türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Ağustos 2009 Çarşamba
Toplumsal muhafazakarlığın günlük yansımaları-1
Duygu Kocabaylıoğlu
Bugün alışveriş yaptığım market kasiyeri oraların sürekli müşterisi gibi görünen amcanın, 'Ramazan gelmeden ordan 3paket sigara ver' isteğine karşılık, 'Sigara da neymiş? Alkol içiyorlar ramazan'da!' dedi. Amca, “Kimmiş onlar?” diye sorunca(!),”Kaç tane gördüm, artık saymayı bıraktım.” diye de ekledi. (Önceki senelerden bahsediyor herhalde.) Müşteri ve kasiyer arasında geçen bu diyalogumsu şey, içinde her zaman alkol satılan, Türkiye’nin en büyük market zincirlerinden biri olduğunu iddia eden bir markette vuku buldu.
Şimdi buradan, aha da şu satırlardan, hem de an itibariyle ikindi ezanı huşu içerisinde okunurken, haykırasım ve höyküresim var: Pardon ama, hanfendi size ne? Sizin ve sizin kafalardakilerin nasıl bir yargılama mekanizması var ki yılın her günü sattığın şeyi senin için kutsal olan bir ayda da alan, tüketen müşteri kitlesi için tıkır tıkır bu yargılama mekanizmasını devreye sokuyorsunuz? Hadi o zaman bir el atın bütün barları, eğlence mekanlarını, meyhaneleri kapatalım madem Ramazan'da. Hatta sizin marketi de kapatalım? İleri mi gittim? Kaldırın o zaman içki raflarını? Nevizade’de de meyve suyu kokteyli içeriz artık varille. Hatta sırf o amca tatmin olsun diye güvenlik kamerasından Ramazan boyunca alkol alanları tespit edin. Sonra gidin kafasını o şişelerle kırın e mi?!
Arkadaşım, ey güzel memleketimin güzel insanları, sana ne, size ne be! Adam ister alır evinde içer, ister oturur sahilde içer, ister gider meyhanede içer. Neden dini geleneğinizi kendi içinizde huzurla yaşamıyorsunuz da toplumsal baskı haline getirip, sizin gibi olmayan kesimi huzursuzlaştırıyorsunuz? Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı dine ya da Tanrı’ya inanmıyor olamaz mı? Ya da sizinkinden başka bir dine mensup olamaz mı? “Ha ramazan, ha şaban bana farketmez” diyemez mi? Nasıl bir yargı mercisin sen kendini kutsal saydığın varlıklar yerine koyup, hüküm kesebiliyorsun? Bu Ramazan’da hiç niyetim yokken beni alkol açılımına itiyorsunuz. Resmen kışkırtılıyorum sizin gibiler ve sizin değer yargılarınız yüzünden.
Bütün bunları o kasiyer hanfendinin yüzüne haykırmak isterdim. Onun yerine, sinirlendim kendi kendime söylenerek marketten çıktım. Allah da sizin ve yargı mekanizmalarınızın tepesinden baksın, daha da bi’şey demiyorum!
Dip not: Daha bir ay boyunca bu örneklemelerin tadına doyulmayacağı için başlığı 1 eyledim, kabul ola…
Etiketler:
demokrasi,
din,
duygu kocabaylıoğlu,
muhafazakarlık,
sokak,
türkiye
20 Mart 2009 Cuma
Amerika devlet başkanı ülkemize teşrif ediyor!

Duygu Kocabaylıoğlu
1950’lilerde ya da ‘60’larda bir gazetenin yazı işleri müdürü olsam, gazetenin o günkü baskısına bu kabilden bir manşeti uygun görürdüm herhalde. Efenim, malumunuz yüce devlet Amerika’nın ilk ve tek siyah devlet başkanı Barrack (nasıl da Burak diyesim geliyor!) Obama 6-7 Nisan tarihlerinde Türkiye sınırları içerisinde olacakmış. İlk gün Ankara, sonrasında İstanbul programı çizilmiş. O gün okula işe gitmek zorunda olanlar, dışarıda işi olanlar, yani İstanbul ahalisinin %70’i yandı. Bence işten izin alın, okulu kırın. Ben o günlerde İstanbul Film Festivali için Emek ve Atlas sinemasına göçmüş olacağım, size de tavsiye ederim. Her neyse. Konumuz Obama, sinema değil.
Efenim benim bütün umudum Obama’da! Siyah ya da ezilen olduğumdan değil; gerçi kendi toplumum dışında gene 3. dünya ülkesi insanı muamelesi görüyorum, o ayrı mesele. Benim neden bütün umudum Obama, açıklayayım.
Bildiğiniz üzere komşumuz Yunanistan “kudurmuş”, Obama’nın Türkiye’yi ziyaret edeceğini ama kendilerine uğramayacağını duyduklarında. Türkiye’nin kendini Amerikan yönetimi gözünde saydırabilmesinin bir başarısı, bir kanıtı olarak gösteriliyor bu ziyaret. Kılını kıpırdatmadan başarı kazanmak da bize has olsa gerek. 20.yy’ın altında petrol olan, kutsal topraklara yakın stratejik coğrafyalarından birine yerleş, sonra her gelen giden süper güç seni adam yerine koyuyor san. Güzel masalmış, ama ben çocuklarıma anlatır mıyım, ondan şüpheliyim. Çok sayın Yunan gazeteciler, köşe yazarları; Obama size neden gelsin allasen? Bir dur, düşün. Sizin, herhangi bir siyaset yasaklı politikacınız Amerika’da üstinsan Bush’a misafir olup, ondan Yunanistan’da kendisi için börekler açmasını istedi mi? Bush sizin olası başbakanınızın sırtını sıvazlayıp, ‘Alright man! Oldu bu iş!’ dedi mi? Eğer sizin de iç politikanız Amerikan oval ofisinde belirleniyorsa, orasını bilemem. O zaman Obama’nın size uğramamasına alınmanız doğal.
Obama bu memleketin mavisini yeşilini merak ettiği için mi geliyor acep? Ah öyle olmasını ne çok isterdim! Obama yepyeni bir başkan, yepisyeni bir umut olarak pazarlandı tüm dünyaya ama kendisi Türkiye için seleflerinin gittiği yoldan ilerleyecek, zira başka çaresi yok! Sen süper güç ayaklarıyla 1950’den itibaren bir ülkenin iç-dış politikasını ve ekonomisini yönlendir, sonra yıl olsun 2009 “Ben yeniyim, sizden bana ne arkadaş!” de. Buna Obama’nın bile kudreti yetmez. Zira Afganistan ya da Pakistan modelinde olmadığımızdan dolayı, bizi kaderimizle baş başa bırakmazlar. İlla kaderimizi çizerler.
İşte Sayın Barrack Obama bunun için geliyor. Bush’un soktuğu b.klu çomağın, 2002’den bu yana, ne tam Ortadoğu’da ne de batıda olan bu memleketi ne hale getirdiğini, yazılı raporlardan sonra kendi gözleriyle de görmeye geliyor. Benim de o saklı umudum bu noktada devreye giriyor. Hali hazırdaki yönetimin Amerika’nın yüce ve yüksek çıkarlarına daha fazla hizmet etmediğini anlayıp, sihirli bir çubuk sallamasını ve beni beğenmediğim (ve de hak etmediğim) bu yönetiminden kurtarmasını umuyorum. Zira benim vatandaşlık hakkım olan tek bir oyumu kullanıp, ülkemde beğenmediğim yönetimi değiştirme gücüm yok. Bırak geneli, yerele bile gücüm yetmiyor. Ama Amerika’da bu güç var. Hem kimse Obama’yı “Gülbenergen’e nekonduculuk” ile de suçlayamaz!
Buyursun gelsin Sayın Obama, başımızın üstünde yeri var. Başbakanın vereceği öğle yemeğinden sonra kendisini İstiklal’e film festivaline de beklerim.
12 Kasım 2008 Çarşamba
Katrana batırılmış memleket ve Türk genci

Duygu Kocabaylıoğlu
Bu memleketin -rahmetli Aziz Nesin’in dediği gibi- %90 aptal mı, yoksa bile bile lades deyip salak ayağına mı yatıyor, anlayamıyorum. En azından şu adamcağızın yıllar önce verdiği bir referans noktası var da, insan ağzını daha fazla bozmadan halkın zekâ seviyesi üstüne kalem oynatabiliyor. Yoksa artık suyu iyice çıkmış olan resmi ve gayr-ı resmi yolsuzluk bazlı sömürgeciliğe, sadece üç-beş gazete bile okunsa yetecek kadar, aklıselim insanı delirtecek türden haberlere, olaylara getirilen tevekkül yaklaşımı, bu yapış yapış kadercilik; halen “Ne de yardımsever insanlar!
Kaç torba kömür dağıttılar…” saflığı -ki bunun adı saflık değil, dilimin varamadığı başka bir sıfat- damarlarındaki asil kandan şüphe eden bir Türk genci yaratıyor.
Kaç torba kömür dağıttılar…” saflığı -ki bunun adı saflık değil, dilimin varamadığı başka bir sıfat- damarlarındaki asil kandan şüphe eden bir Türk genci yaratıyor.
Çevremde biraz kafası çalışan arkadaşlarım bir şekilde yurtdışı bağlantısı kurup kapağı uzaklara ya attı, ya da atmak üzere. İki ay evvel Avustralya’ya yolcu ettiğim ilkokul arkadaşımsa “En çok şu Ergenekon meselesinin haberlerinden kurtulacağıma seviniyorum.” demişti. Geçen gün feysbuk’ta fotoğraflarını gördüm; Cadılar Bayramı partisinde deli gibi eğlenmişler, kıskandım. Dile kolay 18 sene aralıksız eğitim aldıktan sonra, 9 saat bir ekranın karşısında gözlerim bozularak asgari ücretten biraz daha fazla kazanmaya çalışırken, yurtdışındaki bir Starbucks’ta yarı zamanlı garsonluk yapıp, kahve dolduran arkadaşımın aldığı asgari ücretin benim maaşımdan yüksek olması kafamda ciddi soru işaretleri yaratıyor. Ha bu arada, bahsi geçen arkadaşım üniversite mezunu, hem Türkiye’de, hem Amerika’da daha evvel pek çok iş deneyimi edinmiş ve olabilecek en iyi seçeneğin yurtdışında çalışıp, burada harcamak olduğunu görmüş bilinçli bir bünye. Yanlış da anlaşılmasın. Aynı çiftliğin atlarıyız hepimiz.
Gerçekten bu topraklarda ruh sağlığını koruyarak yaşamak her geçen gün zorlaşıyor. “Üniversitede okuyorum, artık bilinçleneyim” iyi niyetiyle yola başlayanlar için, artık hiçbir şey eskisi gibi olmuyor, olamayacak da. Bir kere üçüncü gözünüzü açıp yukardan bakmaya başladıysanız vay halinize! Bu, işin entelektüel dar boğazı.
Bu farkındalığın üstüne, bir de beyin gücünüzün hem özel sektörde hem devlette sömürüye kurban gittiğini gördüğünüzde, insanın kafasını kaldırıp kütüphanedeki kitaplara bakası bile gelmiyor. Hem baksam ne olacak? Ben beyin çürütüyorum, gözlerimi bozuyorum, ‘belki bu ülkeye bu kafanın bir yararı olur’ diye; ama 1 torba kömür benim 18 yıllık eğitim birikimimden daha değerli olabiliyor. Tutup “Bak teyzecim, o yapılan yardımlar öyle sandığın gibi yardımseverlik, zekât falan değil. Bu zaten senin benim cebimden çıkan vergilerle, sosyal devlet denen yapıda devletin sana sunması gereken asgari imkânlar. Elbette bu dispansere tedavi olmaya gelebileceksin, sağlık hakkından ötesi var mı?” dediğimde, aldığım cevap “Olsun olsun, onlar çok iyilik yaptılar evladım bize.” olduğu sürece ben bu memleketin insanlarına hizmet etme aşkıyla dolup taşamıyorum maalesef.
Maalesef, yok bende o ölçüde 1950 romantizmi. Nâzım sadece komünistleri değil, safıyla, cahiliyle, inatçısıyla, dindarıyla, sağcısıyla her kesimden insanı kucaklarken, kafasında bir gün cehaletin en aza indirileceğinin, eşitliğin her bireye benimsetilebileceğinin umudu vardı.İdam sehpasından kaçarken bunun inancı vardı içerisinde. “Bir gün bu halk kendisi için en doğru yöneticileri seçecek…” 60 yıl geçti çizdiği memleket manzarasından bugüne kadar, o gelecek inanca dair bir umut adımı bile atılmamışken; ama cehaletin ve kaderciliğin daniskası demir ağlarla ana yurdu dört baştan örmüşken, kimse kusura bakmasın ben Avustralya’da Cadılar Bayramı’nda eğlenen arkadaşıma elbette imrenirim!
Bu noktada “Ya sev, ya terk et” lafını edenler “Bir toplumu olduğu gibi sevmek zorunda değilim; yanlış gördüğümü değiştirmek için var gücümle çalışırım” alternatifini düşünemeyecek kadar dar kafalı olduklarından, onlara göre bu satırları ancak bir vatan haini kaleme alabilir. Zaten yazının başında da “hangi damar, hangi asil kan?” demişim; boyumdan büyük laflar etmişim; 70 yıldır katrana batırılıp çıkartılan ülkenin üstüne bir de kaz tüyü dikilmiş, “Ben böyle emaneti almam” demişim ki vay halime! Savcılıktan koruma istesem yeridir.
Ülkedeki bu kadar saçmalığın ortasında yaşanan vurdumduymazlığa karşı bilinç akışıma engel olamıyorum, sürçü lisan ettiysem Allah da benim müstehakımı versin!
26 Ağustos 2008 Salı
Memleketin hali, ahvali

Duygu Kocabaylıoğlu
Başbakanı olduğu ülkenin resmi dilinde kullandığı kelimelerin sözlük anlamlarından bi’haber başbakanlardan, fani halkın cebinden uhrevi nedenlerle çaldığı altınları geri isteyen hocalara; insani(!) gövde gösterisiyle boğaz sularından geçen savaş gemilerinden, Osmanlı’nın zayıflayıp dağılmasından da bizzat suçlu olan ‘ergenek düğümlerine’ kadar gene rengârenk, gene türban-cumhurbaşkanlığı-anayasa tartışmalarını aratmayan nur topu gibi gündemlerimiz var. Kafkasya’da, fillerin enerji savaşı yüzünden çimenlerin nasıl ezildiğini görünce insanlığımdan utanıyorum. Irak’tan, Afganistan’dan, lanetli topraklar Orta Doğu’dan geriye ne kadar utancım kaldıysa onla utanıyorum işte.
Hükümetlerin eli hep cebimizdeydi zaten; 30-40 yıldır alışkanız memur-işçi ücretlerinin açlık seviyesinde olmasına, artık uçan kuşa bile seve seve vergi vermeye. Misal, Aylık 7ytl’lik telefon görüşmesi yapıp, bunun 3 katını ülkenin en çok para kazanan komedyenin reklam filmlerine vermeye. Devlet babanın aldığı KDV üstünden, şimdi İsrail’e özel özel iletişim vergisi hediye ediyoruz.
Fakat, artık yöneticilerimizin gözü başka ceplerimizde. Hiçbir zaman ‘ayıp’ yaftasından kurtulamayan cinselliği, nasıl yaşamamız gerektiği 1 yıl boyunca birilerinin uykusunu kaçırabiliyor çalışma masalarında. Gençleri yasakla, günahla, çarşafla ‘korumayı’ akıl eden zihniyetler, bu akıllarıyla övünüyorlar. 1970 gazetelerindeki haberler diyor ki, “Milli Selamet Partisi genel başkanı Necmettin Erbakan 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı etkinliklerinde stadyumda dans eden öğrencilerin etek boylarını kısa bularak, genel ahlaka aykırı olduğunu söyledi.”
Ve mayıs ayının her yerde sıcak geçtiği bu memlekette, uzun kollu, jarse kıyafetlerle işkenceye çevrildi bayramları gençlerin. Gençlerin ahlakını korumak için! Ne korunmaz şeymiş şu ahlakımız; mini etekle, topuklu ayakkabıyla, sadece İzmirli olmakla bile kaçıp gidiyor. Şimdi de dergi-CD alanlar en modern yöntemlerle fişlensin, hatta bence herhangi bir korunma yöntemini satın almak isteyen gençlerin nüfusunda ki evli-bekâr hanesine bakılsın. “Korunma öyle değil, böyle olur” densin. Erbakan’ın ektiği tohumlar hala parlak meyveler veriyor. Belli ki organik yetiştirmiş; hiçbir katkı maddesi kullanmamış ekerken. Hasadı da üç nesil sürdü hayırlısıyla.
Alelacele geri çekilen yasa tasarısı müsveddesinde yer alan internetle ilgili maddelere hiç değinmiyorum bile; zira internetin dörtte biri ülkemizde hali hazırda normalde kapalı! Siz Çin’i eleştiredurun, “Google’da şu kelimeler aratılamıyormuş, yok bilmem neye sansür varmış” diye, kınama cümlelerine devam edin. Ya da devam etmeden önce dönüp kendi erişimlerinize bakın. Acaba Youtube yetkilileri yasağın çevresinden dolaşmakta usta olan Türklerin bu yeteneğini keşfetti de, “nasıl olsa giren giriyor” mantığı ile mi sitesinin dört aydır bu ülkede yasaklı kalmasına ses çıkartmıyor, anlayamıyorum. Öte yandan da, bu site kapatma konusunda yargı mercilerimizin hızı benim gözlerimi yaşartıyor. Suçu her şeyiyle sabit, pişkin katiller “Bir Ermeni’yi daha öldürmüş olmanın” gururuyla sırıtarak kameralara poz veriyor ve nedense davaları bir takım gerekçelerle ileri tarihlere erteleniyor. Onları savunan ‘avukatları’ var zira.
Bir de bu yana bakıyoruz, Türk Telekom’un büyük(!) hizmeti, şikâyet formu sayfasını 10.000 küsur vatandaşımız kendine görev bilip doldurmuş. 10.000 küsur site zararlı; efendime söyleyeyim hakaret, pornografik içerik vs. ihtiva ediyor demek ki. Bu sitelerin yüzde kaçı yargıda bir avukat tarafından korunup, savunulabiliyor peki? Suçları, neye göre, kime göre sabit? Savcının hakkınızda dava açması, sitenizin kapatılması için fazlasıyla yeterli. Adaletin hızına hayran olmamak elde değil. Sağlık Bakanlığı’na açılan tazminat davalarının sonuçlanmasının, davacının ömrüne bedel olduğu bir memlekette, yargının sansür hızı Stalin Rusya’sını aratmıyor.
Velhasıl can sıkan sorun o kadar çok ki, çomakla deş deş bitmiyor. Ülkenin neresini tutsam elimde kalıyor sanki. Spordan sadece futbolun anlaşıldığı topraklarda, olimpiyatlarda elenen sporcular ayıplanıyor; hayran olduğumuz Avrupa’nın çöpe attığı nükleer santraller bağrımıza dikiliyor; başkentliler kendilerine zehir içiren sevgili başkanlarını 6 ay sonra tekrar seçmek için hazırlanıyor…
Bu ülkede düşünen, gören, sorgulayan insan olmak gerçekten sabır ve sağlam bir sinir sistemi gerektiriyor…
14 Mayıs 2008 Çarşamba
Yok aslında birbirimizden farkımız, hepimiz Bizans’ın evladıyız!
Mustafa Kuleli
Geçmişimizi konuşmak ve geleceğimizi kurgulamaya çalışmak üzere, geçen hafta, Türkiyeli ve Yunanistanlı üniversite öğrencileri olarak, hocalarımızla beraber Delphi’de bir araya geldik. İki ülkenin genç insanlarının uzun yıllardır bir diyalog zemini kuramamış olması içimi biraz burksa da, “zararın neresinden dönsek kâr” deyip, toplantının yolunu tuttum.
İstanbul’dan Atina’ya uçarken, daha havada, denizin koyu mavi tonu, gri kayalar ve zeytin yeşili makiler yolculuğun başka bir memlekete değil de, bilakis sanki aynı mahalle içinde kapı komşusuna yapıldığını hissettirdi bana. Yanılmamışım. İlk günden itibaren kendimi evimde gibi hissettim. Hele daha Atina “El Venizelos” havaalanından yeni çıkmış, otobüsle Delphi’ye doğru giderken, Meltem’in (Ürüt) bir eliyle çocuğu işaret edip, bir eliyle sırtımı dürtükleyerek “Aaaa bak bu da Karaburunluymuş!“ demesi, resmen beni benden aldı. Hemşerim Yannis hiç görmemiş İzmir’i, Karaburun’u. Haritada yerlerini biliyor sadece. Bir de çok güzel “İzmirni”, “Karaburuni” diyor. Şöyle en içteninden. Hemhâl olduk hemen. Kederlendik de biraz. Bu buluşmanın önemini de kavramış olduk böylece ilk günden.
Zamanla aramızdaki yakınlığın yalnızca coğrafyadan kaynaklanmadığını da somut örnekler ile öğrendik. Mesela Türkçe ve Yunanca arasında beş binden fazla ortak sözcüğün olduğunu biliyorduk ama cacıki, karpuzi, spanaki diyince birbirimize, bu teorik bilgi yeni bir boyut kazandı. Ve hatta bazen kimin hangi ülkeden geldiği bile birbirine karıştı. Mesela onlar benim baklava yemememe hayret ederken, ben onların kahvaltıda zeytin ve zeytinyağı tüketmemelerine akıl sır erdiremiyordum.
“Sokaktaki adam”ın ruh hâli
Ayıptır söylemesi eli boş gitmedik Yunanistan’a. Yanımızda bir de 20 dakikalık “sokak röportajları” götürdük. Katılımcılar da sağ olsunlar teveccüh gösterdi, mutlu olduk. Meltem (Ürüt) ve İlknur (Aydoğan) ile beraber yaptığımız bu röportajlarda en çok dikkatimi çeken Türkiyelilerin AB konusunda yaşadığı derin hayal kırıklığı oldu. Bu meselenin psikolojik boyutunun bu denli önemli olabileceğini daha önce düşünmemiştim doğusu. Kameraya yansıyan genel yaklaşım “Madem onlar bizi istemiyor, biz onları iki kere istemiyoruz!” şeklinde idi. “Onlar bizi bölmek istiyorlar”, “Avrupa ülkeleri bize düşman”, “Biz geleneklerimizi, günlük alışkanlıklarımızı değiştiremeyiz” ve “Onlar Hıristiyan kulübü” gibi “yorum”larda bulunanların bile, en derinlerinde “Avrupalı” olma hayalinin bulunması da, bir başka dikkate değer noktaydı. Bu örnekler sayesinde, çocukluğumda büyük bir heyecan ve “yaşasın, Avrupalı olduk!” nidalarıyla araba plakalarına yapıştırılan mavi zeminli, Avrupa Birliği yıldızlı çıkartmaların, bugün nasıl kırmızı zeminli, ‘ay-yıldız’lı çıkartmalara döndüğünü anlamak biraz daha kolaylaştı galiba.
Toplantı boyunca konu bazen, milliyetçiliğe, bazen Kıbrıs’a, bazen ‘öteki’lere, bazen AB’nin ne kadar demokratik olduğuna, bazen kemalizme, bazen siyasal İslâm modeline geldi. Zaman zaman Türkiyeliler kendi arasında, Yunanlılar kendi arasında hararetli tartışmalara girişti. Yunan arkadaşlarıma haksızlık etmek istemem ama biz son dönemde tüm meselelerimizi sorgulamaya ve tartışmaya çalıştığımız için sanki biraz daha açık fikirliyiz, hazırlıklı ve hazırız altüst olmaya gibi geldi bana. Ama yapılan bu tartışmalar, dar bir çevrede kaldığından, toplumun genelini etkileme kabiliyetinden yoksundur muhtemelen. Burada da görev medyaya mı düşüyor ne…
-İstanbul-
2 Ocak 2008 Çarşamba
Yeni yıla bel bağlayanlara...

Duygu Kocabaylıoğlu
2008'den tek bir dileğim var: 2007 hiç bitmesin!
Diledim. Çok diledim ama olmadı. Olduramadım; makûs kader ve ben baş başa kaldık bugünün takvimiyle. Her yılbaşı gecesi 23:55-00:05 arasındaki o sürede 'yıl değiştirmenin' saçmalığına inanmasam da, sonunda ben de insanım; kendimi alamıyorum zaman döngüsüne bu kadar çok sevinen insanlığın kıskacından. Hem böyle caddeleri, ağaçları ışıklarla süslediler mi, iyice kaptırıyorum sevimli kapitalizme kendimi. Muhtemelen 2009 'a girerken kendime bir 'Noel anne' kostümü alacağım ki, yeni yıl coşkusuna 'uyum sağlama' sürecim tam olsun.
Malum yazılı ve görsel medyada 2007 analizleri, başımızdan neler gelmiş geçmiş dökümleri yapıldı son 2 haftadır. Ben de eline tv kumandası alan her aciz kul gibi "2007'de neler oldu?" başlıklı ‘VTR'lerden birinin peşine takıldım, ne yaşamışız bir hatırlayayım niyetiyle. Girişte birbirinin ardına sıralanan "Dünya'dan kareler"i izlerken, "ulan ben bunu geçen sene 2007'ye girerken de izlememiş miydim? Hiç mi bir şey değişmedi bu koca 365 günde?" serzenişinde bulundum gayr-i ihtiyari biçimde. Gerçekten de, sanki önüme arşivdeki bayat ‘VTR’ sürülmüş gibi tüm yaşananlar sanki 3-5-10 yıldır aynıydı.
Ortadoğu'da halen, yapış yapış bir sakız misali bitmek bilmeyen, bir savaş oyunu var, nedense(!) iktidarlar dışında herkesi hedef alan suikastlar-suikastçılar var, bombardımanlardan geriye kalan yıkıntılar arasındaki çocuklar var, bir de tabii hem sefaletten hem AIDS’ten ölen Afrikalı çocuklar var ki onlar her yılın acı bilançosunda baş tacı zaten... Bir de bunları kınım kınm kınayan (Nietzsche’nin kulakları çınlasın) üst-medeni Avrupa var ki kendilerinin bu aralar tek derdi Fransa Cumhurbaşkanı’nın yeni manken- oyuncu sevgilisi… Her neyse, sonra her sene zavallı gezegenimizin farklı bir yerini vuran seller, kasırgalar, depremler var… Belaların içinde belki de en masum olan bu doğal afetlerde perişan olan insancıklar var… Kendi seçimi olmayan iktidarı, sesiyle protesto ediyor diye biber gazını suratına, copu başka yerine yiyen şehirli insancıklar var… Çivisi çıkmış dünyaya daha fazla dayanamayıp, göçüp giden aydın beyinler var, onların zamansızlığına ağlayan insanlar var...
Yanılmıyorsam ilkokul birinci ya da ikinci sınıftaydım. Annem meşhur Yalan Rüzgarı’nı seyrederken haber spikerinin yayın akışını kesip, arada hangi sireni duyarsak ne yapmamız, nereye kaçışıp, saklanmamız gerektiğini hatırlattığını anımsıyorum. Oyun gibiydi o zamanlar. Kimin ‘eli’ kimin neresinde entrikaları arasında, muhtemel bombardıman uyarısı. Amerika fast-food işletmeciliği ile dünya yönetimi.
Kısacası doğu cephesinde değişen bir şey yok.
2008’den diledim ki zaman döngüsü bir yerden kırılsın, kopsun. Madem değişen bir şey yok elimizde, bari 2007 bitmesin; durduk yere umutlanmayalım ışıl ışıl ağaç süsleriyle. Olmadı. Olduramadım. Mecburen, yüzümdeki çizgilere 1 yaş daha aldım. Sevdiklerim için iyi dilekler tuttum, utanmadan aklımdan bireysel planlar bile geçirdim. Farkındalık umudu çiğneyip geçiyor; umursamamak istedim. Umuyorum ki, 2008 Aralık’ında ben halen aynı ‘VTR’yi seyrettiğimi hissetmem...
Böyle bir yazının ardından riyakârlık gibi dursa da, herkese mutlu yıllar dilerim…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)