tuğba maran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tuğba maran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mart 2009 Çarşamba

Necmiye biraz kaçıktır lakin Nazmiye’nin gönlü açıktır

Tuğba Maran

Sevgililer gününün anlam ve önemine binaen (girişime kurban, topla gel bayan) bir yazı yazmak şart olmuştu, bu mevzu Muştu yolu yokuştu. O melun gün geldi çattı ve biz ey insanlık olarak dışarı çıkılmaz günlerimizden birine daha geldik, bir günü daha sisteme kurban verdik. Yo yoo! Zannetmeyin ki “kapitalizmin koyunu, sonra çıkar oyunu” tadında bir yazı yazacağım. Tamam, doğru, yazıcam beeğ! Ama ve peki sevgililik kavramına ayar vermeden, tıfıl gününü eleştirmek ayıp olmuyor mu sevgi partnerleri?

“Evet evet şahane bir tespit” diyen dudu dilleri lıkır lıkır içtikten sonra buradan bilhassa gencolara sesleniyorum. Genç nesiller! Artık itiraf etme zamanı geldi de geçiyor: Sevgililik bir kurumdur hatta kurum kurum kurgudur. Böyle bir iddia ortaya atıp çalıların ardına saklanasım var ama gel gör ki mecranın tabiatı izin vermiyor. Sevgililik öyle bir kurumdur ki; efsanelerle genç, yaşlı, velet, bebe demeden her yaştan zevatın aşklarıyla o kıvırcık Benjamin Button kılıklı zibidi Eros’un oku aracılığıyla beynimize beynimize verilmiştir. Bir dakika ama yo yooğ şşş! “Aşk eski bir yalan Adem’le Havva’dan kalan” da demiyorum beybi çek it avt. Evet aşk denen o tuhaf lanete inanıyorum. Ama aşk ve sevgililik iki ayrı şeydir. Bütün sevgililer birbirine âşık değildir ama âşık ve bir arada insanlara sevgili denir. (So what? Offf.)

Seri katillikten seri monogamiye Adam ve Havva’nın güğerçek yüzleri

Geçen bütün kızlar toplanmışız “görlz nayt ağut” gibi bi gece sebebiynen konuşuyoruz. Tabii ki aşk da konuşuldu. “Hatta sadece o konuşulmuş olmasın acup?” diyen erkek okura Fato gibi tükürebilirim. Dedi ki bir arkidaş “Aşk 3 kişiliktir zaten. İki taraf da birilerinin arasından seçtiği kişiyi sever. Seçmek önemlidir” vs. Düşünsenize ıssız adaya iki kişi düşse bunlar “fuck buddy” olurlar ama 3 kişi olurlarsa âşık olurlar, 4 kişi olursa orji morji ohooo falan. Neyse işte o an kafamdan kaynar sular dökülsün mü? Aklıma Adem ve Havva gelsin mi? Ahanda böyük yalan böylece çözülsün mü? İnsanlık tarihi aydınlansın mı? İşte yine bir amme hizmeti ile size söylüyorum: Adem ve Havva 3. kişiyi (ve kimbilir nicelerini) öldürdüler ve aslında o yüzden cennetten kovuldular ve o yüzden selamet peşinde kötü yaratıklarız, ve dolayısıyla en güzel sistem kapitalist sistemdiiir, hobareeeey dön baba dönelim.

Tamam, kimseyi öldürmediler; yanlış olmasa da eksik bilgi verildi bize ve o gizli kahraman 3. kişiyi asla öğrenemedik. “3. kişi kesinlikle şarttır ve de candır” demek istemiyorum ama düşünmeye değer bir yardımcı mekanizma sanki. Ama işin özünde ben bu 3. kişi geyiğine niye girdim? Niyeeğ? Çünkü o üçüncü kişi benim huleyn. Sevgililerin yanındaki 3. kişi kontenjanının vazgeçilmez elemanı olarak buradan okeyin 4. kişisi, mahalle maçlarının kalecisi olma yolunda kariyer değişikliğine gideceğimi ve sevgililer günü hediyelerinin ben gibi 3. kişi, gizli kahraman ve fahri sevgililere verilmesini dilediğimi bildirir gereğinin yapılmasını arz ederim.

E zorla da kısmet olmaz ki, seni gidi zalim yağr!

He işte ne diyorduk, sevgililik bir kurumdur ve evliliğin öncü depremidir. Sevgililik denen zıkkımı övüp özgürlüğün, gençliğin, libidonun vs işareti olarak görüp de evliliği tu kaka ilan etmek ben kulunuza tutarlı gelmiyor. Allahını seven açıklasın ikisinin arasındaki farkı. Şöyle düşünelim, evlilikte de az çok sevgililik kriterlerinize uyacak insanları seçersiniz. (ya da vice versa) Farkındayız ki eğlenilecek ve evlenilecek insan ayrımı gittikçe alaturka ve de o la la bulunmakta ve modern insandan eğleneceği insanla evlenmesi beklenmekte. Birtakım evli kimseler “ay bizimki aşk evliliği, veled-i zinamız da aşk çocuğu” diyerek övünürler. Bazıları ise dürüstçe mantık evliliği yaptık der, sanki evlilik mantığa içkin bir şey değilmişçesine. Evlilik evliliktir ve her çeşidi “mantıklıdır”; o kadar diyorum!

Oysakine evlilik gibi meselelerin “tarihçesine” baktığımızda Minnie Riperton’un “Loving You” şarkısındaki gibi kuş cıvıltıları duymayabiliyoruz. Yani aşkı da evlilikle bir kırmızı kurdale ile düğümleyen süreçler görüyoruz; tıpkı seksi (ve daha nicelerini) sevgililik kurumuna düğümleyen süreçler gördüğümüz gibi. (şu cümleyi kurdum ya literatüre bile girerim ki) Hülasa etme vakti gelmiş zira sevgililik mefhumuna daha fazla laf edersem etrafımdaki herkesi kaybedebilirim. Hayatım tehlikede. Çok sayıda tehdit alıyorum. Bu yazıyı da alkollüyken yazdım zaten. (bkz: kendini iyice kaybeden insan)


18 Ocak 2009 Pazar

Yıllarca böyle bildiniz siz: Mesut Bahtiyar’dan şarkılar dinlediniz

Tuğba Maran

Köyden emicegil ya da Ekvatordan hala kızı size tropikal meyve yollamış diye düşünün. (dikotomiye gel!) Bu meyveleri ikiye ayrımış; biri kuzey malı biri de güney malı demiş öbürü de hani bana hani bana demiş. Şaka şaka dememiş. Neyse, iki tane ayrı dünyaların meyvesiyle yayla lezzet testine giriştiniz. Ve fekat hala kızı Zehra’nın kavanozlarından birinde, diğerine ait olması gereken bir meyve gördünüz. Hayda bre pehlivanlar ne olacak şimdi? Etrafı hızlıca kesip, usulca o meyveyi ait olduğu diğer kavanoza mı koyacaksınız? Ya da fikrine şüphe hâsıl olmuş bir kimse olarak iki kavanozu da boşaltıp “hala kızı Zehra” şarkısını söylerek tek tek bakacak mısınız, teyit mi edeceksiniz çok bilir hala kızını?

Eveet geldik Descartes ile günün meselesine. Aslında felsefik bir eylem içindesiniz “aman yavaş aheste!” (Barış Manço günü oldu) Descartes de böyle yapmıştı. Hala kızına güvenme istediğini, yusuf yusufluğunun etkisini “kartezyen döngü” kelimesi ile dilimize kazandırılmış durumda. (“Keşke sırf bu yüzden sev(me)seydim seni” Dekart kabakaağt!) Kabaca “her bilgiyle uğraşamam; şöyle anaç bir bilgi bulurum, onu iki satır sorguladım mı o bilginin yevrucaklarını sorgulamama gerek kalmaz” dedi. Dedi evet. Aynen bunu dedi. (Benden siriyısliy felsefe öğrenmeyeceğiniz için gayet lakayd yazıyorum kaynak sorana darılabilitem mevcut) Siz içinizdeki küçük dekart ile ne yapacaksınız? Muhtemelen o kadar incik cincik kim uğraşıcak deyip atıvericeksiniz diğer kavanoza “istisna” meyvenizi. Gece uyuyabilecek misiniz peki? (O-hayn!) O değil de, en azından o iki kavanoza da eskisi gibi bakmayacaksınız. En azından gözlerinizi kısarak bakıp “hmm hıımırtı” diye yoklayacaksınız meyveyi. Hele kurt murt çıktıysa aborey! Tek tek açacaksınız el mecbur. Yoksa midemiz çok mu genişledi? Yuta yuta... Böyle mi olacaktık yalep?

Baban da mı ististaydı?

Ya dostlar kâh güldük kâh düşündük deyip kıssadan hisse yapasım geldi ama konu burada bitmeyu. “Bize meyve falan gelmiyo tığam mı? Hem ne alakası var ki?” diyenler için devam edelim. Peki. “Bize de gelmiyor zati. Ev yapımı bir metafor bu. Hem arkadaşın neyin de mi yok insafsız?” diye serzenişleri cevapladıktan sonra sadede gelelim kuzum. Gündelik ilişkilerimizde de (one-night stand falan düüermişim) birtakım kişiler bazı algı kavanozlarımızdaki “yanlış yerlerden” çıkabilirler. Bu durumda ne yaparız? “Hiç öyle görünmüyorsun biliyor musun?” Ya da “göründüğünden çok farklısın” deriz. Karşıdaki düşünür. “Kim gibi?” Kafasındaki balon içinde meşhur Rodin heykeli belirir. İstisna dünyasına hoş geldiniz. (ALKIŞ KOPAR)

Bodoslama konuya dalıyorum ki arkasında aslan kral gibi durduğum bir iddiam var: Herkes kendisini, kendi yaşantısını şöyle bir gözden geçirse istisnalardan mütevellit bir hayat yaşadığını görebilir. Safi münferitiz mübarek. “Baban da mı ististaydı hey yavrum hey” diye sorarsanız evet babam da öyleydi. Herkes dedim insanlığı bağrıma bastım (anti-hümanizmamı çizdim) ama cidden kuyruğu titreticem bu meseleden; o derece bıktım usandım.

You rock my world!

Bir insan/bir olay bizi alaşağı edip de cebimizden bozuk para gibi şakır şukur “sağduyulu” (sosyolocik anlamda “common sense” demek isterdim aslında ama bunu Türkçeye çevirenle yıldırım nikâhı ile evlenicem o derece) bilgiler döküldü mü utanmadan hâlâ o kişiye, olaya, ne haltsa işte “istisna” diyebiliyoruz. Peki cancağızlar benim derdim bu insanla mı? Değil. O zaman derdim nedir? Derdim aksini iddia edendir. Yani önyargısız olduğunu iddia eden, yaygın olanın dışına çıkmış “görünendir”. Asidir. Gençtir. Galiba bal tutmadığı için parmağını yala(ya)mayandır. (Bu çok önemli bir krıterdir ancak bir kusuru vardır: Zamana bakar; bal tutmasını beklersiniz karşınızdakinin) Aman efendim o zalak, bu çıngıraklı, şu marslı, bu anarşik, na şu hepten tikican. Kabul ediyorum tasnif etme kaçınılmaz bir pratik ihtiyaç olabilir. Deneyimlerinizden (en iyi ihtimalle tabii! Tersi yönde iddialar için bkz. “Bir arkadaşım anlattı” ekolü.) birkaç şey öğrenmişizdir; bir de okuduğumuzdan ettiğimizden vs öğreniriz… Ve fekat harbiden öğreniyor muyuz? Yoksa argüman mı besliyoruz evcil hayvan niyetine; işte bunu bilmiyorum. Ötekinin olmadığı yerde beriki de olmaz. Sahi biz bunu gerçekten biliyor muyuz ecabağ?

Benim gözümde bir insanı nev-i şahsına münhasır yapan şey yetiştiği koşullardan (en azından kısmen) bağımsız olabilitesi ve kendini ortaya koymasıdır. Bu ne demek? İçine doğduğu ortam avantajlı olabilir, zengindir buna rağmen paranın bi fifime yaramadığını/yaramayabildiğini görmüştür. Enteldir danteldir krem dö la kremdir hıdır bıdır. Ama “Ohuş rahatmış be! Para yoksa kültürel kapital var evelallah” deyip de burnunun ucundaki minimal “devrim”i yapamıyordur. Hala karşı dururmuşçasına takılıp, aynı etiketlere tamah edip de sırf karşı tarafta olmanın koformizmine yaslanmıyordur bence insan evladı değidimiz kımıl zararlısı.

10 dekka ara mı versek?

“Yiğenim otur bi soluklan bi çay iç” diyorsunuz çok haklı olarak. Amma ve lakin siz kendini “ateşe atarken” (şiirselim özünde) karşınızdakinin koltuğunda yarım metrelik popo göçüğü görmeniz mideniz için sakıncalı olabiliyor. Bu zındık, onca yıldır doğduğu kolutukta oturmaktadır ki dötü yerle temas etmeden o konformizmi terketmez. Benim gibi “kategorizasyon mağdurları”ndan (böyle bir dernek mi kursam ne?) bir arkadaşımla bu meseleyi konuşuyordum. Yine bir iddiam var ki bazı insanların sizi “istisna” olarak nitelendirmesinde “özel” bir sebep var. Bu insanlar sizin üzerinizden kendini tanımlar. Siz ne olması gerekiyorsanız o olmasınız ki karşınızdaki o olmayan/siz olmayan olabilsin. Yanisi yine değilleme metodu ile iş başına geçilmiştir. Sizin istisna olmanız o insan için pratik olarak mümkündür ama teorik olarak asla. Niye ki? Çünkü böyle bir insanı sizinle arkadaşlık ettiği süre içinde içerden kemiren şey şu olacaktır: “Bu insan ‘istisna’ise nice koç yiğitler de aslında istisna olabilir. O zaman ben kime karşıyım? Yanlış mı hatırlıyorum Muhabbet Sokağı numara 90. Boşuna mı gidecek bunca çaba? İçim ürperiyor. Ya evde yoksan” Hah işte “kimsenin evde olmadığı” boş binaya çemkiren bu zevat içerde insan var sanırken (üstelik de hiç yoklamamışken) terk-i diyar eylemek durumundadır. O zaman seçim yapmalı: Ya koltuk göçertmeye devam ya da bay baay biricik “sağlı-sollu duyular”ım.

Burada bir de emekleme aşamasında bir iddiam var ki “durumlar gerçek olarak nitelendirilirse sonuçları itibarıyla gerçek olurlar” (yok la ben böyle bir laf edemem- bu Thomas Theorem’di) Misal “bir insana 40 kere deli dersen deli olur” gibin. Belli sıfatların yapıştırıldığı insanlar kendilerini gerçekten “o şey” sanır; daha acısı o şey olabilir hatta. Burada (kısmen) adil ve mühim olan şey şudur ki bu durum hem niteleyen hem de nitelenen için geçerlidir. Sizin (ardınızdaki ideolojik cemaatinizle) x sıfatını yüklediğiniz kişi x değildir anlamına gelmez… Yanisi “nesnesini” kurucu özne, (“istisna belirtgeç dönengeci” kafalı zevat) hala 1-0 yeniktir, borçludur. Bir reklam vardı ekranda önce bir kişi görünüyorkan kamera yaklaştıkla incecik bir sıranın en önündeki insanı gördüğünüzü anlardınız. Esasen siz “aç kapıyı bezirgân başı” derken arkanızda bir yığın insan getirmişsinizdir. “Bah hele bunnar da istisnayız diyor” dersiniz. Ama uyarıyorum bakın; basamakta durmayın “otomatik kapı” çarpar. Acıdır.



1 Ocak 2009 Perşembe

GünlükHayat üç yaşında!


Üçü doldurduk dörde girdik - Duygu Kocabaylıoğlu

İlk iki kutlamayı kaçırmış olsam da, en nihayet üçüncü yaşa kadeh kaldırabildiğim için kendi adıma mutluyum, memnunum, mes-udum.

Gelelim akılda kalanlara:

Kino aslında bize bir "bahçe" olduğunu hatırlattı ve klima teknisyeni gelinceye kadar orta halli üşüdük. Ama muhabbete kaptırınca unuttuk.

Hatta ben zamanın nasıl akıp gittiğini anlamadım bile.

Tuğba, dışarıda Mustafa'ya yavşayan kediye acıyıp, onu içeri almak istedi. Hatta çok istedi, ama halka inemedi bi türlü:)

Geceye erken başlayan Kerem, saat 1 sularında kokoreççide anlattığım hiç bi'şeyi ertesi gün hatırlamayacağını söyledi. Hatta beni bile hatırlayacağından şüpheliyim :-p

Mithat gecenin ağır abisi modundaydı. Geç geldi, aç geldi. Sustu sustu, en bomba yerde konuştu.

Ve gecenin ev sahibi Mustafa! Bi bizi disco'ya götürmediği kaldı :-p

Sağ olun, var olun. İyi ki yazmışım, gelmişim, görmüşüm dediğimsiniz :))

4. yılımızda görüşmek üzere...


Şiire gazele, böyle bir siteye eşkini tezele! – Tuğba Maran

Efeniim "yeter ki gel banaağ senede bir gün" hissiyatındaki kucaklaşmalarımızdan bir tanesi daha vuku buldu. Ne değişmiş? Hiçbir şey. Okuldan çıkıp buluştuğumuz mekâna azıcık sinirnen gittim. Diyecaksın ki niye? İşte eyle. Şaka şakağ! Sevmem öyle avans verip yan çizmeyi. Bi arkadaşa sonunda nuuaah çekip gittim, azıcık asabat hâsıl olmuştu bena. Neyse bu sefer daha az gürültülü ama daha soğukcana bir yerde buluşup göbek hoplata hoplata güldük.

Mustafa elitist komanist, Kerem anti-Foucault'cu ve de homo ve kel-fobik, Mithat cyborg (üşümüyor yemin ederim; kazakla gelmiş insafsız), Duygu...Duyguuu valla hiçbi kabayati yok allah için. Benim de tabii. (tabii:) Zamanın nasıl geçtiği cidden izafiyet teorisini bir kez daha anlamamıza vesile olurken (en azından bizim öyle zannettiğimiz izafiyet teorisini. "Ona öyle demezler" diyen buyursun anlatsın; el öpek dua edek.) Aaa kediiiyi unutuyordum. Günün kahramanı kediydi aslında. Çünkü kendini Madonna zanneden bir kedi gördük. Şeffaf örtüye dayanarak (mekân o şeklide cabrio mekândan, tenteli mekâna devşirilmişti) kendini "elletme" (uğğş) fantezisine uyduk sevelim dedik. Sonra garsoncu, kediyi bu "örtülü seksomani"den kurtarmak için kafasından çekmek suretiyle zalimce içeri aldı. Kerem buradan kıssadan hisse eylerek "benim "halkı" kendi yanıma çekme amacını güderken "halkın" hiç de öyle bir niyeti olmadığını söyleyerek" ince ince Yasemince yaptı. Çünkü kedi içeri girer girmez bizden kaçım kaçım kaçtı. Şu tırnak içindeki "halk" şahidimdir ve de Fukocu cevabımdır ki: Halk diye bi şey yok; tevatürdür loo!

Ama gece boyunca kâh "halk" oluyor kâh "paşa kızı" oluyordum. Neden? Çünkü geçen buluşmada olduğu gibi Kerem'i tekmikleyip durdum masa altından. Artık özür kâr etmez oldu o derece. Ama Kerem previously içip geldiği için daha bir mutlu daha bir mutlu geldi gecemize. Elitist tavrına rağmen Mustafa ise "halk adamı" olmayı da çok iyi biliyor. Bizi sevindirik etti nice güzellikler anlattı. Musikişinas bir insan kendisi. Duygu ile "tez tez diye nicesinden oldum" isimli bir ağıt yaktık karşılıklı. Ayrıca nasıl yere kapaklanılır mevzuu üzerinden "yatay yürümek" diye tabir edilesi düşüşlerimizi paylaştık. Mithat "ne diyo bunnar be?" diye konuşmaya müdahil olup hızla sıyrıldı. Bir de süs biberlerini ve acılığı yüzünden ekmekleri paso "ye gız" diye ağzıma sokuştururmuşçasına yaptı. "Yandım allah yandırma beni" deyip 2 taneden fazlasını yimedüm a canlar. Bir dahaki sefer siz de gelsez ya? "Halka" açalım dedim de bak kimse geliyor mu? Gelmez. Okurlara açalım dersek herkes gelir ama. İşte çaktırmadan namevcut ya da "nabza göre şerbet" kategori olarak halkı örneknen taçlandırdım. La tezi bundan mı yazsam?

P.S: Konumu çalanı vururum!

İçine Nuray Mert kaçmış yazarınız Tuğba.


"Sen bir acayip şarapsın, daha içmeden kandım hey!"
– Mithat F. Sözmen


Zirveye varış yolunun çetinliği beni bekleyen gecenin güzelliği konusunda ipuçları veriyordu aslında…

Önce mesai saatimin uzamasıyla buluşmaya 1-2 saat geç kalacağım ortaya çıktı. Sanki bu, beklemekten ve bekletmekten nefret eden bendeniz için yeterince sinir bozucu değilmiş gibi bir de Fransız sineması tadında bir otobüs yolculuğu tecrübe etmek zorunda kaldım. Trafiğin dinamikliğinden(!) illallah edip bindiğim taksinin "hızlı yaşa genç öl" zihniyetli bir Michael Schumacher tarafından kullanıldığının ortaya çıkması artık benim için sürpriz değildi. Yol boyunca yaşanan ufak çaplı ölüm tehlikelerini tebessümle karşılamam da bu alışkanlığın sebebi olsa gerekti.

Neyse ki heyecanı seven bir delikanlıyım. "Bunlar eziyet değil emektir emek" diyerek edebimi korumayı başardım ve Asmalımescit'e 2 saat gecikmeyle de olsa varabildim.

Alaturka bir meyhane-fasıl adamıyım. Dolayısıyla buluşma öncesi sanal ortamda gerçekleşen "mekân savaşları" sebebiyle rakısız ve fasılsız kalacağımın da farkındaydım ama bira-pearl jam ikilisi de incesazları aratmadı açıkçası. İçki ve Muhabbet arasındaki diyaloga yormak gerek herhalde bunu. Ne demiş şair : "Sen bir acayip şarapsın, daha içmeden kandım Hey" Aynen o hesap! Yine de kim bilir içimde kopan hangi fırtına yüzünden havaya girmem kolay olmadı! Ta ki Tuğba'dan süs biber ve Ali Nazik bombaları gelene kadar... Kusura bakma Tuğba bunlardan bahsetmeden geceyi tam anlamıyla tasvir edemezdim!

Nihayetinde GH'ciler yine yeniden sıcak bir akşam geçirdiler. Elif ve Kuzey'i arayan gözler elbette ki mevcuttu. Kerem ellerimden patates yer, Tuğba kedilerle olan esrarengiz yakınlığımdan faydalanırken, öte yanda ben Duygu'yla tanışmanın keyfini sürüyor ve usta hatibimiz Mustafa'nın ağzından damlayan balları kovalıyordum. Gecenin bitiminde bağyanları evlerine götürecek araçlara bindirip tarihsel erkeklik görevimizi yerine getirirken herkesin aklında "ulan bu düdük Mithat nasıl üşümüyor" sorusu vardı belki ama benim yetersiz alkol sebebiyle durgunlaşan zihnimde sadece şu cümle devir daim ediyordu: "Mustafa'lara gitsek de bi cila çeksek."


Küçük bir not – Mustafa Kuleli

Yeeeah be kardeşim, ben daha ne yazayım. Ekip bitirmiş zaten olayı. Bunlar üzerine bir şeyler daha yazmak, sadece yer israfı. (Zor geldiğinden değil vallahi)

Hakkımda söylenenlere dair cevap hakkımı saklı tutuyor ve üçüncü yaş günümüzü tebrik ediyorum.

Daha nice seneler beraber olacağız.

Dolayısıyla fazla yüzgöz olmamakta yarar var.

Puhuhuhahaaa!

Son Not: Bu arada Kerem, “bir özel şirketteki” sömürülen beyaz yakalı pozisyonu nedeniyle yazacak vakit bulamadı zannımca, olsun bize onunla geçen yıllarımız yeter...



=Yorumlar=

Geç ve güç
Yazamadım; ama sebebi sadece iş değil. Masada oturan ahali ile beraber hakem Mithat’ın da gözlerinden kaçınarak atılan; bu sayede de sarı karttan kurtulan pek Foucault’cu şahsiyet Tuğba’nın masa altından attığı tekmelerin acısı geçene kadar beklemek zorundaydım. Tanışma şerefine, hele şükür, nail olduğumuz pek şirin ama sitemizde halen duran yazısında yazdığının aksine artık asgari ücretli bir işte çalışmayan Duygu’yu hatırlamaya çalışıyordum... En sonunda tüm hafta boyunca, bizzat kendim de karın belli belirsiz yağdığı İstanbul sokaklarında test ederek, buna rağmen Yaradan’ın hikmetinden sual olunmaz deyip peşini bıraktığım Mithat’ın o gecenin ayazında nasıl üşemediği muammasını çözmekle meşguldüm.

Her ne kadar son bir aydır tembellik etsem de, iyi ki Günlük Hayat’ta yazıyorum dediğim bir geceydi diyebilmek, sanırım kestirmeden tüm geceyi özetler. Söylenecek ne varsa herkes bir ucundan tutmuş. Biz biliyoruz ya birbirimizi; yorumları okuyanların yanlış anlamasına mahal vermemek adına birkaç noktaya açıklama getireyim.

İtiraf edeyim Tuğba’yı kızdırmak için açtım Foucault meselesini; kendisiyle tanışmam, ama ismi Fransızca geliyor; iyi biridir herhalde, bu arada Foucault kız ismi değil mi? Erkek olsa da fark etmez, homofobikliğin âlemi yok…

Duygu’yu hatırlıyorum, midyecide ne konuştuğumuzu da. Şeyden bahsediyorduk... Şeyden... Duygu’yu hatırlıyorum ama…

Mithat’la nasıl oluyor bu kadar susarak bu kadar iyi anlaşıyoruz. Masada herkesle öyle; Mithat konuşmadan iletişim kurmanın yolunu keşfetmiş. Bir de arkadaşlar atlamış, içeride dönenip duran kediyi yakalayıp Tuğba’ya getiren Mithat’tı. Sonra kedi kafasının geçtiği bir delikten çıkıp gitti.

Yeri gelmişken, gecenin kahramanı “kedi”den de bahsedelim. İtiraf edeyim onunla hala görüşüyoruz; kendisi hala toplum pedagojisinden nefret ediyor ve her davet edişimde inatla içeri girmiyor.

Mustafa’ya ne denir; iyi ki varsın, iyi ki sebep oldun tanışmamıza, yazmamıza, okunmamıza.

Bir daha toplandık; bir daha konuştuk sonuna kadar. Bir daha eğlendik. Bir kez daha anladım Günlük Hayat bu ekiple daha nice yılları devirecek; nice toplantılar tertipleyecek.
Kerem Özkurt eklemiş. 01 Ocak 2009 Saat 23:30

..
ketumlugum abartiliyor:)
mustafa yine kendi yazmayip bizleri somurmus. hain patron! yok yok seviyoruz onu
Mithat Sozmen eklemiş. 01 Ocak 2009 Saat 23:40

hain patron
Yahu dune kadar yilbasi programinin hazirligi vardi, dun de 6 saat yilbasi programi yaptik kanalda. Ben n'apayim arkadas! Ben insan degil miyim?
Mustafa Kuleli Hain Patron eklemiş. 01 Ocak 2009 Saat 23:43

hahaha
hahahaha kizdi
Mithat Sozmen eklemiş. 01 Ocak 2009 Saat 23:45

hakem
MUSTAFA SEN BIZIM HERSEYIMIZSIN!
Kerem bana hakem demis biktim bu spor referanslarindan :) siteyi takip eden kizlar beni ketum bir fotospor yazari zannediyor. ofpof bittim!
Mithat Sozmen Fotospor yazari eklemiş. 02 Ocak 2009 Saat 00:31

Degil misin?
:))
Mustafa Kuleli eklemiş. 03 Ocak 2009 Saat 14:55



Çeki-Yorum #5
Beyoğlu / İstanbul

5 Kasım 2008 Çarşamba

Hamişine mamay pii pii kaydın mı?


Tuğba Maran

Şu sağlık meselesi üzerine yazı dizisi yazasım var. Sağlığın her türlüsü asabatımı oynatıyor. Sadece beden değil ruh sağlığı (ya da akıl sağlığı da diyorlar ki bu bile başlıbaşına yazı konusu) da aynı şiddette sıkıntı yaratıyor bende. İki satır Freud ya da Jung anlatacak hocaya bile zırt pırt müdahele eder mi bi öğrenci bozması? Eder. Ediyor. Etmemeli özünde. Ama olmuyor işte. Tutamıyorum ‘kendim’i, ‘benliğim’i. (Kafam kadar mesaj verdim bir cümlede)

Hakikaten medyanın da sürdürdüğü diskur vs her şeyi “peki peki anladık” da bazen cidden “anlaşılmaz” bir dil konuştukları ya da bu dilin sahnesi olduğu kaçınılmaz bir gerçek. Şu başlıktaki güzide cümle eski bir Türk filminden (Ateşböceği). Cüzdan aşırmayı kastediyorlardı filmde. Şimdi de çaktırmadan bu şekilde şifreli mi konuşuyorlar anlamıyorum. Son zamanlarda “kıymızı size çok yakışıyee” gibi bir “sosyal reklam” dönüyor. Kardiyovasküler hezeyanlara gark olmuş bir grup insan “Kırmızı giyin! Ölürsünüz. Höyt!” (evet ilk izlediğimde yanlış duyduğum gibi, kırmızı YİYİN de demiyor. Ki likopen, pardon “domates vs yiyin” diye anlayalım) bildiğiniz cart kırmızı giyin diyorlar. Niye kıı? Hani “kırmızı kurdela takın yakanıza” dese anlarız bir nebze. “Bence burada şair sevgiyi anlatmış” deyip susuyorsunuz haliyle reklamı izleyince. Hayır üzerine bir de gazetelerde “kırmızı giden kadın, malı götürür kankü” mealinde sayntifik araştırmalar da çıkıyor. Demek ki kalp çarpıntısı ile “heyacan kasırgası” yaratıp aşık edeceğiz. O zaman kırmızı kalbe zarar değil mi? Cidden içinden çıkılmaz bir mesele. Erkeklere zımnen boğa demeleri beni bağlamaz da (şaka be!) kalpten gidecekler kırmızı giyelim diye. “Koca bulduk ama kendisi ölü”. “Aferim otur 3 aldın”.

Tütünperver Terakki Cemiyeti

Neyse benim derdim sigara meselesi. Uzunca bir süre bu sağlık mevzuu ile hafiften balatayı sıyırmış bir İsveç şehrinden döndüğü vakit ülkesine dönmenin tek sevinç kaynağı, rahatça ve hunharca sigara içmek olacak bu biçarenin, havaalanında “Maykıl! Kaykıl da git şurada iç” gibi bir amerikano kafasıyla karşılaşması makber mi yalep? Okulda da tabii aynı mevzubahis. “Okulun ‘kantinimsi’ mekanının berbat yemekleri yüzünden hem ‘anoreksik’ olmak hem de sigara içirtilmemek ne demektir bre zındıklar” diye çok kez gazladım insanları. Ben ve benim gibi Tütünperver Terakki Cemiyeti mensupları “sigara elden gidiyor” isyanıma eşlik etti ve kantinin eskiden sigara içilen bölümünde bir nevi meşalemiz addettiğimiz cügaramızı yakarak tellendirdik. Uyarmaya gelenler özünde emekçi oldukları için ses etmedik. Şunu dedim ama: “okulda içmek yasaksa satmak da yasak bebük. Patronla görüşelim!” Ve sonuçta “bkz. CevaB veremedi” anlarından biri daha yaşandı. Hakikaten Memo Tembelçizer olmamak elde değil; “ipod al ama illegal mp3 yükleme, silah taşı ama insan öldürme he mi cücük beyin” kafası değil de ne bu şimdi? Evet doğru bildiniz mesele sigaranın “zararlı” olup olmaması da değil. Ama “sağlıklı ol! Hop ki üç! Marş!” gibi bir Body Ekrem hali cidden dimağımızda kalıcı hasar, ciltte pullanma ve gaitada renk değişikliği yapar özünde ya yaa.

Bu konuda yani “birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde” (sırf bu cümleyi ömrü hayatımda kullanmış olmak için yazdım koca yazıyı ya neyse) entelijansiyayı da yanımıza çekek derim. Ben sigara içen hocalarla gayet sosyolojik altyapıyı kuruyorum. Siz de müsibet (müspet be tamam!) bilimcileri cephemize çekin derim. Sonra da “halk”a inip tuz isteyelim. Hatta “Lan olum sizi de yediler halk malk diye bi’ şey yok” diyelim elimiz değimişken. Neyse “buldun mecrayı, car car et” diye isyan etmekte haklısınız. “Skip intro” diyorsunuz haklı olarak. Peki sorum şudur vatandaş: Şöyle sigaranın yanında içtiğimiz mesela normal bir kola (diet de değil) neden aynı trikotaj, fabrikonaj, kamuflaj vs ise neden ve niçün sigaradan daha az zararlı ben bunu cidden bilmiyorum. Niye zeytinyağı mucize ve de oğ ye? “Kalbim benecol?” “Baba ayıpsın; her gün mutlaka” gibi bir “akıllı gıda” kafası daha “zararlı” değil mi? Neden yumurta paketinde nal gibi (müdürüm afedersin) “omega3’” yazması, sigara paketlerinin tehdit savurması, gıdaların üzerinde haram/helal yazması (yazabilitesi) kadar kızdırmaz insanlığı? “Ama o ‘bilim’kine bi kere, din gibi göreceli diil yane” diye cevap verenin kalbini kırarım. Sonra pişman olur üstüne sigara yakarım.

20 Temmuz 2008 Pazar

Anestezik farkındalık: “Feryada gücüm yok, feryatsız duy beni”



Tuğba Maran


‘Farkındayım’ durumu eşitleyen hatta çoğu zaman sizi 1-0 öne geçiren ya da en azından durumu 1-1’e getiren bir kelimedir. Zımnen de olsa yeni bir şey duymadığınızı, uyanık olduğunuzu, iz sürdüğünüzü ve kontrolün sizde olduğunu söyler. Güç bir şekilde sizin de elinizdedir. Ya da başka bir türden hayatınız var diyelim.‘Su akar yatağını bulur’ diyerek kendinizi koyuvermişsiniz, gelişine vole yaşıyor, bir puronun sadece bir puro olduğunu düşünüyorsunuz. Ancak hepimiz ‘farkındayız’ ki bu devrin insanı ikincisinden hazzetmez. Satır aralarını okumada ordinaryüs olmak nihai hedefimizken üstelik. Neyse biz bir ifrat ve tefrit dengesi kurup konu başlığımızı daha fazla bekletmeyelim.

Ameliyat masasındasınız ancak bilinciniz açık ve yapılan her şeyi hissediyorsunuz dolayısıyla da acı içindesiniz. Fakat anestezi nedeniyle bedeninizi hareket ettirmeniz mümkün değil. Kısacası ‘anestezik farkındalık’ denen tıbbi kâbusun içine düşmüş durumdasınız. Bu hakiki karanlık tabloyu fazlaca uzatmadan metaforik olarak kullanmaya devam edelim. Hayat akıp giderken, siz anestezik farkındalık içinde ancak bir o kadar da kontrolünüz dışında bir yaşam sürüyorsunuz. Sorunun farkındasınız. Ne yapmalı? Acaba herkes sizin kadar acı mı çekiyor? Siz ‘hayır sonuna kadar acıyı hissettim’ derseniz size deli mi derler? Ya başkaları da biliyor ve susuyorsa? Onlar gerçekten uyutulabilmeyi başarılanlardan mı? Böyle bir şey mümkün mü?

Siz sistemin münferit bir komplikasyonu musunuz?

Anı yaşa! Bu bir emirdir !

Sizin kafanızda türlü düşünceler dönerken (algıda seçicilik denen şeyden fırsat ve mecal kalıyorsa; otobüste uyuya kalmıyorsanız, günlük ekmeğinizin derdine düşmediyseniz gibi sonsuzluğa uzanan örnekler düşünelim) aynı zamanda etrafa bakıyorsunuz. Kulağınıza “Carpe Diem (anı yaşa)” diye bir şeyler çalınıyor. Kitaplar, filmler, müzikler, hatta reklam sloganları bunu salık verip duruyor. Sizin tam da muzdarip olduğunuz şeyden övgüyle bahsediyorlar. Hangisi gerçek? Sizinki mi yoksa onların bas bas bağırdıkları mı yaşanması istenen o ‘meşum’ an? Siz “öyle sarhoş olsam ki bir an seni (hayata sen deyiniz, çekinmeyiniz) unutsam”ı terennüm etmektesiniz oysaki. Dalga geçer gibi ‘Anı yaşa! Bu bir emirdir. Etrafın sarıldı.” diyorlar. Siz de aynı şeyden bahsediyorsunuz. Nasıl olur da bu kadar farklı olabilirsiniz?

Ameliyat anına tekrar döndünüz, acıyı çeken ben miydim onlar mıydı? Ben kâbus mu gördüm? Sizi kendinizden şüpheye düşürecek tüm soruları sordunuz. Sonra bir açıklarını yakaladınız. Evet, madem bu kadar anı yaşamalıyız neden herkes antidepresanlara hücum ediyor? Bir psikiyatrın röportajında okumuştum, yaşlıca bir kadın hastası “Doktor Bey yalnızca tahammül hapı istiyorum” demiş. Ne de dürüstçe tanımlamış. Kısacası anı yaşamaya mahkûmsunuz ve şifayı aynı ellerde bulmak zorundasınız. Pembe gözlüklerimiz pembe haplarıyla muadil midir acaba?

Velhasıl kelam, tikeli tümelden ayırabilmek de zaten ne ölçüde mümkündür? Ne zaman gerçekten mutlu, mutsuz, âşık, deli, salak vs. olduğumuzu zaman içinde anlamaz mıyız? Bağlam bir önem arz etmez mi? Ha güzel ya da kötü bir his zaten o an hissedilir. Seviştikten 3 saat sonra orgazm olan gördünüz mü? Bunun neyi için kendimi zorlayayım. Ya da anı yaşamaktan gerçek kasıt harekete geçmek mi? Eğer eliniz kolunuz bağlanmadıysa, “öğrenilmiş çaresizlik” denen şeyi yaşamıyorsanız zaten o şeyi ‘anında’ yapmaz mıyız? O an hep geçmişle örülmemiş midir? ‘Kelebek etkisi’nden, âşık olunca karnımızda o kişinin adıyla kanat çırpan sevimli kelebek dostlarımızı mı anlıyoruz o zaman? Hmm.


13 Temmuz 2008 Pazar

Fotoğraflarla GünlükHayat zirvesi


“Çok güzel bir şeyler konuştuk ama neydi?” – Elif İnal

Bir avuç GH yazarından oluşacak toplantımız öncesinde gurul gurul guruldayan midemi bastırmam, rakıyı ‘adabıyla’ içmem ve ‘ağzınızla için şu içkiyi’ eleştirilerine maruz kalmamam için elzemdi. Bu yüzden her ne kadar diğer yazarların dakik olacağına dair inancım az da olsa (daha sonra bu düşünce beni fena halde bozacaktı çünkü Kerem ve Mithat dakikten de öteydiler), buluşma saatimize geç kalmamak için en hızlısından bir ‘Anıt büfe ziyareti’ gerçekleştirdik. Büfede yıllardır düşündüğüm, geçerliliği olmasa da çocukluğumdan kalan anılar bunu desteklediği için doğruluğuna canı gönülden inandığım bir ‘gözlem’imi aktardım (tabii ki Mustafa ‘Ne alakası var’ dedi, Tuğba ise her zamanki temkinli tavrıyla ‘Bir düşünelim’ dedi). Gözlemim de şu: Planlanmış bir aktivitenin öncesinde geçirilen vakit, çoğu zaman aktivitenin kendisinden daha eğlenceli, daha anlamlı, daha derin ve daha samimidir. Çoğu zaman yolculuğun varılacak yerden daha önemli hale gelmesi gibi, yemek hazırlama aşamasında mutfakta yapılan sohbet asıl yemek sofrasındakinden çok daha samimi olur ve öyle içten konuşmalar bir daha sofranın kendisinde yapılmaz. Toplantıyı Anıt Büfe’de yapsak daha mı derin konuşmalara imza atardık diye düşünmeme ramak kalsa da, sofranın kendisi de (rakı sofrasının ayrı bir samimiliği de var tabii) aynı derecede doğal, eğlenceli ve ‘Çok güzel bir şeyler konuştuk ama neydi?’ dedirtecek kadar hoştu. Gözlemden bozma teorim varsın GH toplantısıyla çöksün; ‘sofra’nın kendisi, etrafındaki insanlarla samimi olduğu sürece, biraz ‘mutfağı’ anımsatıyor.


“İyilik güzellik” – Kerem Özkurt

Bir lokal düşünün; büyük bir aile toplantısına gelmiş gibi her masa, birbiriyle alakasız ama aile reisinin kocaman evinin bahçesinde eğleniyormuş kadar rahat ve içten. En önce kendilerini keyiflendirmek sonra birazını bize de ikram etmek için kenarda çalan bir kanun, bir keman, bir darbuka. O masalardan birini düşünün ki beş kişi oturuyor: biri tüm gece masadaki mezeleri tırtıklıyor ve çok konuşuyor; bir tanesi, en köşede sessiz sedasız demlenip ancak en kritik pozisyonlarda müdahale ediyor; bir tanesi, sakalı olmasa gözüm bir yerden ısıracak, tüm masanın editörlüğünü yapıp her bulduğu tabağın üzerine zeytinyağını boca ediyor; masanın iki sevimli kızından bir tanesi karşısındakilerin toplumsal hareketler bilgisini ateşle imtihan ediyor, öyle ki her sigara yakışında bu sefer yakacak çıramızı diyoruz; beriki ise belli ki Barthes’ı kullanacağı bir yazı yazacak onu hesaplıyor, az konuşup bolca tekme atıyor. Sonrasında Erkin Koray çalıyor fasıl heyeti... Sonrası iyilik güzellik…


“Rakının keyif verici endikasyonu neşemizin tek kaynağı değildi” – Tuğba Maran

“Her (minik komünal ya da bireysel) aktivitenin hazırlık süreci o aktivitenin kendisinden daha eğlenceli geçer” (Elif İnal in Anıt Büfe, 2008) Bu anonim bilgi, bu yerel Murphy kanunu 1. Geleneksel(!) GH Zirvesi’ni, bu teori altında istisna kılan şeydir. Neydi bu gecenin öncesi? (You think you know the story, but you only know how it ends. To get to the heart of the story, you have to go back to the beginning, The Tudors’un tagline’ı in various dvd/divx) Dokumantarist’te izlenen iç burkan, yürek rendesi iki belgesel (‘Limanların Uğultusu’ ve ‘Kimim Ben?’) en azından beni ağlatmanın kıyılarında dolaştırdı ve inancımızı yine canımızı acıtarak tazeledi. Bu kıvama gelmiş Mustafa, Elif ve bu fakirin ‘felekten bir gece çaldılar’ ‘manşet’inin üç atlısını oluşturması çelişkili görülebilir. Ama ne derler medya için “kiri varsa sabunu da kendisi”. İşte biz de acısını da sevincini de kendi içinde bulan, kekremsi bir hüzünle, duygulanımlarımızın pekiştiği (ay devam edemiyeceğim, zira edebi yönüm tasvire imkân ve şerait tanımıyor kuzum). Ne diyorduk? Evet, acı başladı, neşeli bitti. Kerem yeterince güzel yazmış gecenin detaylarını. (Detay derken Elif’in ve benim boy ölçülerimizden bahsediyorum tabii :) Elbette rakının keyif verici endikasyonu neşemizin tek kaynağı değildi ve biz Voltran’ı oluşturup ‘Türk Solu’nu kurtaracakken fasıl başladı ve dış mihraklar sesimizi kesti. ‘Tanju Okan bilmiyoruz’ demelerinden ben anlamıştım zaten ajan olduklarını…


“Maziye bir bakıver neler neler bıraktık” – Mustafa Kuleli

Bu yazıyı, geçen cumaki “dostluk ve dayanışma gecemiz” üzerine yapılan tüm yorumları okumanın verdiği gönül rahatlığı ile yazıyorum. Kerem, Elif ve Tuğba kendi meşreplerince vaziyeti anlatmışlar. Ama izninizle ben de, enformatif futbol anlayışımla, bir gireyim topa:

Bolca siteden konuştuk önce, sonra körler ile sağırlar birbirini ağırlar misali birbirimizi övdük. Sonra Tuna gibi, Duygu gibi, Kuzey gibi arkadaşlarımızı yâd(!) ettik, herkes herkesi cismen tanımasa da. Bir an önce geri dönseler dedik. Çoook uzun zamandır yazmayan ‘konuk yazar’ları hatırlamaya çalıştık, falan filan. Sonra hayata dair başkaca meseleler, okul durumları, televizyon, Kanat Atkaya ve Yılmaz Özdil çekiştirmeleri; Ufuk Uras, çatı partisi ve sol ne yapmalı tartışmaları; zeytinyağı, kanser, Akdeniz mutfağı; deterjan reklamları ve hatta Adanalılar ve tonla başka şey...

Bu arada hiç kimse yazmamış tabi, bir ara oynadık bile. Bayağı, şıkır şıkır oynadık! Gecenin sonunda ise Kerem beklenmedik bir çıkış yapıp, “Maziye bir bakıver!” dedi durduk yerde. Bana diyor sandım, tam ona doğru dönecekken Mithat ters köşeden “Ömrümüzün son demi!” diye açıklama getirdi saz ekibine. By-pass olmuştum, kederlenip, mecbur şarkıya katıldım:

Ömrümüzün son demi son baharıdır artık
Maziye bir bakıver neler neler bıraktık
Küserek ayrılırsak olur inan ki yazık
Maziye bir bakıver neler neler bıraktık

(İlk dize pek uygun değilmiş bize ama olsun)

(Ayrica bkz. Kerem Özkurt ve Mithat Fabian Sözmen'in konu ile ilgili yazıları)

Çeki-Yorum #4
Beyoğlu / İstanbul

19 Haziran 2008 Perşembe

Post-ezikler Quasimodo’ya karşı

Tuğba Maran

Bazen öyle spesifik şeyler kafanızda dönmeye başlar ki ve öyle birbirleriyle alakalıdırlar ki, bunları bir bağlama oturtabildiğiniz zaman “Evreka Evreka!” diye sokağa fırlayasınız gelir. Tamam, böyle bir girizgah insanda biraz sonra hayatın sırrını söyleyeceğim hissiyatı yaratmış olabilir ama konuyu dağıtmayın lütfen ayrıca. Neyse evde denemenizde hiçbir sakınca olmayan bir testle dilerseniz Amerika’yı beraberce keşfedelim. Oynatalım Uğurcum: “Demet Akalın şarkıları, Küçük Emrah, Nuri Alço, Tecavüzcü Çoşkun, “benim olacak fıstık; vurucam kırbacı vurucam kırbacı”, “tikiler” “anti-tikiler”...En önemlisini sona bırakıyorum tabii; “EZİK” Farkındaysanız hepimiz yıllarca içten içe Nuri Alço gazozumuza ilaç atsın, tecavüzcü Çoşkun ile tercihan ormanda karşılaşalım, eşeği (nam ı diğer fıstık) kamçılayan çocukla gelecekle çeşitli iş münasebetlerine girelim, her “kirli” sevişmeden sonra halı yıkar gibi banyo yapan Ahu Tuğba’yı Nuri Alço kadar hunharca tokatlayalım, Küçük Emrah’ın (annesiyle bilahare ilgilenmek üzere) amcası olalım istedik. Evet evet geç itiraf ettik ama olsun.

Yoksa böyle değil mi? Aslında tam tersi miydi? Biz şu anda retrospektif bir bakışla geçmişimizi yeniden mi inşa ediyoruz?

Yıllarca narkotik bastı basacak, kötü yola düştük düşücez (örnekler çoğaltılabilir) korkusu zerk edilmiş bünyeler olarak bu retrospektif kusuşumuz/bakışımız pek de rastlantısal olmasa gerek. İnsanlara (hele ki ergen ve küçük çocukları ‘eğitmeye’ yönelik) bu türden pek çok ‘masal’ öylesine sakil ve beceriksizce aşılandı ki fazlaca alınan alkol gibi şişede durduğu gibi durmadı; beklenildiği gibi istifadeyle değil istifra ile sonuçlandı.

Sezerciğin agu diyemeden çalışmaya başlaması, boyundan büyük laflar etmesi o yaşta “evin erkeği” olması (aynı şeyler “Ayşecik” “Güllüşah” gibi dişi örneklerinden de gözlemlenebilir) bir yandan özcü kadınlık ve erkeklikleri “kanıtlarken” bir yandan da ‘iyilikleri ile izlekleri ezim ezim ezmelerine’ yol açtılar. Tüm mağdurların yarattığı travmalar beynelmilel alanlara da sıçradı izlediğimiz çizgi filmleri bile bu kategorilere sokarak değerlendirmemize yol açtı. (Gerçi Tweety’nin pek çok antipatik hayranı vardı; hmm bir daha düşünmeliyim galiba.)

Tam bu bakış açısıyla geçmişten özenle seçtiğimiz kurbanlar üzerinden, değilleme metodu ile kimliğimizi kurduk. “Ezik misin yaaa?” sorusu ile sanki insan en büyük korkusunu deşifre eder gibi oldu. Hani yükseklik korkusunun temelinde içten içe oradan atlama isteğinin, dürtüsünün olduğundan bahsedilir ya, eziklik korkusu ile de bu korkunun dalga geçme vasıtası ile sık sık dile getirilmesi de çok ilişkili görünüyor bence. Son zamanların çok tartışılan filmi Recep İvedik’de neye güldüğümüze dair bu bağlamda bir şeyler söylemiyor mu sizce?

Aşk da bu paradigmalardan paçasını kurtaramıyor elbette. Hepimiz ya ‘ezik’ Quasimodo gibi “bana su verdi bana su verdi” diye ortalıkta dolanmakla suçlanıyor ya da ‘post-ezik’ gibi “İsim neydiiii? Hatırlamadımmm” şarkısını söylüyoruz.

Sonuç olarak, ezik olmak ya da olmamak ya da neyse o dalga geçme ikonumuz, hâkim ideolojiden muaf değildir. Ve bu zaman içinde çeşitli şekillerde değişse de biz bunu icra ediyoruz, muhakkak görünür kılıyoruz ne olup olmadığımızı. Lost afişine kondurulan küçük Emrah aynadaki iki halimiz gibi. “Hey gidi eski ben heey, nerede “si-en-bi-si-e” nerede ‘Yeşilçam’ın acıların çocuğu’ ” diye haykırmıyor mu tüm bu şeyler?

İşin daha ilginç yanı tam eski masalarla dalga geçenlerle de (bunlar post-ezik tabirini uydurduğum grup olur) dalga geçen başka insanların kabaca anti-tikilerin ortaya çıkması. Bir yalanın (simulakra daha doğrusu aslında) sonsuza giden simulasyon süreci böyle mi oluyor acaba?


1 Aralık 2007 Cumartesi

Köpek ve tüfek ile dolaşmak yasaktır


Tedbir – Mustafa Kuleli

Bir Karaburunlu olarak önce ben söz alayım:

2007 Haziran’ında yine Karaburun tepelerini tavaf eder, gövdemi bir yelken gibi deli rüzgârlara açarken gördüm bu tabelayı. İlk anda şimşek çaktı beynimde: ‘Devlet’ bizim oranın insanının kurnazlığına karşı da önlem almıştı. Muhtemel sahne kafamda canlandı:

(Hemşerim elinde tüfek, yanında köpek iş üstündedir. Derken bir ağacın arkasından Jandarma Eri belirir)

-N’apıyorsun burada, avlanmak yasak bilmiyor musun?
-Ben ağlanmıyom ki!
-Ya ne yapıyorsun?
-Heeeç, dolanıyom öööle bizim Garabaş’nan.
-Lan bu tüfek ne peki elinde?
-Ulen belli mi olur dağ başında, başa ni geeecek, tedbir u tedbir.

* * *

Tabi meselenin aslı böyle değildir muhtemelen. Zira Karaburunlu balıkçılık yapar, öyle tüfekle falan işi olmaz. Demek ki birileri İzmir’den gelip Karaburunlu kuşları, keklikleri öldürüyor, bir de utanmadan yalan söylüyor. Neyse, meselenin bu kısmı pek eğlenceli değil. İyisi mi ben sözü Tuğba’ya devredeyim.


Bu üçlü çok güçlü - Tuğba Maran

Avlanmak ve avcı kılığında dolaşmak yasaktır; misal tüfekle dolaşmak bunun bir tezahürü olabilir. Bir de köpek varsa el pençe divan, e bir de sen, biz anlarız ki bu üçlü çok güçlü. Normalde bizler tüfek ve kopeksiz sokağa çıkmazmışızcasına, bu istisnai bir durum degilmişcesine uyarmış devlet baba.

Çok hislendim bir şarkı armağan edeceğim:

Kopek ve tüfek sordular seni, neredesin?
Nasıl derim devlet fark etti
Uyarıp beni gitti
Anladılar ki av sezonu bitti

Alay ettiler benle hep
Sen oldun bunlara bak sebep
Karga dedi "gördüm ah onu", burası devlet yoluuu...


Çeki-Yorum #3
Fotoğraf: Mustafa Kuleli
Karaburun / İzmir

14 Kasım 2007 Çarşamba

Doğu Almanya'da bir şehir merkezinden


Tam ZAMAN’lık – Abdullah Uysal

Evvela cümleten selamlar,
bu fotoya verebileceğim, katabileceğim ve sokabileceğim cümleler ya da cümlemsi gibi duran duygusal tepkimeler şöyledir:

1- Oralarda bir yerde -Mustafa'nın göremediği- her iki sokak için "sola dönmek yassahtır!" levhası vardır. Böylelikle kolektif bilinçaltına ve üstüne sola dönülmemesi gerektiği hatta soldan dönülmesi gerektiği ve bunun sonucunda karşıdaki WcDonald's a varılabileceği mesajı adaleye zerk edilmektedir.

2- Marx ve Rosa'nın mülkiyetlerinde sokakları olduğu ve hatta Marx'ın kiracılarından birinin WcDonald's olduğu ortadadır. Bu konuda Marx'ı özeleştiriye çağırmaktan başka çare yoktur. Hatta Rosa ve Marx'ın yollarının ayrıldığı, bunun sebebinin de ikisin de ortak kullandığı direk olabilme olasılığı kuvvetle muhtemeldir.

3- Uzun yıllardır Avrupa'da dolaş(a)mayan hayalet acaba sadece bu iki sokakta mı dolaşıyor? Acıkınca yemeğini nerede yiyor peki?

4- Zaman Gazetesi’ne haber versin biri. Tam onların reklamlarına uygun bir foto. Hani yazmışlar ya; "Karşıt görüşler çatışır ... diye bilirdik. Meğer aynı köşeyi paylaşabiliyorlarmış." ahanda tam böyle bir şey. Hatta yüz yüze bile bakabiliyorlarmış değil mi sevgili Zaman.
"aman liberalim canım liberalim" bu şarkı benden tüm ZAMANlara gelsin...


Anlık küfürler, anlık kazançlar - Tuğba Maran


İlk göze çarpan yerdeki BUS(H) yazısı; zira halkın otobüsle eze eze geçmesi amacıyla, "altyapı" ve "üstyapı" konularında becerikli ve müstehzi bir üstadın elinden çıktığı anlaşıyor.

Diğer dikkat çeken şey ise Mc.Donald's önünde atmaca gibi konuşlanmış, (kırmızı olduğu dikkatli okurun hissi kabl el vuku'sundan kaçmayacak) ışığın yeşile dönmesini bekleyen araçlar. O sırada, ya yine yetişemedikleri "çok ivedi ama" işin hıncını ışıktan çıkarmaktalar, anlık küfürlere ve anlık kazançlara biat etmekteler ya da neden otobüse binen insanların Karl Marx ve Rosa Luxemburg'la muhatap olurken, arabadakilerin hep aynı "McDonalds"ı "pass by" ettiklerini "düşünuyorlarcaklarken düşüneyazdıyazacaklarken" işte yeşil yanıyor.

Hayat devam ediyor.

Ezik kalın.

Foto-Yorum #2
Fotoğraf: Mustafa Kuleli
Frankfurt (O) / Almanya