seçimler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seçimler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Eylül 2010 Çarşamba

Her Şeyde Vardır Bir Hayır! Mı?

“Sinirlenmeyeyim.” diyorum, ama ne mümkün! “Haberleri dinlemeyeyim”, diyorum, o da olmuyor. Cehalet mutluluktur vesselam; bana cehalet de mutluluk da haram maalesef.

“HAYIR’da, hâyır vardır.” dedik, ama yeni anayasa paketini noktasına virgülüne kadar inceleyip, sandığa vicdani ve aklı hür olarak giden halkım benim yüzümü %58 oranında kara çıkardı. Referandumun ne öncesinde ne sonrasında hiçbir yerde bir satır yazasım, tartışasım gelmedi, gelmiyor. Zira nafile olduğunu önceki deneyimlerden gördüm. 87 yıllık cumhuriyet tarihinde topu topu 5 referandum yap, 2’si bu iktidara kısmet olsun, vay be! İnsan gerçekten imreniyor bu adamların başarılarına. 


“Sen inceledin mi paketi?” diyenlere, cevabım evet, “Neden hayır verdin?" sorusuna cevabım ise şudur: tarih boyunca elmalarla armutların aynı pazar filesine konduğu paketlerden hiçbir ülkeye ve halkına ‘hayır’ gelmemiştir; gelecek için iyi günler vaat eden bu paketlerin aslında referanduma sunan iktidarların kendi çıkarları için bir oyun olduğunu tarih itinayla yazmıştır. Bu oyunun bilinçdışına iyice oturması  için de tesadüfen referandumun12 Eylül'e denk gelmesi de ne büyük şanstır ya Rab!

“Aman!” diyorum, “Bana ne! Führer misali 3.kez seçilsin, sonra isterse başkanlık rejimi getirsin, 15 sene orda otursun. Bu tarih III. Reich’ın yıkıldığını, Pinochet’nin düştüğünü, Stalin’in bile(!) öldüğünü gördü, Saddam'a dünyayı iğne deliği kadar dar ettiler; koca duvar önüne 10’dan fazla ülkenin yönetim biçimini de katarak yıkıldı, komünizm sonrası ekonomik krize giren ülkeler bugün AB üyesi. Her şey oluuur, her şey geçeeeer…” mi? Her şey olur, her şey geçer elbette, yönetim biçimleri, rejimler, iktidarlar değişir, ülkeler ve halklar sancılar yaşar, sonra her şey düzelir. Tabii bu geçen sürede iktidar yüzünden acı çeken, tutuklanıp hapse atılan, işkence gören, canından olan insanları; fikirleri, hayat tarzı yüzünden ülkesinden sürülen, göç eden aydınları, aydın olmayanları, kısacası iktidardakilerin yanlısı olmadığı için ötekiler kefesine konan ve hayatları altüst olanları göz ardı ederseniz her şey düzelir, gelir geçer.

Genelde dini bayram kutlarken dahi ‘hayırlı’ ya da ‘mübarek olsun’ dan ziyade kutlu ve mutlu olsun demeyi tercih ederim. İsterseniz anında beyaz Türk etiketini yapıştırın, umurumda değil. Bu Şeker Bayramı’nda ben de takiyecilik yaptım ve tanıdığım, tanımadığım herkese 'Hayırlı Bayramlar' diledim. Bizim için 3 gündü bayram, tercihlerin sayesinde sana her gün bayram canım Türkiyem!

Görsel Kaynak: Google images aracılığı ile http://www.aktifhaber.com/

12 Kasım 2008 Çarşamba

Katrana batırılmış memleket ve Türk genci



Duygu Kocabaylıoğlu

Bu memleketin -rahmetli Aziz Nesin’in dediği gibi- %90 aptal mı, yoksa bile bile lades deyip salak ayağına mı yatıyor, anlayamıyorum. En azından şu adamcağızın yıllar önce verdiği bir referans noktası var da, insan ağzını daha fazla bozmadan halkın zekâ seviyesi üstüne kalem oynatabiliyor. Yoksa artık suyu iyice çıkmış olan resmi ve gayr-ı resmi yolsuzluk bazlı sömürgeciliğe, sadece üç-beş gazete bile okunsa yetecek kadar, aklıselim insanı delirtecek türden haberlere, olaylara getirilen tevekkül yaklaşımı, bu yapış yapış kadercilik; halen “Ne de yardımsever insanlar!

Kaç torba kömür dağıttılar…” saflığı -ki bunun adı saflık değil, dilimin varamadığı başka bir sıfat- damarlarındaki asil kandan şüphe eden bir Türk genci yaratıyor.



Çevremde biraz kafası çalışan arkadaşlarım bir şekilde yurtdışı bağlantısı kurup kapağı uzaklara ya attı, ya da atmak üzere. İki ay evvel Avustralya’ya yolcu ettiğim ilkokul arkadaşımsa “En çok şu Ergenekon meselesinin haberlerinden kurtulacağıma seviniyorum.” demişti. Geçen gün feysbuk’ta fotoğraflarını gördüm; Cadılar Bayramı partisinde deli gibi eğlenmişler, kıskandım. Dile kolay 18 sene aralıksız eğitim aldıktan sonra, 9 saat bir ekranın karşısında gözlerim bozularak asgari ücretten biraz daha fazla kazanmaya çalışırken, yurtdışındaki bir Starbucks’ta yarı zamanlı garsonluk yapıp, kahve dolduran arkadaşımın aldığı asgari ücretin benim maaşımdan yüksek olması kafamda ciddi soru işaretleri yaratıyor. Ha bu arada, bahsi geçen arkadaşım üniversite mezunu, hem Türkiye’de, hem Amerika’da daha evvel pek çok iş deneyimi edinmiş ve olabilecek en iyi seçeneğin yurtdışında çalışıp, burada harcamak olduğunu görmüş bilinçli bir bünye. Yanlış da anlaşılmasın. Aynı çiftliğin atlarıyız hepimiz.





Gerçekten bu topraklarda ruh sağlığını koruyarak yaşamak her geçen gün zorlaşıyor. “Üniversitede okuyorum, artık bilinçleneyim” iyi niyetiyle yola başlayanlar için, artık hiçbir şey eskisi gibi olmuyor, olamayacak da. Bir kere üçüncü gözünüzü açıp yukardan bakmaya başladıysanız vay halinize! Bu, işin entelektüel dar boğazı.



Bu farkındalığın üstüne, bir de beyin gücünüzün hem özel sektörde hem devlette sömürüye kurban gittiğini gördüğünüzde, insanın kafasını kaldırıp kütüphanedeki kitaplara bakası bile gelmiyor. Hem baksam ne olacak? Ben beyin çürütüyorum, gözlerimi bozuyorum, ‘belki bu ülkeye bu kafanın bir yararı olur’ diye; ama 1 torba kömür benim 18 yıllık eğitim birikimimden daha değerli olabiliyor. Tutup “Bak teyzecim, o yapılan yardımlar öyle sandığın gibi yardımseverlik, zekât falan değil. Bu zaten senin benim cebimden çıkan vergilerle, sosyal devlet denen yapıda devletin sana sunması gereken asgari imkânlar. Elbette bu dispansere tedavi olmaya gelebileceksin, sağlık hakkından ötesi var mı?” dediğimde, aldığım cevap “Olsun olsun, onlar çok iyilik yaptılar evladım bize.” olduğu sürece ben bu memleketin insanlarına hizmet etme aşkıyla dolup taşamıyorum maalesef.



Maalesef, yok bende o ölçüde 1950 romantizmi. Nâzım sadece komünistleri değil, safıyla, cahiliyle, inatçısıyla, dindarıyla, sağcısıyla her kesimden insanı kucaklarken, kafasında bir gün cehaletin en aza indirileceğinin, eşitliğin her bireye benimsetilebileceğinin umudu vardı.İdam sehpasından kaçarken bunun inancı vardı içerisinde. “Bir gün bu halk kendisi için en doğru yöneticileri seçecek…” 60 yıl geçti çizdiği memleket manzarasından bugüne kadar, o gelecek inanca dair bir umut adımı bile atılmamışken; ama cehaletin ve kaderciliğin daniskası demir ağlarla ana yurdu dört baştan örmüşken, kimse kusura bakmasın ben Avustralya’da Cadılar Bayramı’nda eğlenen arkadaşıma elbette imrenirim!



Bu noktada “Ya sev, ya terk et” lafını edenler “Bir toplumu olduğu gibi sevmek zorunda değilim; yanlış gördüğümü değiştirmek için var gücümle çalışırım” alternatifini düşünemeyecek kadar dar kafalı olduklarından, onlara göre bu satırları ancak bir vatan haini kaleme alabilir. Zaten yazının başında da “hangi damar, hangi asil kan?” demişim; boyumdan büyük laflar etmişim; 70 yıldır katrana batırılıp çıkartılan ülkenin üstüne bir de kaz tüyü dikilmiş, “Ben böyle emaneti almam” demişim ki vay halime! Savcılıktan koruma istesem yeridir.



Ülkedeki bu kadar saçmalığın ortasında yaşanan vurdumduymazlığa karşı bilinç akışıma engel olamıyorum, sürçü lisan ettiysem Allah da benim müstehakımı versin!

2 Ekim 2007 Salı

Özgürlüğe ağıt (a requiem for freedom)




Duygu Kocabaylıoğlu




İnsanoğlu, Platondan beri evrensel doğrunun peşinde, Aristo’dan beri mutlakıyetin dar çemberi içinde. Çünkü sınırları çizilmiş, kurtarılmış alanda eşelenmek her zaman daha rahat, daha zahmetsiz; daha güvenli. Birilerinin sizin yerinize mutlak doğruyu belirlediği ve tek yapmanız gerekenin bu mutlak doğruya göre hareket etmek olduğu sorunsuz ve sorumsuz bir yaşam şekli. Bu yüzden din odaklı yönetimlere, diğerlerinden daha bağlı, daha bağımlı, daha bir kanıksamış insanoğlu var tarih sahnesinde yüz yıllardır. Hıristiyan’ı, Müslüman’ı, Musevi’si fark etmeyecek kadar da uzlaşmış bir içgüdüyle. Tek Tanrı’dan ve iktidar erki olmaktan başka henüz ortak nokta tutturamamış, sürekli savaş hainde 3 büyük din.





Fakat yüzyıllar sonra ha ekonomik mutlakıyet olan kapitalizm geldi dinin yerine, ha daha özgürlükçü ve eşitlikçi olma iddiasındaki mutlak faşizm. Nasıl da mutlu insanoğlu kafasına kafasına dikte edilmesine zaten hali hazırda idrak edebileceklerinin.





Nasıl da rahat o sular, debelenmekten korkan küçük balıklar için. Kullanabileceğim tüm yetkilerimi 1 oy karşılığında sana devrediyorum ki, benim yerime anayasa(k)yı yapabilesin; yapabilesin ki, biz, bir arada duramayan habis insanoğlu tek elden yönetilmek için bak nasıl da feragat ediyoruz birbirimizi boğazlama özgürlüğünden... Sen söyle bize, ‘şunu yap, bunu yapma’ diye. Aman ha, başıboş bırakma, belli olmaz sağımız solumuz...


Ha yarın öbür gün, tamamen bizim iyiliğimizi gözeterek yaptığın yasaları beğenmediğimizi söylersek, olur ha es kaza fikrimizi beyan edersek, sakın kulak asma bu sivrisinek vızıltısına. Anlayana davul zurna az bile, sen kendin çalıp, oynamana bak; zira en baştan söyledik sen bizden daha âlim, daha bilirkişisin mevzuu bizim kişisel özgürlüklerimiz olduğunda...








Sen, ‘bize rağmen ve bizim için’ asıp kesebil ki, bir zamanlar kralların, padişahların güdümündeyken sarıldığımız o rahat mutlakıyetçiliğe zeval gelmesin, sakın ha!


Sen işini bilirsin devlet baba, yüksek iktidar erki; hepimiz 1 oy etrafında eşitiz ama sen bizden daha eşitsin şüphesiz ki. Şüphesiz ki rahatız, başımızda neyin doğru neyin yanlış olduğunu kötekle anlatacak bir "baba" figürü olduğundan dolayı.





Ah insanoğlu, zahmet edip söyler misin bana, mutlak ve evrensel doğruyu arayan Platon’dan başlayıp 2000küsür yıldan bu yana, bir toplumsal sözleşme mavnası koydun ortaya, kuyruğunu peşi sıra yakalamaya çalışan kediden ne farkın var aynı çemberde dönerken, düşünebilme yeteneğinden başka? Farkındalık bile yok, ki öyle içselleştirilmiş güdülme güdüsü, artık her şey müstahak sana, hak ettiğinden de beter yönetilirsin bu ahval ve şeraitle örülmüş rahat duvarların arasında…


30 Temmuz 2007 Pazartesi

Bize nasıl bir parti gerek?


Mustafa Kuleli

Seçim fırtınası dindi. Seçimlerden önce de, sonra da çok konuşulan “bağımsızlar”, her türlü engellemeye rağmen meclise girdi. Baskın Oran’ın, Levent Tüzel’in, Orhan Miroğlu’nun seçilememesi üzerine yazıldı-çizildi; bağımsız adayların belirlenmesi sürecinde ÖDP, DTP ve EMEP’in tutumları ayrı ayrı eleştirildi. Ne mutlu ki, son üç seçimdir ittifak yapan sol, ‘Bin Umut’ deneyiminden de pek çok şey öğrendi. Şimdi bu işbirlikleri üzerinde yükselen, ortak bir yapı kurma zamanı.

Başta, Express dergisinin seçim özel sayısında (Sayı 74), EMEP'in “mecburen eski" Genel Başkanı Levent Tüzel dillendirdi bu düşünceyi. “Hedef, bir çatı partisi” dedi Tüzel. Seçimlerden sonra ise çiçeği burnunda milletvekili Ufuk Uras’tan benzer bir çıkış geldi. DTP de “işbirliğine devam” mesajı gönderince sol çevrelerde heyecan arttı.

Nasıl bir sol, nasıl bir parti?

Peki böyle bir ortaklık mümkün mü? “Yeni sosyal hareketler”, “emekçi kesimlerin ileri unsurları” ve “Kürt siyasi hareketi” -aynı Almanya’daki Sol Parti (Die Linke) örneğindeki gibi- bir araya gelerek bir kitle partisi, bir iktidar alternatifi yaratabilir mi? Bu soruya yanıt vermeden önce, isterseniz nasıl bir sol partinin hedefe ulaşabileceği üzerine düşünelim.

Kurulacak parti (buna “Umut Partisi” diyelim) az önce belirttiğimiz gibi, hem yeni sosyal hareketleri hem de emekçileri temsil etmeli. Yıllardır duymakta olduğumuz sol literatürden ezberlenmiş pasajlar okumak yerine halkın dilini konuşmalı, güler yüzlü muhalefet ve ironiyi bir silah olarak kullanmalı. Birincil önceliğin iş ve aş olmasından hareketle aç insanlara “erdem”, “çelişki bileyici” ya da “devrim” satmaya kalkmamalı; somut politikalar ve uygulanabilir çözüm öneriyle halkın karşısına çıkmalı. Önüne acil bir “demokratikleşme programı” koyup, bunun için mücadele etmeli. Kadınlar, bu parti ile örgütlenmeli ve bu partide temsil edilmeli. Umut Partisi; okullarda, mahallelerde, fabrikalarda, tarlalarda, işyerlerinde ve hatta plazalarda örgütlenmeli, halkla bütünleşmeli. Parti kitlesel bir heyecan yaratmalı, her üye devrimci bir öğe olarak, hayatın her alanına umudu taşımalı.

Hepsinden önemlisi, sol tabanı büyütmek amaçlanmalı ve bu işin uzun yıllar sürecek meşakkatli bir görev olduğu bilinerek yola çıkılmalı. Hedef iktidar olmalı ve bunun için çalışılmalı.

Mümkün! (mü?)

Şimdi az önce sorduğumuz soruya geri dönelim: Sendikaların, kitle örgütlerinin, meslek odalarının ve pek çok siyasi çevrenin destek vereceği böyle bir kitle partisinin kurulması ve başarılı olması mümkün mü? Solun %20’ye düşen toplumsal tabanı, %40’lara çıkabilir mi? Cevabım: Evet. Bir tek ciddi zorluk var, o da Kürt siyasi hareketindeki belirsizlik. Radikal İki’de yazdıklarıyla hepimize umut veren, bir arada yaşamı savunan, “Türkiyeci” Aysel Tuğluk ve onun gibi düşünen DTP’liler ile her tür işbirliğini yapabilecek Türkiye solunun; “Ankara, Türkiye’yi eyaletlere böl ve Kürdistan eyaletini kur” diyen Leyla Zana ve arkadaşları ile ortak hareket etmesi zor.

“Demokrasi cephesi”nin siyaset üretebileceği kritik dönemlerde; bomba, mayın vs. patlatarak, asker ile çatışmaya girerek sivil siyasetin alanını daraltan ve Türkiye solunda da saygınlığını çoktan kaybetmiş olan PKK’ye ve arkasındaki güçlere, “birileri”nin rest çekmesi gerekiyor.

Artık DTP’nin karar vermesi gerekiyor.

-İstanbul-

20 Temmuz 2007 Cuma

Tehlikenin farkındayız, bağımsızların arkasındayız


Mustafa Kuleli

Bu aralar en çok duyduğum soru, ‘Seçimlerde oyunu kime vereceksin?’ sorusu. Hafif bir tebessüm oluşuyor, bu soru üzerine, yüzümde. İlk defa bu seçimde, bu kadar rahat verilebilecek bir yanıt var. ‘Bağımsız sol adaylara’ diyorum büyük bir iç huzuruyla. ‘Ama rejim elden gidiyor. Tehlikenin farkında mısın?’ diyecek oluyor bazıları. Yüzümdeki tebessümü koruyarak, ‘Tehlikenin farkındayım, sabun olmaya hazırım!’ diyorum, %52 grubundaki arkadaşlar gibi.

Şaka maka, bu aralar muhtemel CHP – MHP koalisyonu için felaket telalığı yapmaya başladı bazı gazeteci ağabeylerimiz. ‘Ulusalcılar mı kazanacak, küreselciler mi?’ cümlesiyle seçimi özetlemek mümkün onlara göre. Belki de haklıdırlar, mesele bu kadar basittir. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek bile, hiç üzerine vazife değilken, televizyon kanallarını dolaşıp ‘Aman MHP’li kardeşlerim durun, sol ile ittifak yapacaksa Bahçeli’ye oy vermeyin. Unuttunuz mu şu solcular Milli Eğitim Bakanları ile çocuklarımızı zehirledi, militanlarını hâkim, savcı yaptılar’ diye feryat ediyorsa, hakikaten dikkatle bakılması gereken bir durum vardır.Ben ise ultra-liberal cemaatten farklı olarak CHP-MHP koalisyonunun büyük bir felaket olmayacağını, Baykal’ın da, Bahçeli’nin de ‘devlet adamlığı’ (evet, yine o sihirli laf) kumaşına sahip olduğunu ve iktidara gelirlerse şu an söylediklerinden daha ılımlı olacaklarını öngörüyorum. Ne demişler; ‘Taç giyen baş akıllanır’

AKP – CHP – MHP – DP – GP başkalarının olsun, biz yine kendi adaylarımıza, bağımsızlara dönelim. En çok sorulan soruyu geçtik, gelelim en sık işittiğim şikâyete:

Sevgili dostum Çağdaş’la (Rakalar) konuştum bugün. İzmir 2. bölgede oy kullanacağını bildiğimden, ‘Mehmed Muhdi Aslan’a (o bölgedeki Bin Umut Adayı) vereceksin oyunu değil mi?’ diye sordum. O da, adayı tanımadığını, hakkında internette hiçbir bilgiye ulaşamadığını, sadece ismini ve ‘Bin Umut Adayı’ olduğunu bildiğini söyledi. Vallahi dostum haklı. İnsan; Ufuk Uras, Levent Tüzel ya da Baskın Oran gibi bir adayı olunca, gönül rahatlığı – bahar ferahlığı ile gidiyor sandığa. Ama diğer bölgelerdeki adaylar o kadar tanınır olmayabiliyor. Hele İstanbul 3. bölgedeki Sabahat Tuncel ya da İzmir 2. bölgedeki Mehmed Muhdi Aslan örneklerinde olduğu gibi, cezaevindeyse adayınız, tereddüde düşmemek zor.

Gelgelelim ortakaday.net’teki arkadaşlarımız bu derdimize derman olacak bir e-posta gönderdiler dün. Bağımsız adaylarla seçime girme fikri ortaya atıldığından beri yapıcı tutumlarıyla tüm çevrelerin takdirini kazanan ortakaday’cılar, yine yapacaklarını yapmışlardı. Diyorlardı ki: “Şimdiden bilmeliyiz ki oy vereceğimiz ve haftalardır seçilmesi için kampanya yaptığımız adaylarımızın bir kısmı seçilecek; ama bazıları da seçilemeyecektir. Oy verdiğim aday kazanmadı diye kimse canını sıkmamalı. Çünkü TBMM'ye yolladığımız her adayımız, kazanamayan adaylarımıza oy verenlerin de temsilcisi olacaktır.”

Biz de bu anlayışta buluştuk dostumla. 2004 yerel seçimlerindeki ‘Demokratik Güçbirliği’ deneyiminde de benzer bir durumu yaşamıştık. Bazı seçim çevrelerinde EMEP çatısı altında seçime giriliyordu, bazılarında ÖDP, bazılarında SHP. Önemli olan o ittifakın, o projenin desteklenmesiydi. Bugün de durum budur. Bu birlikteliğin başarıya ulaşması gereklidir. Hem kim bilir, belki yakın bir gelecekte bir çatı partimiz olur; yeni sosyal hareketleri temsilen ÖDP, işçi sınıfını ileri unsurlarını temsilen EMEP ve Kürt siyasi hareketini temsilen DTP bir olur, ortak bir program çerçevesinde, emekçilerin umudu olur. Ne dersiniz? Hoş olmaz mı? (Fazla naifim galiba)

Yani artık bu sorunumuzu da huzurunuzda çözdük. Ben zaten soranlara ‘Bağımsız Sol Adaylar’a oy vereceğim’ diyordum, tüm projeyi kastederek. İzmir’imde kullansaydım oyumu Levent Tüzel’e oy verecektim. Beşiktaş’ımda olduğumdan Baskın Oran’a vereceğim, göğsümü gere gere.



Not: Cem Uzan bugün açıklamasını yaptı. Bu açıklamayı yarın, yani seçimden bir gün önce, hangi gazeteler yayınlayacak göreceğiz. Açıklamanın çok büyük bir etki yaratmaması kuvvetle muhtemel. Özetle şöyle dedi Cem Uzan:

“Başbakan kardeşimi çağırıp ‘Hem siyaset, hem ticaret olmaz. Ailece karar verin. Abin siyaseti bıraksın. Yoksa bedeli ağır olur, gereğini yaparım’ dedi, ardından siyasi linç başladı.”

Not iki:
Birkaç arkadaşımın ısrarla istediği, bağımsız adayların belirlenmesi sürecini ve sol partiler arası ilişkileri, seçim sonrasında yazacağım.

-İstanbul-

6 Şubat 2006 Pazartesi

İzlenim – Genç Parti’nin ‘seçim startı’

Mustafa Kuleli

İki-üç gün önceden görmüştüm; “Cem Uzan Seçim Startını Veriyor” diye yazıp, asmışlardı pankartları İstanbul’un dört bir yanına. O, ‘start verir’ de, biz durur muyuz, pazar pazar attık kendimizi Lütfü Kırdar’a.(1)

Anadolu’nun dört bir yanından otobüslere doluşarak gelen vatandaşlar, salonu da, hınca hınç doldurmuş. Öylesine ki, koridorlarda, basamaklarda, tekmil bütün salonda adım atacak yer yok.

Geç gelmiştim ben, Uzan beklememiş, başlamış konuşmaya. Salonun en dolu, en sıkışık dakikaları... Salon dışına iki adet dev ekran kurulmuş, biri girişe, biri de dışarıya, kongre merkezinin önündeki geniş, açıklık alana. İçeriye giremeyenler girişteki dev ekrandan izliyor, “Türkiye’nin önünü açacak adam”ı. Dışarıdakine ise pek rağbet yok. Anlaşılan ‘parti yöneticileri’ toplantının daha kalabalık geçeceğini ummuş.

Cem Uzan dik, mağrur. Mavi gözlü bir dev adeta! Her hareketiyle, her mimiğiyle, her tonlamasıyla ‘Yıkılmadım Ayaktayım!’ diyor. Kürsüye, Uzan ailesinin ‘eski’ yatırımlarını gösteren yedi dakikalık bir ‘mini-belgesel’in ardından çıkmış ve demiş ki; “Ben ailemle gurur duyuyorum”, bu kadar da ‘cesur yürek’(!), anlayacağınız.

Salonun duvarlarına sıra-sıra pankartlar asılmış; “Ne olursa olsun kalbimiz seninle”, “Ölmek var dönmek yok”, “Bu sevda bitmez”,” Başbakan Cem Uzan” ve bunlar gibi daha nicesi. Bir tanesi ise Tayyip Erdoğan için özel olarak hazırlanmış; ‘Kâbusun Geliyor!’...

Tayyip Erdoğan’dan, tüm salon nefret ediyor galiba. Bozkurt işareti yaparak, “Şehitler ölmez vatan bölünmez” diye bağıranından siyah kürklü, sarı boyalı saçlı, eski CHP’li hanımlara, köylü kurnazı ‘öncü esnaf’lardan temiz kalpli üretici teyzelere herkes -tabirimi mazur görün- Tayyip’e kıl! Uzan, “Sayın Başbakan” diye başlıyor söze, alıyor salonu bir yuhalama. Bağıranlar, küfredenler, “Boynu altında kalsın onun!”, “Allah belasını versin!” diyenler, bir bağırtı, bir nümayiş ki sormayın gitsin.

Nihayet bitiyor konuşma, partililer bağırmaktan ve alkışlamaktan yorulmaya başlamıştı zaten. Cem Uzan, her konuşmasının sonunda yaptığı gibi, Orhan Gencebay’vari girişi, Uzan’vari çıkışıyla, o meşhur sloganını tekrar ettiriyor kürsüden, yandaşlarına:

“Umut için, yarınlar için, insanca yaşamak için, Çekilin, açın Türkiye’nin önünü, Durduramazsınız, Türkiye geliyor!”

* * *

O, “Türkiye geliyor!” diyor ya, ben salona baktığımda pek öyle bir izlenim edinmedim açıkçası. Tarihte her şey iki kez cereyan eder demiş Marks, birincisi trajedi, ikincisi komedi olarak. Varın siz karar verin artık, hangisi trajedi idi, hangisi komedi olacak…


(1) Lütfü Kırdar Kongre Merkezi
(2) Cem Uzan’ın konuşmasının tam metnini www.habergenc.com adresinde bulabilirsiniz.
(3) Yine www.habergenc.com sitesinde “Genç Parti’den Muhteşem Start” başlıklı bir yazı var, kalbiniz sağlam ise o yazıyı da okumanızı öneririm.