı gerçekten? Travesti, tanseksüel. Kelimlerin duruşu demek istediklerimin önüne geçiyor. Konuşamaz hale geliyorum. Bu yüzden yazının devamında 'trans' diyeceğim) görüyorum. Bütün mahalle havasıyla birlikte bir kabulleniş varmış gibi hissediyorum burada. Belki de bu yaşadığım yeri sevmek için hayal ettiğim bir şeydir. Ki birkaç adım ötede, Nişantaşı'ndaki polis karakolunun önünden geçerken, bir "trans"ın yerde yatarak "imdat, yardım edin" diye bağırdığını duydum. Öyle bir bağırıyordu ki kendimi çok çaresiz hissettim. Olayın uzağındaydım, hem fiziksel olarak hem de his olarak. Ters yöne doğru yürüyüp gidip bakmaya da cesaret edemedim. Etsem bile karakolun önüne geldiğimde ne yapacağımı bilemezdim. Etrafta hala açık kalan dükkanlar, muhallebicilerde çalışan insanların tepkilerine baktım. Müşterisi kalmamış yerlerin çalışanları birbirlerine bakıp gülüyorlardı. "Travesti atmış kendini yerlere". Daha önceden hep bildikleri bir olaymış gibi bahsettikleri için sordum, "tanıyor musunuz?". Gülüştüler, "tanımıyoruz canım. Tahmin ettik sadece". Tanımazsınız tabii, kimse tanımaz. Uzaktan bakıp gülerler sadece. Olayın gerçekte ne olduğunu bilmiyorum ama emin olduğum bir şey var, o da polisin "trans"ı tartakladığı ve insanların bunu komik bulabildiği.
Aklıma geldikçe düşünüyorum, birinin çığlığı, yardım istemesi, polis üniformasını altından birinin diğerine vurması nasıl bu kadar doğal hatta komik karşılanır diye. Alışmak desem, insan sık gördüğü insanlık dışı bir şeyi normalleştirir mi? Yanındakilerinin tepkilerine uymak desem, hepsinin suratındaki pis sırıtış birbirine o kadar benziyor ki, bu sadece taklit olamaz. Düşünüyorum, elimde bir tek insani tepki vermeyi layık görmedikleri kalıyor. Yoksa bana çok insani gelen şeylerde insanların tepki vermemelerinin nedeni başka ne olabilir ki? Acı çeken, bağıran, tepki gösteren, yardım isteyen, nefret dolmuş olanı insan olarak görmemek.
Ahmet Tulgar CNN Türk'te katıldığı programda uzun süre insanların "neden terör arttı?" konusunda uzun uzun konuşmalarını dinledi. En sonunda ona söz verildiğinde, bütün stratejilerden, askeri yöntemlerden, "bitirmekten", haritalardan farklı olarak, "keşke bir de bu savaşın ev ev, ocak ocak insanlarda nasıl hasara yol açtığını, nasıl etkilediğini görebilseydik" anlamına gelen bir cümle sarfetti. Herkes katıldı Ahmet Tulgar'ın cümlelerine. Hemen herkes, "artık barış olsun" cümlesinde hemfikir. Barış olsun da nasıl olsun?
Ahmet Tulgar'dan hemen sonra şöyle bir cümleyle devam edildi tartışmaya, "evet, bazı insanlar öldü ama". İnsanlar öldü lafından sonra nasıl "ama" ile devam edilebilir? Artık isimleri aklımda tutamıyorum ama televizyonda şunu da duydum, "teröristlerin yaptıklarına bakılırsa onlar insan değil". Onlar insan değilse, onlara her şeyi yapmak da mübahtır. Zaten bu olaylar bu raddeye karşılarındakini insan olarak görmeyek gelmedi mı?
"Barış olsun" lafı artık bana hiçbir şey ifade etmiyor. "Terörist olarak ele geçirilen"ler insan mı değil mi? Canı yanan, ölen, öldürülen herkes insan mı değil mi? Karşınızdakini insan olarak görürseniz, aynı derecede sizin de canınız yanar. İstediğimiz kadar uzak olalım, birinin çığlığı kulağımıza geliyorsa, o çığlığın bir canlıya ait olduğunu biliyorsak, canımız yanar. Benim de bunu duyduğum zaman canım yanıyor, tek bildiğim bu.
29 Mayıs 2010 Cumartesi
Kılıçdaroğlu'nun Söylemedikleri

kerem özkurt
Kılıçdaroğlu, geçtiğimiz hafta içinde yaptığı açıklamalarla kongrede atladığı, söylemediği veya eleştirildiği konulara açıklık getirmeye çalıştı bütün hafta. Bu arada Baykal da meclise bizzat kendi kullandığı arabasıyla milletvekili olarak gelerek oyun dışında kalmadığını göstermek istedi. Açık ki Baykal’ın nefesi daha uzun bir süre CHP’nin ensesinde olacak.
Geçen haftaki yazıda Kılıçdaroğlu’nun “Kürt realitesini” atlayarak konuşmasına değinememiştim. Tüm hafta boyunca bunun üzerine yazıldı çizildi. Etnik kimlikleri dikkate almadan artık siyaset yapılamayacağı, Kılıçdaroğlu’nun “o bölgenin ekonomisini düzeltirsek her şey halllolur” bazlı yaklaşımının çok gerilerde kaldığı söylendi - ki bence doğrudur. Kılıçdaroğlu da cevaben kendileri için temel olanın “insan” olduğu ve CHP’nin tüm “insanları” etnik kimlik gözetmeden kucaklamaya hazır olduğunu ima etti.
Benim Kılıçdaroğlu'nun cevabından anladığım şu: “Benim Kürt meselesi ile ilgili detaylı olarak ifade edebileceğim bir yaklaşımım yok. Böyle bir yaklaşıma ihtiyacım da yok; bu konuya ne kadar teğet geçer ve aldığım pozisyonu belirsiz kılarsam o kadar geniş bir seçmen tabanına hitap edebileceğimi düşünüyorum.”
Bugün Kürt meselesi Türk siyasi hayatının alemet-i farikalarından biri durumunda. Kürt meselesi karşısında alınan tavır, Türk milliyetçiliği ile Kürt oylarına talip olmak arasında nerede durduğunuzu belli ediyor. Bu ayrımın Türk siyasetinde sanıldığından daha belirleyici olduğu son Anayasa değişiklik teklifi oylamalarında da görüldü.: AKP milletvekilleri, kendi partilerini bile tehlikeye sokan (son dönemde sadece Kürt milliyetçiliği ve irtica tehlikesi nedeniyle parti kapatılmaya gidildi) parti kapatma ile ilgili maddede, Kürt partilerinin kapatılmasına devam edilebilsin diye olumsuz oy attı. AKP ile ilgilenen birçok siyaset bilimci parti içi fikir ayrılıklarının Kürt meselesine karşı alınan tavırdan kaynklandığını söylüyor zaten.
Kılıçdaroğlu’nun CHP’si bu konuda eninde sonunda bir şeyler söylemek zorunda kalacak. Yuvarlak cümleler, “hümanist” kucaklamardan bahsederek çok uzun süre yürüyemez.
Etiketler:
akp,
chp,
chp 33. kurultayı,
Kemal Kılıçdaroğlu,
kerem özkurt,
kürt meselesi
23 Mayıs 2010 Pazar
Kılıçdar Kılıçdar Kılıçdaroğlu

kerem özkurt
Siyaset her zaman beklenmeyenin yaşandığı bir alan. Son üç haftadaki gelişmelerden anlaşıldığı gibi. Siyasetin bu kaypaklığı sadece siyasetçiler için değil yorumcular için de geçeli. Bu yüzden Baykal’ın istifasından itibaren Kılıçdaroğlu’na tam destek veren birçok yorumcu, daha ilk kongreden itibaren Kılıçdaroğlu’unun yetersizliklerinden dem vurmaya başladılar bile. Bu aslında Kılıçdaroğlu’nun “Recep Bey”e karşı ne kadar başarılı olacağının şimdiden kestirelememesi ve olası bir başarısızlık durumunda “zaten ben daha ilk seçildiği gün söylemiştim” diyerek yorumculuğuna halel getirmeme hakkını rezerve tutabilmek için basit bir önlem..
Halbuki bu gibi kırılma anlarında büyük kehanetlere, yada ileride yalanlanabilecek temkinli tahminler kurmak yerine durum tespiti yapıp gidaşatın senaryolarını yazmak daha mantıklı geliyor.
Bir kere şurası açık bu CHP için müthiş bir değişim. Kılıçdaroğlu’nun konuşmasında laikliğe atı yapmaması manidar tabi; ama bu referans eksikliği aslında daha büyük bir değişimin parçası: CHP artık iktidar için arenaya çıkan bir parti. Laiklik ve beraberindeki cumhuriyet bekçiliği tamamen savunmaya dönük bir söylemken artık CHP, her politik partiden bekleneni, yani iktidara gelmeyi arzuluyor. Bundan sonra daha yırtıcı bir CHP görebiliriz.
CHP’nin oylarının fırladığı rivayetlerine gelince; bu konuda temkinli olmakta fayda var. Zira CHP’nin kemikleşmiş bir % 20’si var; Kılıçdaroğlu bunun üzerine çıkar; ama kimlerin oyunu alarak? AKP? Kılıçdaroğlu’nun kravıtını çıkarması, Ecevit şapkası giymesi, hatta Ecevit benzetmeleri, meydanlara inmesi, “sokak ağzı kullanma girişimleri” halka inme ve AKP’ye çark eden oyları sahiplenmeye çalışma olarak görülebilir: ancak şu durumda amacına ulaşması pek mümkün görülmüyor.
Kılıçdaroğlu’nda bir “Kasımpaşalı” karizması olmadığı doğru; yada bir lider etkileyiciliği; ama CHP’nin “halka inmesine” engel bu kişisellik engelden ziyade partinin halkla tems kanallarının çok uzun zamandır kapalı olması. Kılıçdaroğlu’nun liderliğine oy atan teşkilat Baykal’ınkinden farklı değil. Kılıçdaroğlu’na biat eden il başkanlarını hatırlayın. Bunlar çok “halkçı”ydı da Baykal onlara kulaklarını mı tıkıyordu. Bu kanalları açmak kravatı çıkarığ atmaktan daha köklü değişiklikleri gerektiriyor ki Kılıçdaroğlu’nun yol arkadaşlarına kıyıp kıyamayacağı belirsiz.
Kılıçdaroğlu’nun kendisinin bile “halk”a ne kadar “ineceği” soru işareti; çünkü Kılıçdaroğlu 70’lerin Karaoğlan’ından çok 90’ların laik Ecevit’ini andırıyor. Hatırlatmak için söylüyorum; Ecevit 1970 muhtarısında partisinin tavrını beğenmeyerek genel sekreterliğinden ayrılmıştı; partisine ve başkanına karşı gelerek.. Kılıçdaroğlu’nun Baykal’ın bizzat kendi kurduğu ekibinin desteğini alarak, sabık başkanına tek laf etmeden ve kimseye de laf söyletmeden genel başkanlığa gelmesi Karaoğlan’a oranla ne kadar sakin ve uyumlu aslında değil mi?
Gerçi ben kendi adıma Kılıçdaroğlu’ndan olmadığı bir şeyi olmasını bir “halk adamı” olmasını da bekliyor değilim. Kılıçdaroğlu’nun halk adamını olmaya çalışması, bu ülkede kurallarını Recep Bey’in koyduğu bir oyuna dahil olmak gibi ve Kılıçdaroğlu’nun bu oyunda hiç şansı olmaz. Ne Recep Bey gibi mahalleden geçen bir geçmişi, ne bir yükseliş mücadelesi, ne birileri ile savaşı olmamış bir bürokrat Kılıçdaroğlu…Kravatı ile Zonguldak’a gidip o madene inseydi, ağlayan insanlara “bir daha olmayacak, yemin ederim” deseydi benim için daha inandırıcı olacaktı. Çünkü siyaset nereden geldiğini kanıtlamakla değil, nerede durduğunla, ne yaptığınla ölçülen bir şey. Yoksa AKP’ye benzeyerek AKP oyu çalmanın bu ülkenin siyasi hayatına bir faydası dokunmaz.
Mesele uzun, bir yazı daha gerek..
Etiketler:
chp,
chp 33. kurultayı,
Ecevit,
Kemal Kılıçdaroğlu,
Recep Bey
8 Mart 2010 Pazartesi
Kadın+Savaş = 82. Oscar, Emek+? = 8 Mart*
Duygu Kocabaylıoğlu
Efenim malumunuz dün gece Amerikan sinema sektörünün dinamiklerini belirleyen Akademi Oscarlarının 82.'si Kodak Theater'da 'görkemli' bir törenle dağıtıldı. İlk kez bu sene En İyi Film kategorisi adayları ona (sayı ile 10) çıkartılmışken, bu çok kıymetli heykelciğin kime gideceği tartışmaları en çok öne çıkan iki film Avatar ve The Hurt Locker (Ölümcül Tuzak) arasında yapıldı. Şahsen iki filmi de seyreden bir sinemacı olarak görselin etkileyiciliğinin akademi üyelerinin aklını gene cezbedeceğini ve James Cameron'ın Avatar ile teknik dallar dahil pek çok heykelciliği evinin kristalden büfesine götüreceğini tahmin ediyordum. Fakat akademi bu sefer benim yüzümü kara çıkardı!
82 yıllık oscar tarihinde ilk kez bir kadın yönetmen Kathryn Bigelow - ki bilmeyenler için hatırlatalım, kendisi James Cameron'ın da eski eşidir- En İyi Yönetmen dalında ve filmi The Hurt Locker da En İyi Film dalında oscarcıkları kucakladı. Eh 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününe denk gelen bu 'güzel tesadüfe', biz kadınlar olarak cümleten "yaşasın pozitif ayrımcılık!" nidalarıyla eşlik ettik...mi? Dahası sırf yönetmeni, bazılarının hiç de umrunda olmayan Oscar tarihinde, bir kadın olarak ilki gerçekleştirdiği için Amerikan militarizimini ve milliyetçiliğini sonuna kadar pohpohlayan, binlerce masum sivilin ölümüne yol açtıkları ve kanlı bir savaşa dönüştürdükleri Irak işgalini 'canları pahasına orada olmak zorunda olan kahraman askerlerimiz!' makyajlamasına büründüren bir filmi ne kadar alkışlayabiliriz? Çok amiyane tabirle sormak istiyorum : Hey kadınlar, sevgili hemcinslerim, ne oluyoruz yahu? Kendinize gelin Allah aşkına! Yok erkek dünyasına bile kadın bakış açısını ve merhametini aktarmışmış Bigelow! Çok affedersiniz ama yemişim öyle kendine müslüman merhameti ben! O kadar deriiiin bir merhamet duygusu olsaydı Bigelow'un, hem kırmızı halı röportajlarında hem de teşekkür konuşmasında Irak savaşından sadece kendi askerlerinin eve sağ salim dönmesini dilemezdi. Ya da en temelinde filminin eksenini Amerikan askerleri için 'çakı gibi delikanlı, cesur çocuklar' ve Iraklılar için 'hepsi birbirine benzeyen, cahil, cühale pis Araplar' klişelerine oturtmazdı.
Fakat çok şükür ki Ortadoğu'nun ortasında bir memlekette olduğumuz için Bigelow'un ne yapmak istediğini, akademinin de bu kartları görüp, Amerikan halkının gönlünde yatan aslana göre oy verdiğini gönül rahatlığı ile dillendirebilirim. Burada filmin detaylı eleştirisine ya da analizine girmeyeceğim; hem yeri değil hem de zaman ve emek kaybı. Alın orta karar bir Vietnam savaş filmini, mekanları Irak'a taşıyın yeter. "Sen sinemacısın, bu kadar sığ eleştiri olur mu?" demeyin, sığ Amerikan ulusalcılığını pohpohlayan filme getireceğim eleştiri bu kadar olur. Fazlası israf!
Yalnız şunu söylemek ile yetineceğim: eğer ki film adayları 5'te kalsaydı muhtemelen kapışacak üç film Avatar, Inglourious Basterds(Soysuzlar Çetesi) ve Up in the Air (Aklı Havada) olurdu ve bu listeden Avatar diğer filmlere kafa göz geçirerek 1. film olarak hak ettiği(!) heykelciliğini alırdı. Bu yorumu Avatar'ı muhteşem(!) bulduğumdan yapmıyorum, Akademinin neye göre nabız yokladığına ve sektöre nasıl şerbet verdiğini az çok bildiğim için ekleme gereği duydum.
Bigelow ve ekibini içinden çıktıkları milleti çok iyi analiz edip, tanıdıkları ve nabza göre şerbet vermeyi becerdikleri için tebrik ederim.
Bu vesileylen de kendisi, ekibi ve kendisine oy veren Amerikan kadınları haricinde bütün emekçi kadınların 8 Mart'ını kutlamayı ve anmayı borç bilirim. Pozitif olarak ayırıyorum, aman yanlış anlaşılmasın!
* Bütün yazıdan bir anlam çıkartıp, başlıktaki bu denklemi ilk çözen hemcinsime tek taşını kendi kendisine almasını salık veririm...
Sürç-i lisan ettiysek affola, ben her 8 Mart'ta sinirlerim...
Fotoğraf: ntvmsnbc.com
6 Mart 2010 Cumartesi
Susuzdede

Toplu taşıma araçlarındaki yaşça büyük kimseler, ki çoğumuz onları yaşlı olarak nitelendiriyoruz, birçok kez mizah öğesi olarak kullanılmışlardır. Sosyal içerikli mesajları hep ilgi çekici ve hak verilesi olmuştur. Toplumumuzda kendilerine gösterilen saygıya güvenerek kimi zaman pervasızca eleştiriler yapmaktan, kimi zaman tehdite varan cümleler kurmaktan çekinmemişlerdir.

Toplu taşıma araçlarını kullanan herkesin yaşlılarla ilgili en az bir anısı vardır. Tabii ki benim de var...Anımı sizlere anlatmaya geçmeden önce, yaşlı kimselerin çevrelerine ve kendilerine duydukları sonsuz ve sorgusuz güvene hayran olduğumu belirtmek istiyorum. Öyle bir güven ki yıllardır öğretilmeye çalışılmış "şoför ile konuşmayınız" ihtarını bir tek onlar çekinmeden ihlal ederler. (bu parantez olayına gıcık olsam da çok yerinde açılmış olduğunu düşünüyorum. neredeyse unutuyordum, bu ihlal etme durumu şoförün diğer şoför arkadaşları için de çok olağandır, onlar da aynı bej ve lacivert süveteri giydikleri için kural onlar için baştan geçersizdir. hatta o kadar kaptırır ki kendini konuşmaya o sırada görev başında olduğunu unutan şoför, aklımdan, madem yola bakmadan araba kullanmayı göze alacak kadar muhabbet etmeyi özlüyorsun o zaman böyle bir yasağın koyulmasına neden engel olmuyorsun cümlesi bile geçer.) Bu uzun parantez içi, konuyu başka yerlere çekme faslından sonra esas konuya geri dönmek de ayrı bir meseledir. Düşüncelerim o kadar hızlı bir şekilde adapte oluyor ki paranteze, konuyu kendi içimde halledip sonuçlandırıncaya kadar beklemem gerekiyor.
Neyse...Bu güvenle ördükleri kalkanlarını bir de yaşlarıyla ve beyaz saçlarıyla sağlamlaştıran kişiler, biriktirdikleri her şeyi toplu taşıma araçlarında salık verirler. Yeter ki ortam oluşsun, ki bu ortam için toplu taşıma araçları hep biçilmiş kaftan görevini üstlenir. Yaşlılara yer vermeyen gençler genelde hedef tahtası olurlar. İkinci sırayı hep geç kalan araçlar ve otomatik olarak belediye alır. Bazen benim de otobüsü beklerken baygınlığın eşiğine geldiğim olmuştur ama, ağzımı açıp da tek laf ettiğimi hatırlamıyorum. Çünkü biliyorum ki kader ortaklarım arasında yaşlı en az bir kişi bulunmakta...otobüse yerleştikten iki saniye sonra hepimiz adına konuşmaya başlayacak, bazılarımız kendisine hak verip tartışmayı körükleyecek hatta bazı kişiler konuyu aile planlamasına kadar vardıracak, ki bu konuyu başka bir zaman anlatacağım. Yine konuyu o kadar saptırıp, dallandırıp budaklandırdım ki (bir kere parantez açınca gerisi geliyormuş, aslında hep parantez içinde geçse ya yazılar... esas konuyu merak ederek hızlıca okunur hatta bazen okunmaz bile parantez içleri, hep ezik kalırlar, alakasızdırlar, dışlandıkları smile parçaları ile belirginleştirilir.. neyse bu parantezi dallanıp budaklanmaktan sonra açtım çünkü bu ikilemeyi her kullandığımda aklıma lisedeki edebiyat hocam gelir, soyadı dalbudak'tı,sevgiler saygılar...) nasıl bağlayacağımı bulamadım. Affınıza sığınarak direk konuya geçiyorum.
Bugün hergün yaptığım gibi otobüse bindim, kentkartımın dolu olmasını umut ederek. Evet, ben her zaman kartımda yeterli para olmadığını düşünüp, yeterli param olduğunu anlayana kadar telaşlandım, hatta bazen otobüse binmekten vazgeçip yükleme noktasına gdip kentkartımı doldurttum. Neyse bugün yine telaşlanarak, acabalarla bindim otobüse. Şoförün arkasındaki koltuğa oturdum, bunu yapmamın tek nedeni de arkamdaki sinirli güruhu bekletmemekti. Otobüste oturamadığım zamanlarda "arka tarafa ilerleyelim" cümlesine engel olmak için en baştan arka cama yapışanlardan biri de benim. Otobüs tüm yolcularını almış, kapılarını kapamış tam yoluna devam edecekken, söylenerek koşan bir teyze için tekrar durdu. İşte herşey o "teyze"nin otobüse binmesiyle başladı. "Teyze" otobüse yetişmek için koşmaktan yorulmuş olacak ki şoförün yanındaki kart dıtlatma makinesini es geçip yanıma oturdu. Beş dakika boyunca kimse bunda bir gariplik görmedi, ben de bu arada kitabıma gömülmüştüm. Bir anda korkunç tizlikte bir sesle irkildim. Şoför "teyze"ye ne dedi bilmiyorum ama "teyze" kelime olduklarından şüphe ettiğim sesler çıkarıyordu. Arada, benim 60 yaş kartım var, diye bir cümle seçtim ve bu cümle ile adaptasyonumu tamamlamıştım, artık "teyze"yi anlıyordum. Olayın devamını olabildiğince yorumsuz aktarıyorum...
"Benim 60 yaş kartım var, bassam nolur basmasam nolur. Bunca yıl emek verdim ben bu ülkeye, şimdi bizi sömürüyorlar, yaşlılar üzerinden mi zengin olacak belediye? Hem zaten Susuzdede'ye gidiyorum ben. Her cuma gider duamı ederim. İnançlıyım ben, sizin gibi değilim. Saygısız gençler yetişiyo bu ülkede. Kartımı basıcakmışım, basmıyorum işte. Anaya babaya zerre saygı yok. Of off yaşlılık zor işte, tansiyonum, kalbim, romatizmam var benim. Basmıcam işte."
Tüm otobüs büyük bir sessizlikle bu cümleleri dinledik ve cümlelerde noktalama işaretleri yoktu. Şoför artık emindi, "teyze" susmuştu. O anda konuşmaya başladı:
" Teyze, bu otobüs Susuzdede'ye gitmiyor."
Ve yine uzun bir sessizlik "teyze"nin sesiyle bölündü.
" Neden gitmiyor ki, basmıyorum kartı diye yapıyorsun bunu, bilmiyorum mu sandın. Yaşlıyım ama daha bunamadım. Hem ben şimdi nasıl gidicem. Her cuma gidiyorum ben, bilmez miyim nasıl gidildiğini. Sen şimdi dönme sahil tarafına ben inince ilerden dönersin. Var mı hem o arada inecek?... Bak yok..."
Şoför tüm bu söylenenleri gülerek tek bir cümle ile cevapladı:
" Teyze ben sadece şoförüm ve bu otobüs de Susuzdede'ye gitmiyor."
"Teyze", inene kadar paragraflar halinde önce şoförü ikna etmeye çalıştı. Aldığı tek cümlellik cevaplarla tatmin olmamış, istediği kavga ortamını yaratamamış olacak ki şoföre ve belediyeye giydirmeye başladı. Daha sonra makul bir yerde inmeye razı oldu, ama indiği yerden doğru otobüse binemezse şoförün "teyze"den çekeceği vardı, otobüsün saati ve güzergahı belliydi vallahi şikayet ederdi. Bu tehditler sonrasında varılan mutabakat "teyze"nin hızını kesmedi ve tüm gençliğe kendi gençliğini anlatarak ders vermeye başladı. Ben de bu durumdan payıma düşeni aldım. Ne kadar terbiyesiz bir insan evladıydım ki "teyze"nin Susuzdede'ye ulaşma çabası karşısında hala kitap okuyabiliyordum. Halbuki farkında değil, bir satır bile okuyamamıştım, okuyamamıştım ama korkumdan kafamı kaldıramıyordum kitaptan. "Teyze" gençliği bir kalemde silip attıktan sonra başladı susuzdede'yi övmeye, susuzdede'nin mucizelerinden dem vurmaya. İstiyordu ki şoför ve tüm yolcular bu dinledikleri karşısında hipnoz olup, işlerini güçlerini bırakıp hep beraber bi ziyaret gerçekleştirelim Susuzdede'ye. Neyse ki "teyze" bir sonraki durakta indi ve tehditkar bakışlarıyla otobüse bir lanet daha okudu. Bunların hepsi topu topu 5 durak sürdü. 5 durak sonra inen "teyze"nin akıbetini bilmiyorum merak da etmiyorum. O dakikadan sonra önemli olan otobüsün durumuydu. Önce büyük bir sessizlik, hemen arkasından ohhh, amann gibi nidalar, birkaç öğrencinin kıkırdaması ve hemen arkasından yorumlar yağmaya başlarken durağa gelmemiş olmamıza rağmen şoför otobüsü durdurdu. Olduğu yerden doğrulup koltuğunun yanında kendisini bizlerden ayıran kapımsı nesneyi açıp, halka sesleniş pozisyonuna geçti. Önce uzun susuşlardan kaynaklı ses kaybını normale döndürmek için biraz öksürdü ve hemen akabinde şunları söyledi:
" Sayın yolcular, lütfen, ben de bir insanım. Bütün gün trafik stresiyle yeterince uğraşıyorum. Bir sürü insanı taşımanın ve devlet malını kullanmanın ağırlığı altında yoruluyorum. Lütfen sizden rica ediyorum yolculuk sonuna kadar konuşmayalım. Teyzeyi indirdik, konu kapandı. Teşekkür ederim."
Ben olayın bütünü karşısında o kadar şaşkındım ki bu konuşmadan memnuniyet duydum. Konuşmayacaktık... Ben de huzur içinde yaşadığım olayı düşünebilecek ve kitabımın son iki sayfasını okuyabilecektim. Ama bir rica insanlarda ancak bu kadar huzursuzluk yaratabilirmiş.. Homurdanmalar, üffler, püffler, fısıltılar ve en sonunda konuşmalar eşliğinde ineceğim durağa geldim.
uzun bir zaman sonra tekrardan merhaba.....
19 Aralık 2009 Cumartesi
Kürt meselesi, sokak ve şiddet
Kerem Özkurt
Biz günlük hayat ekibi olarak bu işe ilk başlarken ve daha sonraları bir araya geldiğimizde hep aynı şeyi düşündük; bu siteden gündelik şeyler yazılacak. Yani sokağa çıktığınızda yada sokağa baktığınızda gördüğünüz şeyleri. Hatta bazen alışkanlıktan görüp de gördüğümüzü unuttuğumuz şeyleri. Onun için büyük laflardan da kaçındık büyüklerin konuştuklarından da; bugün de Kürt meselesi hakkında aynı tavrı takınacağım ben; yanlışları, doğruları, suçluları, suçsuzları, iyi Kürtleri, kötü Kürtler, iyi Türkleri kötü Türkleri anlatmayacağım; ama bir şey demeden olmaz çünkü iş sokağa döküldü diyorlar.
Aslında mesele çoktan sokaktaydı. Açılımlardan ve realitelerden evvel de sokakta, yolda, takside, otobüste beraber yaşarken, bir öfke demeyelim hadi, ama bir kaçınma bir temkinlilik vardı. Bir zamanlar kardeşçe, beraberce yaşanabildiği retoriği yanlış değil bence, sadece eksik – hala da yaşanabilir, “umut..umut.. umut insanda”ysa. Beraberdik tamam, barış içinde de yaşanırdı; ancak ne zaman gündeliğimizde bir sekme olsa, bir çelmeye takılsak, bir bozuntu, bir sıkıntı; hep o az konuşulan, kafanın en ücra köşesinde zamanını bekleyen düşünceler, etiketler, yaftalar harekete geçerdi. Çözüm tek cümlede; “O zaten Kürt”, “O zaten Türk”, Laz o, Çerkez, Göçmen, Pomak… Liste uzar gider. Asıl çelmenin ne olduğunu anlamaktan, sıkıntının üzerine gitmektense, böylesi daha kolay olurdu. Kısacası bu iş zaten sokaktaydı.
Diyen olursa aynı şey değil, şiddetin dozajı arttı; doğrudur? Mesele siyasetten çıktı, konuşmanın yerini silahlar sopalar aldı diye endişelenenler var. Çatışmanın sadece Güneydoğu’da değil tüm ülke geneline yayılacağından, kutuplaşmanın gitgide artmasından korkanlar; ve nihayet tüm bunların 1980 öncesi anarşiyi anımsattığını söyleyenler. 80 öncesi ayrı bir konu, ayrıca konuşulur; ama endişe edilecek durumumuz yok. Kürt sorunun “indiği” sokaklarda sözün yerini şiddet çoktan aldı. En basitinden Tekel işçilerine yüklendi polis geçenlerde, hükümetin işine son verdikleri Tekel işçilerine. Muhtemelen orada da söz bitmişti, şiddete başvurdular. Panellerde söz isteyip “bizi ne hale koydunuz” demeye kalkanlara, yahu onu bırak, metalci parmaklarla devlet büyüklerini selamlamaya, yani kendi meşrebince iletişim kurmaya çalışanların üzerine asgari üç korumayla yüklenirken. Devletin kendisi şiddeti bir sorun çözme aracı olarak kullanıyorken, kimden “söz”ü siyaseti sürdürmesini bekler ki.
Biz günlük hayat ekibi olarak bu işe ilk başlarken ve daha sonraları bir araya geldiğimizde hep aynı şeyi düşündük; bu siteden gündelik şeyler yazılacak. Yani sokağa çıktığınızda yada sokağa baktığınızda gördüğünüz şeyleri. Hatta bazen alışkanlıktan görüp de gördüğümüzü unuttuğumuz şeyleri. Onun için büyük laflardan da kaçındık büyüklerin konuştuklarından da; bugün de Kürt meselesi hakkında aynı tavrı takınacağım ben; yanlışları, doğruları, suçluları, suçsuzları, iyi Kürtleri, kötü Kürtler, iyi Türkleri kötü Türkleri anlatmayacağım; ama bir şey demeden olmaz çünkü iş sokağa döküldü diyorlar.
Aslında mesele çoktan sokaktaydı. Açılımlardan ve realitelerden evvel de sokakta, yolda, takside, otobüste beraber yaşarken, bir öfke demeyelim hadi, ama bir kaçınma bir temkinlilik vardı. Bir zamanlar kardeşçe, beraberce yaşanabildiği retoriği yanlış değil bence, sadece eksik – hala da yaşanabilir, “umut..umut.. umut insanda”ysa. Beraberdik tamam, barış içinde de yaşanırdı; ancak ne zaman gündeliğimizde bir sekme olsa, bir çelmeye takılsak, bir bozuntu, bir sıkıntı; hep o az konuşulan, kafanın en ücra köşesinde zamanını bekleyen düşünceler, etiketler, yaftalar harekete geçerdi. Çözüm tek cümlede; “O zaten Kürt”, “O zaten Türk”, Laz o, Çerkez, Göçmen, Pomak… Liste uzar gider. Asıl çelmenin ne olduğunu anlamaktan, sıkıntının üzerine gitmektense, böylesi daha kolay olurdu. Kısacası bu iş zaten sokaktaydı.
Diyen olursa aynı şey değil, şiddetin dozajı arttı; doğrudur? Mesele siyasetten çıktı, konuşmanın yerini silahlar sopalar aldı diye endişelenenler var. Çatışmanın sadece Güneydoğu’da değil tüm ülke geneline yayılacağından, kutuplaşmanın gitgide artmasından korkanlar; ve nihayet tüm bunların 1980 öncesi anarşiyi anımsattığını söyleyenler. 80 öncesi ayrı bir konu, ayrıca konuşulur; ama endişe edilecek durumumuz yok. Kürt sorunun “indiği” sokaklarda sözün yerini şiddet çoktan aldı. En basitinden Tekel işçilerine yüklendi polis geçenlerde, hükümetin işine son verdikleri Tekel işçilerine. Muhtemelen orada da söz bitmişti, şiddete başvurdular. Panellerde söz isteyip “bizi ne hale koydunuz” demeye kalkanlara, yahu onu bırak, metalci parmaklarla devlet büyüklerini selamlamaya, yani kendi meşrebince iletişim kurmaya çalışanların üzerine asgari üç korumayla yüklenirken. Devletin kendisi şiddeti bir sorun çözme aracı olarak kullanıyorken, kimden “söz”ü siyaseti sürdürmesini bekler ki.
Etiketler:
kerem özkurt,
kürt meselesi,
sembolik şiddet,
Tekel işçileri
29 Ekim 2009 Perşembe
“Neyi kutluyoruz?”
Mustafa Kuleli
Kaç gündür Cumhuriyet gazetesi, sürmanşetinde bu soruyla çıkıyordu. Hatta son birkaç gün, TV’lere de reklam verip sordular: “Neyi kutluyoruz?”...
Bugün baktık, Cumhuriyet’in ilk sayfasında bir bulmaca. Bildiğin çengel!
Bulmacayı çözünce, sorunun yanıtı ortaya çıkacak gibi...
Başladım çözmeye. Ne çıktı biliyor musunuz?
“CUMHURİYETİNİZE SAHİP ÇIKIN”
Tam reklam kampanyasını yapanlara sövmeye başlayacakken bir şey fark ettim.
Gazete’nin fiyatı değişmişti. Sessiz sedasız hem de.
1 TL’den 1.5 TL’ye çıkmıştı fiyat.
Sonradan çaktım tabii köfteyi. Mesaj açıktı:
- 'Cumhuriyet’inize sahip çıkın! Bakın 1.5 TL oldu, alan var alamayan var, çaktırmadan araklayıverirler haaa!
- Koltuğunuzun altında saklayın!
Kaç gündür Cumhuriyet gazetesi, sürmanşetinde bu soruyla çıkıyordu. Hatta son birkaç gün, TV’lere de reklam verip sordular: “Neyi kutluyoruz?”...
Bugün baktık, Cumhuriyet’in ilk sayfasında bir bulmaca. Bildiğin çengel!
Bulmacayı çözünce, sorunun yanıtı ortaya çıkacak gibi...
Başladım çözmeye. Ne çıktı biliyor musunuz?
“CUMHURİYETİNİZE SAHİP ÇIKIN”
Tam reklam kampanyasını yapanlara sövmeye başlayacakken bir şey fark ettim.
Gazete’nin fiyatı değişmişti. Sessiz sedasız hem de.
1 TL’den 1.5 TL’ye çıkmıştı fiyat.
Sonradan çaktım tabii köfteyi. Mesaj açıktı:
- 'Cumhuriyet’inize sahip çıkın! Bakın 1.5 TL oldu, alan var alamayan var, çaktırmadan araklayıverirler haaa!
- Koltuğunuzun altında saklayın!
18 Ekim 2009 Pazar
Metrobüsün yolları taşlı
Kerem Özkurt
Unuttuk mu, ne kadar çabuk. İstanbul trafiği dayanılmaz bir hal almıştı. Artık kıpırdayacak yerimiz kalmamıştı. Köprüyü geçmek zaten bir hayal; bir Kadıköy’e bir Beşiktaş’a inmek için otobüse binmektense, minibüste iki büklüm kim inecek de yerine oturabilirim diye beklemektense, yürüyerek gidelim beş dakikalık yol demeye başlamamış mıydık?
Derken bir ışık. Tünelin sonunda. Bir telaş bir hareketlilik. Köprülere, saatlerimizi yollarda harcadığımızdan, yolda da gıdım gıdım ilerlediğimizden rahatça okuyabileceğimiz yerlere konuçlandırılmış pankartlarda yazıyordu; çilemiz bitiyormuş. Metrobüs. yaşı olanlar hatırlarlar, eskinin “tahsisli yol” dedikleri. Kendisine tahsis edilmiş yolda gelip giden otobüsler.
Hemen itirazlar yükseldi. Önce dediler yolu metrobüse tahsis etmek için daraltacaklar, trafik eskisinden beter olacak. Betonun kırılması, yeniden asfalt dökülmesi, özel otobüsler için yapılan masraflar da cabası. Harcama yapılır da arkasından yolsuzluk dedikodusu gelmez mi; gelir. En sonunda zamanında yetişir mi diye meraklandık, o da yetişti.
Ne oldu sonunda? Belediye mi haklı çıktı, eleştirenler mi? Metrobüs şu an hesaplanan kapasitesinin çok üzerinde yolcu taşıyor. Belliki projeyi hazırlayanlar bile bu kadar ilgi beklemiyorlardı. Haberlerde de okumuşsunuzdur, geçenlerde kalp krizi geçirdi bir yolcu, bir sonraki durağa yetişemedi son nefesi.
İstanbul trafiği? Onda bir değişiklik yok. Sabah akşam karşıya geçenler için hala uyuklayacak kadar uzun sürüyor yolculuklar. Kocaman arabalarını tek başına sürüyor küçük iş adamları; direksiyonu dizleri ile sabitleyerek; arabada kahvaltı yapacak kadar ağır ilerleyerek; radyodaki sabah programlarını dinleyerek.
Amaç neydi? Trafiği azaltmaksa bu tutmadı besbelli. Metrobüs özel otosuyla gidenleri cezbetmedi. Onlar dört teker üzeri gidiyorlar hala. Metrobüs mevcut belediye otobüslerinin sadık müşterilerini çaldı sadece. Tek faydası da onları, o koşarak gittikleri işlerine daha hızlı yetiştirmek oldu. Daha sıkışık, daha mücadeleci, daha kalabalık bir yolculukla.
Belediye bir sorunu daha çözdü diyebiliriz gene de. Ama gene geçici. Ama hızlı bir çözüm. Ama uzun süre işe yaramayacak, ama kökten çözemeyecek. Ama İstanbul ahalisine “ileride şunları yapacağız o zaman işlerinize rahatça gidebileceksiniz” demek yerine “alın bunları yaptık, idare ediverin işte, maksat işiniz hallolsun” diyerek. Ama eleştirilecekler. Ama bir sonraki seçim gene seçilirler.
Unuttuk mu, ne kadar çabuk. İstanbul trafiği dayanılmaz bir hal almıştı. Artık kıpırdayacak yerimiz kalmamıştı. Köprüyü geçmek zaten bir hayal; bir Kadıköy’e bir Beşiktaş’a inmek için otobüse binmektense, minibüste iki büklüm kim inecek de yerine oturabilirim diye beklemektense, yürüyerek gidelim beş dakikalık yol demeye başlamamış mıydık?
Derken bir ışık. Tünelin sonunda. Bir telaş bir hareketlilik. Köprülere, saatlerimizi yollarda harcadığımızdan, yolda da gıdım gıdım ilerlediğimizden rahatça okuyabileceğimiz yerlere konuçlandırılmış pankartlarda yazıyordu; çilemiz bitiyormuş. Metrobüs. yaşı olanlar hatırlarlar, eskinin “tahsisli yol” dedikleri. Kendisine tahsis edilmiş yolda gelip giden otobüsler.
Hemen itirazlar yükseldi. Önce dediler yolu metrobüse tahsis etmek için daraltacaklar, trafik eskisinden beter olacak. Betonun kırılması, yeniden asfalt dökülmesi, özel otobüsler için yapılan masraflar da cabası. Harcama yapılır da arkasından yolsuzluk dedikodusu gelmez mi; gelir. En sonunda zamanında yetişir mi diye meraklandık, o da yetişti.
Ne oldu sonunda? Belediye mi haklı çıktı, eleştirenler mi? Metrobüs şu an hesaplanan kapasitesinin çok üzerinde yolcu taşıyor. Belliki projeyi hazırlayanlar bile bu kadar ilgi beklemiyorlardı. Haberlerde de okumuşsunuzdur, geçenlerde kalp krizi geçirdi bir yolcu, bir sonraki durağa yetişemedi son nefesi.
İstanbul trafiği? Onda bir değişiklik yok. Sabah akşam karşıya geçenler için hala uyuklayacak kadar uzun sürüyor yolculuklar. Kocaman arabalarını tek başına sürüyor küçük iş adamları; direksiyonu dizleri ile sabitleyerek; arabada kahvaltı yapacak kadar ağır ilerleyerek; radyodaki sabah programlarını dinleyerek.
Amaç neydi? Trafiği azaltmaksa bu tutmadı besbelli. Metrobüs özel otosuyla gidenleri cezbetmedi. Onlar dört teker üzeri gidiyorlar hala. Metrobüs mevcut belediye otobüslerinin sadık müşterilerini çaldı sadece. Tek faydası da onları, o koşarak gittikleri işlerine daha hızlı yetiştirmek oldu. Daha sıkışık, daha mücadeleci, daha kalabalık bir yolculukla.
Belediye bir sorunu daha çözdü diyebiliriz gene de. Ama gene geçici. Ama hızlı bir çözüm. Ama uzun süre işe yaramayacak, ama kökten çözemeyecek. Ama İstanbul ahalisine “ileride şunları yapacağız o zaman işlerinize rahatça gidebileceksiniz” demek yerine “alın bunları yaptık, idare ediverin işte, maksat işiniz hallolsun” diyerek. Ama eleştirilecekler. Ama bir sonraki seçim gene seçilirler.
Etiketler:
akp,
istanbul,
istanbul büyükşehir belediyesi,
kerem özkurt,
metrobüs
11 Ekim 2009 Pazar
Levent Kırca ‘çıldırdığında’ oradaydım
Mustafa Kuleli
Tesadüf işte… Ben de o akşam Beşiktaş’ta yemek yiyordum sevdiğim insanla. Levent Kırca geldi. Gülümseyerek selamladı etraftakileri. Garsonlarla muhabbet etti, şakalaştı. Sonra oturdu masasına. Herkes gibi o da bir şeyler yemek, sohbet etmek, güzel bir gece geçirmek niyetindeydi. Derken magazinci arkadaşlar geldi yanına ve bir süre kaldılar. Israrla konuşmak istediler, sorular sordular. Ardı ardına flaşlar patladı. Ve Levent Kırca’nın sesi yükseldi. Sonrası arbede, itiş kakış, küfürler ve kavga…
Garsonlar magazincileri uzaklaştırdı. Tam sakinleşmişken ortalık aniden bir foto-muhabiri gelip, hızla iki-üç kare fotoğraf çekip, kayboldu ortalıktan. Sinirler yine gerildi.
Hemen ertesi gece, bu kez Beyoğlu’nda oyuncu Timuçin Esen magazincilerin tacizine uğradı. ‘Taciz’ diyorum, çünkü yapılan şey gazetecilik falan değil.
Tamam, magazinci arkadaşlar gerçekten çok zor şartlarda çalışıyorlar. Tamam, onların bazı ikiyüzlü editörleri “Haber bulmadan gelme!” diye onlara baskı yapıyor. Ama yine de yaptıkları bu “kendin pişir, kendin ye” tarzı gazeteciliğin savunulabilecek bir tarafı yok.
Yöntem şu: Magazinciler haber bulamadıklarında, haberi ‘yaratıyorlar’. Yani ortada hiçbir şey yokken, saldırgan bir üslupla, tekrar tekrar aynı soruları sorup, karşılarındakini bunaltıp, kendilerine laf söyletip buradan haber çıkartıyorlar.
Ve belki şaşıracaksınız ama bu “Bizden Kaçmaz” tarzı ucube magazincilik, ‘normal’ magazin programlarından daha çok tutuyor.
Çözüm de işte burada: Ne zaman millet bu tarz programları seyretmeyi bırakır, kanal yöneticileri de bunları yayından kaldırır.
Şimdi umudum, son olaylarla beraber bu “kendin pişir, kendin ye” magazinciliğine ilginin biraz olsun azalması.
Umarım tersi olmaz.
Tesadüf işte… Ben de o akşam Beşiktaş’ta yemek yiyordum sevdiğim insanla. Levent Kırca geldi. Gülümseyerek selamladı etraftakileri. Garsonlarla muhabbet etti, şakalaştı. Sonra oturdu masasına. Herkes gibi o da bir şeyler yemek, sohbet etmek, güzel bir gece geçirmek niyetindeydi. Derken magazinci arkadaşlar geldi yanına ve bir süre kaldılar. Israrla konuşmak istediler, sorular sordular. Ardı ardına flaşlar patladı. Ve Levent Kırca’nın sesi yükseldi. Sonrası arbede, itiş kakış, küfürler ve kavga…
Garsonlar magazincileri uzaklaştırdı. Tam sakinleşmişken ortalık aniden bir foto-muhabiri gelip, hızla iki-üç kare fotoğraf çekip, kayboldu ortalıktan. Sinirler yine gerildi.
Hemen ertesi gece, bu kez Beyoğlu’nda oyuncu Timuçin Esen magazincilerin tacizine uğradı. ‘Taciz’ diyorum, çünkü yapılan şey gazetecilik falan değil.
Tamam, magazinci arkadaşlar gerçekten çok zor şartlarda çalışıyorlar. Tamam, onların bazı ikiyüzlü editörleri “Haber bulmadan gelme!” diye onlara baskı yapıyor. Ama yine de yaptıkları bu “kendin pişir, kendin ye” tarzı gazeteciliğin savunulabilecek bir tarafı yok.
Yöntem şu: Magazinciler haber bulamadıklarında, haberi ‘yaratıyorlar’. Yani ortada hiçbir şey yokken, saldırgan bir üslupla, tekrar tekrar aynı soruları sorup, karşılarındakini bunaltıp, kendilerine laf söyletip buradan haber çıkartıyorlar.
Ve belki şaşıracaksınız ama bu “Bizden Kaçmaz” tarzı ucube magazincilik, ‘normal’ magazin programlarından daha çok tutuyor.
Çözüm de işte burada: Ne zaman millet bu tarz programları seyretmeyi bırakır, kanal yöneticileri de bunları yayından kaldırır.
Şimdi umudum, son olaylarla beraber bu “kendin pişir, kendin ye” magazinciliğine ilginin biraz olsun azalması.
Umarım tersi olmaz.
7 Ekim 2009 Çarşamba
Bizde ‘kasaplık’ diye bir sıfat vardır da…
Mustafa Kuleli
Geçenlerde evde zap yaparken MTV’de Jeniffer Lopez’in “Jenny from the block” klibine takıldım.
Hani şu, Ben Affleck denen adamın Lopez’i, lop etinden –herhalde bükemediğinden- öptüğü klip…
Nostalji olsun diye izledim tabii.
Ardından bir iki “rapçi” çıktı. Yine bir takım butlar gözümüze sokuldu ve aslında hiç de seksi değildi.
Sonra Shakira falan derken bir de baktım klip kuşağının adı “Şarküteri”! Bildiğin şarküteri!
Acaba et ürünleri sattıkları için mi bu ismi koydular, yoksa şarkıcıları ‘kaşar’ olarak mı görüyorlar?
Neden ‘Şarküteri’ yahu?
Geçenlerde evde zap yaparken MTV’de Jeniffer Lopez’in “Jenny from the block” klibine takıldım.
Hani şu, Ben Affleck denen adamın Lopez’i, lop etinden –herhalde bükemediğinden- öptüğü klip…
Nostalji olsun diye izledim tabii.
Ardından bir iki “rapçi” çıktı. Yine bir takım butlar gözümüze sokuldu ve aslında hiç de seksi değildi.
Sonra Shakira falan derken bir de baktım klip kuşağının adı “Şarküteri”! Bildiğin şarküteri!
Acaba et ürünleri sattıkları için mi bu ismi koydular, yoksa şarkıcıları ‘kaşar’ olarak mı görüyorlar?
Neden ‘Şarküteri’ yahu?
6 Ekim 2009 Salı
Bize ayrılan süre bu kadarmış
Elif İnal
Bir süredir ne gazete ne de haber takip ediyordum. Unutmuşum ne kadar iç karartıcı, iki yüzlü, adi olduklarını. Aynı duyguyu, sahte gülümsemelerinin altındaki iki yüzlülüğü gittiğim görüşmelerde (araştırma için gidiyordum patronlar, holding müdürleri vs. ile konuşuyordum) de hissettim. 'Hoşgeldiniz, buyrun' derler, çay ikram ederler, güleryüz gösterirler ama en ufak detayda anlarsın seninle nasıl aşağılayarak konuştuklarını. Neyse ben kişisel sinirimi şimdilik katmayayım da bu gece uzun bir aradan sonra beni dellendirip yazı yazmaya sevk eden güzelim televizyon programlarına döneyim. Haberler zaten artık klasik oldu, gülüp geçiyoruz, çok bir şey dememe gerek yok herhalde 'İşte o genç!' başlıklı haberlere. Mehmet Ali Birand'ın sesinden dinledim uzun bir süre 'Neye tepkili oldukları bile meçhul gençler, taksimde esnafa saldırdı' haberlerini. Bu, şöyle bir sarstı, kendime getirdi beni. Sonra Ahmet Hakan çıktı, tartışmalar Atv Kanalı'na gelince, Ahmet Hakan'ın gözler fıldır fıldır olmaya, tedirginlik her yerinden akmaya başladı ve ilan etti: 'Program bitti!', zoraki bir gülümsemeyle de 'Buralara girmeyelim, evet' dedi. Neyse bu kısımlar medya içi dönen tartışmalar, ben istesem de giremiyorum oralara. Daha sonra Ruşen Çakır'a geçtim. Nuray Mert vardı, nedense hiç şaşırmadım. Eskiden başörtüsü konularında bir sürü erkek arasında olurdu, şimdi de Kürtlerle ilgili bir konu oldu mu aynı şekilde yerini alıyor. (Nuray Mert'in de ses tonu ve açıksözlülüğü pek bir hoşuma gidiyor da Marksist tartışmalara girmesin ne olur). Nuray Mert yine başladı herkese giydirmeye, 'DTP'nin PKK'yle bağlantısını dillendiremiyoruz çünkü harekete karşı çıkıyor gibi gözükmekten korkuyoruz' diyorken... 'Aa, program bitti!'.
Bunlar klasiktir aslında, çok şaşırdığım şeyler olmadı ama 5N1K'ya, ne yalan söyleyeyim, işkencede öldürülen Engin Çeber'in arkadaşının çıkarılmasına biraz şaşırdım. Onun oraya çıkarılması ve aslında gözaltının hukuki yönünün tamamen lafta olduğunu, polis aracından mahkeme kapısına kadar, her yerde işkence gördüklerini anlatması bana garip geldi. Nitekim daha sonra Cüneyt Özdemir'den müdahaleler gelmeye başladı. O kadının oraya çıkartılması iyi bir televizyonculuk örneği midir, ya da 'Her şeyin özgürce konuşulduğuna' mı delalat eder? Eğer öyleyse neden Cüneyt Özdemir'in her müdahalesinde 'Tamam, konuş ama çok ileri gitme' dercesine, 'Mahkeme sınırları içerisinde konuşalım' diyerek sözü hep 'sahanın içine' çekmeye çalıştığı hissi oluşuyordu? Zaten Cüneyt Özdemir 'En güvenli yer olan cezaevi' lafını söyeldikten sonra 'Program birazdan biter herhalde' dedim ve bitti.
Özgürlükse özgürlük ama her şey bir yere kadar değil mi? Bundan bir süre önce, Kürtçe üzerine en saçma sapan şeylerin yazıldığı sıralarda, Yılmaz Özdil'in bir türlü neden Kürtçe'ye çevirecek çevirmen bulamadığına anlam veremediği (bal gibi biliyordur ya neyse) yazısını yazdığı zamanlarda Enis Berberoğlu'nun Hürriyet'te yazısını okumuştum. Cümle aynen şöyleydi: 'Önemli olan hangi dilde verildiği değil, o dilde ne anlatıldığı?'. Yani diyor ki eğitim Kürtçe de olsa, müfredattır aslolan. Haydi bakalım buyrun. 'Kavga etmeyin canım, RTÜK ne güne duruyor, yasaklar ayrılıkçı yayınları' derken, çözüm önerdiğini sanarken aslında sorunun temelini de göstermiş oluyor. Kürtlere, kendi dilleriyle, kendi dillerini konuşan öğretmenleriyle 'Türklerin Tarihi'nin anlatıldığı bir tarih dersinin verilmesi nasıl bir tezattır? Kürt kelimesinin sadece 'Zararlı Cemiyetler' başlığı altında geçtiği bir müfredat Kürtçe'de verilince sorun çözülmüş mü oluyor? Bunun en güzel örneği -daha açık bir sembolizm olabilir miydi?- Diyarbakır Cezaevi'nin yerine okul yapılmasının teklif edilmesidir bence. Kısaca, 'Tamam kötü bir şeyler oldu ama gelin unutalım, yerine resmi tarihimizi koyalım'.
Her şeyin özgürce tartışıldığı ya da tartışılabileceği gerçekten inanılarak mı söyleniyor? Savunduğum şey ne olursa olsun fiiliyata geçirilmesi suç ise, onu 'özgürce' tartışabilmem olanaklı geliyor mu? Açıkçası... 'Aa, program bitti!'
Bir süredir ne gazete ne de haber takip ediyordum. Unutmuşum ne kadar iç karartıcı, iki yüzlü, adi olduklarını. Aynı duyguyu, sahte gülümsemelerinin altındaki iki yüzlülüğü gittiğim görüşmelerde (araştırma için gidiyordum patronlar, holding müdürleri vs. ile konuşuyordum) de hissettim. 'Hoşgeldiniz, buyrun' derler, çay ikram ederler, güleryüz gösterirler ama en ufak detayda anlarsın seninle nasıl aşağılayarak konuştuklarını. Neyse ben kişisel sinirimi şimdilik katmayayım da bu gece uzun bir aradan sonra beni dellendirip yazı yazmaya sevk eden güzelim televizyon programlarına döneyim. Haberler zaten artık klasik oldu, gülüp geçiyoruz, çok bir şey dememe gerek yok herhalde 'İşte o genç!' başlıklı haberlere. Mehmet Ali Birand'ın sesinden dinledim uzun bir süre 'Neye tepkili oldukları bile meçhul gençler, taksimde esnafa saldırdı' haberlerini. Bu, şöyle bir sarstı, kendime getirdi beni. Sonra Ahmet Hakan çıktı, tartışmalar Atv Kanalı'na gelince, Ahmet Hakan'ın gözler fıldır fıldır olmaya, tedirginlik her yerinden akmaya başladı ve ilan etti: 'Program bitti!', zoraki bir gülümsemeyle de 'Buralara girmeyelim, evet' dedi. Neyse bu kısımlar medya içi dönen tartışmalar, ben istesem de giremiyorum oralara. Daha sonra Ruşen Çakır'a geçtim. Nuray Mert vardı, nedense hiç şaşırmadım. Eskiden başörtüsü konularında bir sürü erkek arasında olurdu, şimdi de Kürtlerle ilgili bir konu oldu mu aynı şekilde yerini alıyor. (Nuray Mert'in de ses tonu ve açıksözlülüğü pek bir hoşuma gidiyor da Marksist tartışmalara girmesin ne olur). Nuray Mert yine başladı herkese giydirmeye, 'DTP'nin PKK'yle bağlantısını dillendiremiyoruz çünkü harekete karşı çıkıyor gibi gözükmekten korkuyoruz' diyorken... 'Aa, program bitti!'.
Bunlar klasiktir aslında, çok şaşırdığım şeyler olmadı ama 5N1K'ya, ne yalan söyleyeyim, işkencede öldürülen Engin Çeber'in arkadaşının çıkarılmasına biraz şaşırdım. Onun oraya çıkarılması ve aslında gözaltının hukuki yönünün tamamen lafta olduğunu, polis aracından mahkeme kapısına kadar, her yerde işkence gördüklerini anlatması bana garip geldi. Nitekim daha sonra Cüneyt Özdemir'den müdahaleler gelmeye başladı. O kadının oraya çıkartılması iyi bir televizyonculuk örneği midir, ya da 'Her şeyin özgürce konuşulduğuna' mı delalat eder? Eğer öyleyse neden Cüneyt Özdemir'in her müdahalesinde 'Tamam, konuş ama çok ileri gitme' dercesine, 'Mahkeme sınırları içerisinde konuşalım' diyerek sözü hep 'sahanın içine' çekmeye çalıştığı hissi oluşuyordu? Zaten Cüneyt Özdemir 'En güvenli yer olan cezaevi' lafını söyeldikten sonra 'Program birazdan biter herhalde' dedim ve bitti.
Özgürlükse özgürlük ama her şey bir yere kadar değil mi? Bundan bir süre önce, Kürtçe üzerine en saçma sapan şeylerin yazıldığı sıralarda, Yılmaz Özdil'in bir türlü neden Kürtçe'ye çevirecek çevirmen bulamadığına anlam veremediği (bal gibi biliyordur ya neyse) yazısını yazdığı zamanlarda Enis Berberoğlu'nun Hürriyet'te yazısını okumuştum. Cümle aynen şöyleydi: 'Önemli olan hangi dilde verildiği değil, o dilde ne anlatıldığı?'. Yani diyor ki eğitim Kürtçe de olsa, müfredattır aslolan. Haydi bakalım buyrun. 'Kavga etmeyin canım, RTÜK ne güne duruyor, yasaklar ayrılıkçı yayınları' derken, çözüm önerdiğini sanarken aslında sorunun temelini de göstermiş oluyor. Kürtlere, kendi dilleriyle, kendi dillerini konuşan öğretmenleriyle 'Türklerin Tarihi'nin anlatıldığı bir tarih dersinin verilmesi nasıl bir tezattır? Kürt kelimesinin sadece 'Zararlı Cemiyetler' başlığı altında geçtiği bir müfredat Kürtçe'de verilince sorun çözülmüş mü oluyor? Bunun en güzel örneği -daha açık bir sembolizm olabilir miydi?- Diyarbakır Cezaevi'nin yerine okul yapılmasının teklif edilmesidir bence. Kısaca, 'Tamam kötü bir şeyler oldu ama gelin unutalım, yerine resmi tarihimizi koyalım'.
Her şeyin özgürce tartışıldığı ya da tartışılabileceği gerçekten inanılarak mı söyleniyor? Savunduğum şey ne olursa olsun fiiliyata geçirilmesi suç ise, onu 'özgürce' tartışabilmem olanaklı geliyor mu? Açıkçası... 'Aa, program bitti!'
28 Eylül 2009 Pazartesi
Banana waaaay, banana waaay bananaaa
Mustafa Kuleli
Bilenler bilir; Google, Analytics hizmetiyle bizim sitenin istatistiklerini tutuyor. (Google’ı muhasebeci tuttuk sanki)
Memnunuz kendilerinden, bir sorunumuz yok da, geçen ayın istatistiklerinde ilginç bir detay gözüme çarptı: GünlükHayat’a Türkiye’den sonra en fazla Brezilya’dan ziyaretçi gelmiş. 13 Brezilya ikametli vatandaş, son bir ayda GH’yi ziyaret etmiş.
Şimdi bu durumu nasıl izah edeceğiz?
Sevgili Mithat’ın futbol yazılarındaki ‘keyword’lerden mi, yoksa "Sık sık tek başına Brezilya’ya giden ev hanımları”ndan mı acaba?
Brezilya güzel memleket, ılıman bir iklim, böyle güzel tropikal meyveler, kokteyller, dans falan…
İyi yani… İyi de, yine de merak ediyor insan.
Nasıl oldu acaba bu iş? Var mı cevabı olan?
10 Eylül 2009 Perşembe
Ben apartman yöneticisiyim!
Duygu Kocabaylıoğlu
"Yazın bunalıyoooz, kışın ısınamıyoozz… Bütün şikâyetler bana gelir.” Sözleriyle başlıyor televizyonda dönen banka kredisi reklamı ve apartman yöneticisi olduğunu söyleyen hanfendinin akıllıca(!) bir çözüm araştırıp, bularak çevreye duyarlı yatırımlar için özel olarak çıkartılan bir banka kredisi alıp, bu sayede binaya yalıtım yaptırdığını, hem kendisinin hem apartman sakinlerini huzura kavuşturduğunu öğreniyoruz. Ha bu reklam diğer tüm reklamlar gibi abartılı ve göz boyamaya da yönelik olabilir. Ama yalıtımın bir binayı koruduğu ve koruyacağı gerçeğini, apartman yöneticisinin şikayetleri dikkate alma sorumluluğu olduğu gerçeğini değiştirmez. “Yazın bunalıyoooz, kışın ısınamıyoozz” diyen sakinler bir sonraki apartman toplantısında dertlerine çare bulamadığı için var olan yöneticinin istifasını(!) isteyip, onu değiştirebilirler ya da kendileri aday olabilirler. Al sana en küçük ölçekte demokrasi! Bu ülkede demokrasi 20 dairelik apartmanlarda başlıyor ama maalesef apartmanın demir kapısından geçip, sokağa bile yayılamadan oracıkta kalıveriyor.
Bugün “Ben Büyükşehir Belediyesi Başkanıyım!” diyen zatların bırakın 15 milyonluk şehri idare etmeyi, bir nev-i çekip çevirmeyi , ‘köy muhtarı’ mevkisini bile dolduramayacağını, iyi kötü idare eden köylüyü çamura boğacağını cümle âlem görüyor da köylünün bizzat kendisi görmüyor!
Efenim dün sinirlerim el verdiği sürece doğal(!) sel felaketini televizyonlarda takip etmeye, yetkili yetkisiz her ağzından çıkan lafa yetişmeye çalıştım. Asabım kaldırdığı ölçüde, sırf haberim olması maksadıyla köy muhtarının ‘loji’ye sığmayan açıklamalarını dinledim.
Ve alt alta şunları sıraladım:
- İyi ki İstanbul boğazı taşmadı!
- İyi ki okullar tatildi! Düşünsenize öğrenci servisleri de o sele girmiş olsa, şimdi onlarca çocuk kaybolmuş ve ölmüş olabilirdi!
- Kendimi Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık romanında hissediyorum. Efsanevi romanın bir bölümünde kasabaya yıllarca yağan yağmur kesilmez, her şeyi sel götürür, hayvanlar ve evler suda yüzer. Fakat herkes bilir ki Marquez bir masal anlatıcısıdır!
- Birileri bu adamların önüne lise coğrafya kitabı ve atlası koysun, okyanus kıyısında olmadığımızı, New Orleans'ı, Filipinleri, Uzak Doğu’yu yerle bir eden t-sunaminin, kasırganın buralarda görülmediğini ve TDK sözlüğünden doğal afet kavramının tam karşılığını anlatsın!
- Ayrıca takvim de verilsin, İstanbul’u kim, hangi yönetimler kaç onca yıldır yönetiyor hatırlatılsın!
Mimar, MSGSÜ Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Öğretim Görevlisi Oktay Ekinci: "Bizim bir öğrencimiz böyle bir imar planıyla karşımıza gelse, çok açık söylüyorum sınıfta kalır!"
Ey Sayın Ekinci! Mimarlar Odası genel başkanlığı bile yapmışsın ama boşuna mimar, yüksek mimar, şehir planlamacısı yetiştirdiğini halen anlamamışsın maalesef! Halbuki sizin öğrencilerinize "Siyasi Ranta Girişi I-II, Belediyelerde İleri Rant Uygulamaları" gibi dersler vermeniz gerekirdi. Ama nerde o öngörü değil mi efenim?
NTV haber merkezinin sunucularından Erhan Ertürk’ün çok çevik ve becerikli bir üslupla haber merkezi yönettiğini ve İstanbul’un başına geçmesi gerektiğini düşünüyorum. Var olan yönetimsizlikten daha etkili olacağına kesinlikle eminim. Ayrıca Oğuz Haksever, meteorolojinin ‘Dikkat! Sel gelebilir!’, diye bas bas bağırmasına karşılık hiçbir şekilde önem alınmamasına ve 26 kişinin pisipisine ölmesine o kadar öfkeliydi ki elinde tuttuğu ilkokul 4.sınıf, resimli ilkyardım kitapçığını satır satır ve bağıra bağıra okudu stüdyoda. Belki sesini birileri duyar, diye düşünüyor sanırım…
Başarısız bir apartman yöneticisinin bile sorumluluk alıp istifa ettiğini ya da üsturubuyla görevini bıraktığını, nedense gecenin bir vakti eksi sözlüğü açıp “Kadir Topbaş’ın istifa etmesi” başlığını görünce hatırladım. Değil mi ya, şerefiyle istifa etmek gibi bir kavram var bu dünyada! Ama Türkçe karşılığı henüz oluşturulmadı ki bu yüzden hep Japoncasına, Frankçesine başvuruyoruz tanımlarken…
20-25 dairelik Apartman yöneticisi hanımefendi dahi komşularının dertlerine çare olmak için çözüm arayıp, bulmuşken, 15 milyonluk şehri yönetenler gırtlaklarına kadar çamura batarak, insanların göz göre göre ölüme sürüklenmesini izlediler ve bir de üstüne rahmet okudular! ‘Yağmur dediğin zaten rahmet değil mi?’, diye sorasım gelir…
Basından ve benden son not olarak en son, akşam kendi programında Cüneyt Özdemir’in yüzsüz ve utanmaz yağmacılara karşı çok öfkeli olduğunu, canlı yayında bastırmaya çalışsa da sinirinin gözlerinden okunduğunu, ses tonuna yansıdığını gördüm.
Hem yağmacıları kınayanlara, hem de İstanbul’un başına baş belası olanlara hesap soran aklı başında insanlara diyorum ki, yanı başında cesetler yatarken mübarek(!) günde, zaten mağdur olmuş insanların malını, ‘yemeyen domuz pişkinliği’ ile yağmalayan şerefsizlerin seçtiği adamlar ‘baş’ olursa, apartman yöneticisi, köy muhtarı ya da başkan olursa, o yönetiminden size, bize ne hayır gelir? Ancak böyle öfkeli, isyankâr ve cümlenize lanet okuyan bireyler yetiştirirsiniz. Sonra da doğru söyleyeni köyünüzden kovarsınız!
Etiketler:
ak parti,
duygu kocabaylıoğlu,
halk,
istanbul,
kadir topbaş,
şehir
7 Eylül 2009 Pazartesi
İşi gücü olan
kerem özkurt
“İş bilen” diye bir deyim vardır, bilmem hatırlar mısınız. Şimdilerde ön kapıdan kovulsa bacadan girip verilen işi halleder gibi bir anlam çağrıştırsa da, sanırım eskiden ne işle uğraşıyorsa onun girdisini çıktısını bilen kişi manasına geliyordu. 21. yüzyılın eşiğinden henüz geçmişken bir fiske kaçırdığımız (Çetin Altan’a selam olsun) bu adamların git gide soylarının tükeniyor olması. Bunu eğitim-öğretimin yozlaşmasını bağlamamı bekleyenlere, nerede o eski hocalar, nerde o tedrisat diye iç geçireceklere sürtünüp sebeb-i hikmeti başka yerde aramak niyetindeyim.
İş dediğimiz, gün içinde oyalandığımız her ne ise, işte onun tanımı değişti son bir iki yüzyılda. Okulda, tarih derslerinde Avrupa’nın gol atarak öne geçmesini sağlayan Sanayi Devrimi’nin bir hediyesi bu da; ama pek fark edilmez. Basitçe açıklarsak, tencere yapacak, tencerenin nasıl yapıldığını bilen usta sayısı parmak ile sayılacakken, bir günde bir ustanın ürettiğinden daha fazla tencere üretmek isteyen bir grup açıkgöz, tencereyi parçalara ayırıp, her bir parçanın, mesela kapağının, kulpunun nasıl takılacağını kolayca öğrenen beş altı kişi bulup sıraya dizdiler. Böylece elinde malzemeyi evire çevire bir günde iki tencere yapan ustanın yerine, önüne gelen tencerenin kapağını kapatarak, tencere kapağı işinde uzmanlaşan birkaç kişi günde on-on beş tencere yapımına katkıda bulunur oldu.
İşin tuhafı bu anlayış fabrika ile de sınırlı kalmadı. Çevremizdeki iş tanımlarına, meslek adlarına bakalım; günbegün bildiğimiz mesleklerin önüne ardına yeni isimler koyarak anlatıyoruz ne yaptığımızı. Daha da önemlisi artık tencerenin nasıl yapıldığını bilmemize gerek yok önümüzdeki işi yapıp maaşı ATM’den çekebilmek için. Kapağı kapatarak da durumu idare edebiliriz. Öyle de yapıyoruz zaten. İşin neresinde duruyoruz. Ne kadar memnunuz sonucundan, ne kadar kendimizin hissediyoruz çıkan sonucu, muamma…
İşin devamını sağlayan, bir yapbozun birbirini tanımayan ve tek başına bir anlamı olmayan parçaları olan yaptığımız işlerin bir şekilde bir araya getirilmesi. Ama olur a; bir gün, o tek kat çekilmiş tutkal da tutmaz olur yaptığımız işleri; işte o zaman elimizde kırık oyuncaklar, birbirinin yüzüne bakıp ağlamaz mı insan. :Kısaca iş bilenler nereye kayboldu ve neden iş bilmeye merakımız azaldı.
“İş bilen” diye bir deyim vardır, bilmem hatırlar mısınız. Şimdilerde ön kapıdan kovulsa bacadan girip verilen işi halleder gibi bir anlam çağrıştırsa da, sanırım eskiden ne işle uğraşıyorsa onun girdisini çıktısını bilen kişi manasına geliyordu. 21. yüzyılın eşiğinden henüz geçmişken bir fiske kaçırdığımız (Çetin Altan’a selam olsun) bu adamların git gide soylarının tükeniyor olması. Bunu eğitim-öğretimin yozlaşmasını bağlamamı bekleyenlere, nerede o eski hocalar, nerde o tedrisat diye iç geçireceklere sürtünüp sebeb-i hikmeti başka yerde aramak niyetindeyim.
İş dediğimiz, gün içinde oyalandığımız her ne ise, işte onun tanımı değişti son bir iki yüzyılda. Okulda, tarih derslerinde Avrupa’nın gol atarak öne geçmesini sağlayan Sanayi Devrimi’nin bir hediyesi bu da; ama pek fark edilmez. Basitçe açıklarsak, tencere yapacak, tencerenin nasıl yapıldığını bilen usta sayısı parmak ile sayılacakken, bir günde bir ustanın ürettiğinden daha fazla tencere üretmek isteyen bir grup açıkgöz, tencereyi parçalara ayırıp, her bir parçanın, mesela kapağının, kulpunun nasıl takılacağını kolayca öğrenen beş altı kişi bulup sıraya dizdiler. Böylece elinde malzemeyi evire çevire bir günde iki tencere yapan ustanın yerine, önüne gelen tencerenin kapağını kapatarak, tencere kapağı işinde uzmanlaşan birkaç kişi günde on-on beş tencere yapımına katkıda bulunur oldu.
İşin tuhafı bu anlayış fabrika ile de sınırlı kalmadı. Çevremizdeki iş tanımlarına, meslek adlarına bakalım; günbegün bildiğimiz mesleklerin önüne ardına yeni isimler koyarak anlatıyoruz ne yaptığımızı. Daha da önemlisi artık tencerenin nasıl yapıldığını bilmemize gerek yok önümüzdeki işi yapıp maaşı ATM’den çekebilmek için. Kapağı kapatarak da durumu idare edebiliriz. Öyle de yapıyoruz zaten. İşin neresinde duruyoruz. Ne kadar memnunuz sonucundan, ne kadar kendimizin hissediyoruz çıkan sonucu, muamma…
İşin devamını sağlayan, bir yapbozun birbirini tanımayan ve tek başına bir anlamı olmayan parçaları olan yaptığımız işlerin bir şekilde bir araya getirilmesi. Ama olur a; bir gün, o tek kat çekilmiş tutkal da tutmaz olur yaptığımız işleri; işte o zaman elimizde kırık oyuncaklar, birbirinin yüzüne bakıp ağlamaz mı insan. :Kısaca iş bilenler nereye kayboldu ve neden iş bilmeye merakımız azaldı.
23 Ağustos 2009 Pazar
Siyah yada beyaz
kerem özkurt
Teknoloji ile barışık biri olmadığımı kabullenmek gerek. Halbuki hayatım şimdi olduğundan çok daha kolay olurdu parmaklarım klavyenin üzerinde daha seri hareket edebilse. Birkaç kısa yol tuşu daha öğrenebilsem yada bir sihirbaz gibi Windows’un en bilinmedik köşelerinden en iş kolaylaştıran seçenekleri bulsam. Hani olmayacak şey de değildi. Benden, çok değil, bir iki nesil sonrasına kancaya atabilseydim. Hadi onu yapamadım, kendi neslimdeki cevval atakan, o gidişatı kendi meşreplerince çözüverip ayak uydurmayı beceren cin akıllı devrelerim gibi olabilseydim birazcık. Öyle asosyal asosyal oturacağıma televizyon karşısında.
Napalım bizim payımıza bu düştü. Şimdi iki yan masada rengarenk ve IMF’in icra kuruluna sunulacak kadar titiz ve tumturaklı görünen; gerçeğinde ise ne sihirdir ne keramet el çabukluğu excel’dedir marifet yolu ile hazırlanmış raporlar yazılırken, gazetede Maykıl Ceksın’ (çocukluğumda yazdığım gibi) ın ölümüne üzülebiliriz. Çünkü, ben onu öğrenebildim kendi payıma. Çünkü çocuk tacizi haberlerinden çok önce de biliyordum adını. Uydurma kelimelerle şarkılarını söylüyordum, hem de ezbere. Kasetlerin alt kapakçıklarını kırıp şarkılarından karma kasetler yapıyorduk. Siyah olduğu zamanı biliyorduk; zaten iki renk biliyordu televizyon henüz.
Çok şey kaçırdı mı bizden sonra doğanlar, yada biz mi yan bastık erken doğarak. Kim bilir. Beylik konuşmaya gerek yok. Bu da kısa ve basit bir yazı zaten; ve sadece Maykıl’ın ölümü ile çocukluğumdan bir şey eksildi, bir odanın kapısı kapandı, tam gittiğinde yanımda olduğunu anladığım birini kaybetmişim diye yazıldı..
Teknoloji ile barışık biri olmadığımı kabullenmek gerek. Halbuki hayatım şimdi olduğundan çok daha kolay olurdu parmaklarım klavyenin üzerinde daha seri hareket edebilse. Birkaç kısa yol tuşu daha öğrenebilsem yada bir sihirbaz gibi Windows’un en bilinmedik köşelerinden en iş kolaylaştıran seçenekleri bulsam. Hani olmayacak şey de değildi. Benden, çok değil, bir iki nesil sonrasına kancaya atabilseydim. Hadi onu yapamadım, kendi neslimdeki cevval atakan, o gidişatı kendi meşreplerince çözüverip ayak uydurmayı beceren cin akıllı devrelerim gibi olabilseydim birazcık. Öyle asosyal asosyal oturacağıma televizyon karşısında.
Napalım bizim payımıza bu düştü. Şimdi iki yan masada rengarenk ve IMF’in icra kuruluna sunulacak kadar titiz ve tumturaklı görünen; gerçeğinde ise ne sihirdir ne keramet el çabukluğu excel’dedir marifet yolu ile hazırlanmış raporlar yazılırken, gazetede Maykıl Ceksın’ (çocukluğumda yazdığım gibi) ın ölümüne üzülebiliriz. Çünkü, ben onu öğrenebildim kendi payıma. Çünkü çocuk tacizi haberlerinden çok önce de biliyordum adını. Uydurma kelimelerle şarkılarını söylüyordum, hem de ezbere. Kasetlerin alt kapakçıklarını kırıp şarkılarından karma kasetler yapıyorduk. Siyah olduğu zamanı biliyorduk; zaten iki renk biliyordu televizyon henüz.
Çok şey kaçırdı mı bizden sonra doğanlar, yada biz mi yan bastık erken doğarak. Kim bilir. Beylik konuşmaya gerek yok. Bu da kısa ve basit bir yazı zaten; ve sadece Maykıl’ın ölümü ile çocukluğumdan bir şey eksildi, bir odanın kapısı kapandı, tam gittiğinde yanımda olduğunu anladığım birini kaybetmişim diye yazıldı..
21 Ağustos 2009 Cuma
Ne Olduğumu Şaşırdım: Ben X

Melike Geçgel
Nic Balthazar'ın romanından uyarlayarak yine kendisinin yönettiği Belçika yapımı bir film. (Burada "Belçika yapımı bir film"den kasıt nedir? Balthazar mı belçikalı yoksa oyuncular mı ya da çekimde kullanılan teknik aygıt ve elemanlar mı belçikalı , ki ben filmi Belçika yapımı tanımlamasıyla verdikten sonra aklıma takılan bir sualdir bu. ) Filmin kısaca künyesine giriş yaptıktan sonra filmin sonuna geçiyorum... Tabii ki de hayır söylemiyorum, çünkü filmin sonunu bilmiyorum.
Dün sevdiceğimin babasının doğumgünü vesilesiyle iki günlüğüne tüm tv kanallarını hediye niyetine açan x firmasının verdiği gazla evde film izleyelim dedik. Burda hemen değinmeliyim, bu x firmasının hediye verme olayı da film kadar hatta ondan daha ilginç ve incelemelik bir konu. (gösterip vermeme durumunun cinsellik dışı ve daha vahim hali) Bütün gün çalışıp eve geldikten sonra rahatlamanın ilk göstergesi giyiniklik halinden çıkmaktır.( tüm insanlar çıplakken rahat hissediyorsa giyinmek performansımızı düşürür mü, öyle ise işverenlerin "presentable" arayışlarını gözden geçirmesi gerekir mi) Rahatlık evresine hafifleyerek bir giriş yaptıktan sonra en sevdiğimiz koltuğa yayılırız, ki genelde ayak uzatabileceğimiz büyüklükte olurlar. Daha sonra hayatımızı kontrolü altına almış olan kumandayı sanki biz ona hükmedebilirmişiz gibi elimize alır başlarız zaplamaya. (ben edemiyorum, zaplamaya başlar ve iki dakika sonra nefes problemiyle tvnin fişini çekerim.) İşte x firması burda devreye giriyor ve antenlerin yapamadığını yaparak bize ayrıcalıklı hissettirmek adına önümüze yüzlerce kanal seriyor, filmler, diziler, spor, belgesel, müzik, yerli, yabancı, "ateşli"... Herkesten farklıyızdır o film kanallarındaki filmleri seçerken, çünkü w kanalındaki "çatalı yanlış yere koymuşsun"u izlemek zorunda değilizdir ya da böyle hissettirip bu temiz hislerimizin üstünden ya da altından milyonları cebe indiriyorlar. (sanırım ilk seçenek ikinciye göre daha "ılımlı" bir yaklaşım oldu) Peki film izlemek için madem daha fazla para ödemeyi göze aldık neden sinemaya gitmiyor ya da bir dvd oynatıcı alıp film kiralamıyoruz? Bu konuya kaldığım yerden biraz daha toplanmış haliyle daha sonra devam edicem. (Çok ani bir geçiş yapıcam önceden uyarıyorum ki kafamı toplayamadığımı, biraz daha devam edersem bambaşka bir konuya geçiş yapacağımı anlayamayan kalmasın)
Filmin adı Ben X, hayatını mmorpg'de yaşayan bir genci konu ediniyor. Çocuk ileri zekalı olduğu için kendisiyle diğerleri arasına asosyallikle çizgi çekmiş. Böyle olunca da arkadaşları arasında dalga geçilesi, itilip kakılası bir varlık haline gelmiş. Sabrını korumasını sağlayan şey ise oynadığı oyunda konuştuğu sanal kız arkadaşı. Film, kendinizi arkadaşınızın olağanüstü bilgisayarında oynadığı süper senaryolu bir mmorpg'yi izliyormuşsunuz gibi hissettiriyor. (ilk yarım saatini izleyen biri için fazla cüretkar bir açıklama oldu) Çocuk oyunla gerçek hayatı karşılaştırıyor ve oyun dünyasında hayat daha güzel, kolay ve eğlenceli gözüküyor. (türk server'ına girse böyle düşünmeyeceğini kişisel deneyimime dayanarak iddia ediyorum)
Çok fazla spoiler vermeden esas söylemek istediğim kısma geleyim. Filmin yarım saatinden sonra sinirden ağladım sadece ağlamakla kalmadım sinirim bozuldu, kendimi kötü hissettim, uyumak istedim, tek kelime edesim kalmadı ve filmi izlemeyi bıraktık. Film hakkında olumlu ya da olumsuz bir yorum yapamıyorum bu yüzden. Eğer oyun oynamayı seviyor, ordaki hayatın daha çekilir olduğunu düşünüyor, Avrupa filmlerini izlemekten keyif alıyor, ağlamakta zorluk çekiyor, biraz dramdan zarar gelmez diyor ya da sadece merak ediyorsanız filmi izleyin, sonra da bana anlatın. =)
P.S: İçinde bulunduğumuz "açılımlı ramazan günlerinde" nefes almakta zorlanıyorsanız kendinize bir bahçe bulun ve yabani otları ayıklayın. Hatta hazır bahçe bulmuşken bir de sigara yakın.
Nic Balthazar'ın romanından uyarlayarak yine kendisinin yönettiği Belçika yapımı bir film. (Burada "Belçika yapımı bir film"den kasıt nedir? Balthazar mı belçikalı yoksa oyuncular mı ya da çekimde kullanılan teknik aygıt ve elemanlar mı belçikalı , ki ben filmi Belçika yapımı tanımlamasıyla verdikten sonra aklıma takılan bir sualdir bu. ) Filmin kısaca künyesine giriş yaptıktan sonra filmin sonuna geçiyorum... Tabii ki de hayır söylemiyorum, çünkü filmin sonunu bilmiyorum.
Dün sevdiceğimin babasının doğumgünü vesilesiyle iki günlüğüne tüm tv kanallarını hediye niyetine açan x firmasının verdiği gazla evde film izleyelim dedik. Burda hemen değinmeliyim, bu x firmasının hediye verme olayı da film kadar hatta ondan daha ilginç ve incelemelik bir konu. (gösterip vermeme durumunun cinsellik dışı ve daha vahim hali) Bütün gün çalışıp eve geldikten sonra rahatlamanın ilk göstergesi giyiniklik halinden çıkmaktır.( tüm insanlar çıplakken rahat hissediyorsa giyinmek performansımızı düşürür mü, öyle ise işverenlerin "presentable" arayışlarını gözden geçirmesi gerekir mi) Rahatlık evresine hafifleyerek bir giriş yaptıktan sonra en sevdiğimiz koltuğa yayılırız, ki genelde ayak uzatabileceğimiz büyüklükte olurlar. Daha sonra hayatımızı kontrolü altına almış olan kumandayı sanki biz ona hükmedebilirmişiz gibi elimize alır başlarız zaplamaya. (ben edemiyorum, zaplamaya başlar ve iki dakika sonra nefes problemiyle tvnin fişini çekerim.) İşte x firması burda devreye giriyor ve antenlerin yapamadığını yaparak bize ayrıcalıklı hissettirmek adına önümüze yüzlerce kanal seriyor, filmler, diziler, spor, belgesel, müzik, yerli, yabancı, "ateşli"... Herkesten farklıyızdır o film kanallarındaki filmleri seçerken, çünkü w kanalındaki "çatalı yanlış yere koymuşsun"u izlemek zorunda değilizdir ya da böyle hissettirip bu temiz hislerimizin üstünden ya da altından milyonları cebe indiriyorlar. (sanırım ilk seçenek ikinciye göre daha "ılımlı" bir yaklaşım oldu) Peki film izlemek için madem daha fazla para ödemeyi göze aldık neden sinemaya gitmiyor ya da bir dvd oynatıcı alıp film kiralamıyoruz? Bu konuya kaldığım yerden biraz daha toplanmış haliyle daha sonra devam edicem. (Çok ani bir geçiş yapıcam önceden uyarıyorum ki kafamı toplayamadığımı, biraz daha devam edersem bambaşka bir konuya geçiş yapacağımı anlayamayan kalmasın)
Filmin adı Ben X, hayatını mmorpg'de yaşayan bir genci konu ediniyor. Çocuk ileri zekalı olduğu için kendisiyle diğerleri arasına asosyallikle çizgi çekmiş. Böyle olunca da arkadaşları arasında dalga geçilesi, itilip kakılası bir varlık haline gelmiş. Sabrını korumasını sağlayan şey ise oynadığı oyunda konuştuğu sanal kız arkadaşı. Film, kendinizi arkadaşınızın olağanüstü bilgisayarında oynadığı süper senaryolu bir mmorpg'yi izliyormuşsunuz gibi hissettiriyor. (ilk yarım saatini izleyen biri için fazla cüretkar bir açıklama oldu) Çocuk oyunla gerçek hayatı karşılaştırıyor ve oyun dünyasında hayat daha güzel, kolay ve eğlenceli gözüküyor. (türk server'ına girse böyle düşünmeyeceğini kişisel deneyimime dayanarak iddia ediyorum)
Çok fazla spoiler vermeden esas söylemek istediğim kısma geleyim. Filmin yarım saatinden sonra sinirden ağladım sadece ağlamakla kalmadım sinirim bozuldu, kendimi kötü hissettim, uyumak istedim, tek kelime edesim kalmadı ve filmi izlemeyi bıraktık. Film hakkında olumlu ya da olumsuz bir yorum yapamıyorum bu yüzden. Eğer oyun oynamayı seviyor, ordaki hayatın daha çekilir olduğunu düşünüyor, Avrupa filmlerini izlemekten keyif alıyor, ağlamakta zorluk çekiyor, biraz dramdan zarar gelmez diyor ya da sadece merak ediyorsanız filmi izleyin, sonra da bana anlatın. =)
P.S: İçinde bulunduğumuz "açılımlı ramazan günlerinde" nefes almakta zorlanıyorsanız kendinize bir bahçe bulun ve yabani otları ayıklayın. Hatta hazır bahçe bulmuşken bir de sigara yakın.
19 Ağustos 2009 Çarşamba
Toplumsal muhafazakarlığın günlük yansımaları-1
Duygu Kocabaylıoğlu
Bugün alışveriş yaptığım market kasiyeri oraların sürekli müşterisi gibi görünen amcanın, 'Ramazan gelmeden ordan 3paket sigara ver' isteğine karşılık, 'Sigara da neymiş? Alkol içiyorlar ramazan'da!' dedi. Amca, “Kimmiş onlar?” diye sorunca(!),”Kaç tane gördüm, artık saymayı bıraktım.” diye de ekledi. (Önceki senelerden bahsediyor herhalde.) Müşteri ve kasiyer arasında geçen bu diyalogumsu şey, içinde her zaman alkol satılan, Türkiye’nin en büyük market zincirlerinden biri olduğunu iddia eden bir markette vuku buldu.
Şimdi buradan, aha da şu satırlardan, hem de an itibariyle ikindi ezanı huşu içerisinde okunurken, haykırasım ve höyküresim var: Pardon ama, hanfendi size ne? Sizin ve sizin kafalardakilerin nasıl bir yargılama mekanizması var ki yılın her günü sattığın şeyi senin için kutsal olan bir ayda da alan, tüketen müşteri kitlesi için tıkır tıkır bu yargılama mekanizmasını devreye sokuyorsunuz? Hadi o zaman bir el atın bütün barları, eğlence mekanlarını, meyhaneleri kapatalım madem Ramazan'da. Hatta sizin marketi de kapatalım? İleri mi gittim? Kaldırın o zaman içki raflarını? Nevizade’de de meyve suyu kokteyli içeriz artık varille. Hatta sırf o amca tatmin olsun diye güvenlik kamerasından Ramazan boyunca alkol alanları tespit edin. Sonra gidin kafasını o şişelerle kırın e mi?!
Arkadaşım, ey güzel memleketimin güzel insanları, sana ne, size ne be! Adam ister alır evinde içer, ister oturur sahilde içer, ister gider meyhanede içer. Neden dini geleneğinizi kendi içinizde huzurla yaşamıyorsunuz da toplumsal baskı haline getirip, sizin gibi olmayan kesimi huzursuzlaştırıyorsunuz? Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı dine ya da Tanrı’ya inanmıyor olamaz mı? Ya da sizinkinden başka bir dine mensup olamaz mı? “Ha ramazan, ha şaban bana farketmez” diyemez mi? Nasıl bir yargı mercisin sen kendini kutsal saydığın varlıklar yerine koyup, hüküm kesebiliyorsun? Bu Ramazan’da hiç niyetim yokken beni alkol açılımına itiyorsunuz. Resmen kışkırtılıyorum sizin gibiler ve sizin değer yargılarınız yüzünden.
Bütün bunları o kasiyer hanfendinin yüzüne haykırmak isterdim. Onun yerine, sinirlendim kendi kendime söylenerek marketten çıktım. Allah da sizin ve yargı mekanizmalarınızın tepesinden baksın, daha da bi’şey demiyorum!
Dip not: Daha bir ay boyunca bu örneklemelerin tadına doyulmayacağı için başlığı 1 eyledim, kabul ola…
Etiketler:
demokrasi,
din,
duygu kocabaylıoğlu,
muhafazakarlık,
sokak,
türkiye
12 Ağustos 2009 Çarşamba
Bu ne hâl böyle?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





