kerem özkurt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kerem özkurt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Kılıçdaroğlu'nun Söylemedikleri




kerem özkurt

Kılıçdaroğlu, geçtiğimiz hafta içinde yaptığı açıklamalarla kongrede atladığı, söylemediği veya eleştirildiği konulara açıklık getirmeye çalıştı bütün hafta. Bu arada Baykal da meclise bizzat kendi kullandığı arabasıyla milletvekili olarak gelerek oyun dışında kalmadığını göstermek istedi. Açık ki Baykal’ın nefesi daha uzun bir süre CHP’nin ensesinde olacak.

Geçen haftaki yazıda Kılıçdaroğlu’nun “Kürt realitesini” atlayarak konuşmasına değinememiştim. Tüm hafta boyunca bunun üzerine yazıldı çizildi. Etnik kimlikleri dikkate almadan artık siyaset yapılamayacağı, Kılıçdaroğlu’nun “o bölgenin ekonomisini düzeltirsek her şey halllolur” bazlı yaklaşımının çok gerilerde kaldığı söylendi - ki bence doğrudur. Kılıçdaroğlu da cevaben kendileri için temel olanın “insan” olduğu ve CHP’nin tüm “insanları” etnik kimlik gözetmeden kucaklamaya hazır olduğunu ima etti.

Benim Kılıçdaroğlu'nun cevabından anladığım şu: “Benim Kürt meselesi ile ilgili detaylı olarak ifade edebileceğim bir yaklaşımım yok. Böyle bir yaklaşıma ihtiyacım da yok; bu konuya ne kadar teğet geçer ve aldığım pozisyonu belirsiz kılarsam o kadar geniş bir seçmen tabanına hitap edebileceğimi düşünüyorum.”

Bugün Kürt meselesi Türk siyasi hayatının alemet-i farikalarından biri durumunda. Kürt meselesi karşısında alınan tavır, Türk milliyetçiliği ile Kürt oylarına talip olmak arasında nerede durduğunuzu belli ediyor. Bu ayrımın Türk siyasetinde sanıldığından daha belirleyici olduğu son Anayasa değişiklik teklifi oylamalarında da görüldü.: AKP milletvekilleri, kendi partilerini bile tehlikeye sokan (son dönemde sadece Kürt milliyetçiliği ve irtica tehlikesi nedeniyle parti kapatılmaya gidildi) parti kapatma ile ilgili maddede, Kürt partilerinin kapatılmasına devam edilebilsin diye olumsuz oy attı. AKP ile ilgilenen birçok siyaset bilimci parti içi fikir ayrılıklarının Kürt meselesine karşı alınan tavırdan kaynklandığını söylüyor zaten.

Kılıçdaroğlu’nun CHP’si bu konuda eninde sonunda bir şeyler söylemek zorunda kalacak. Yuvarlak cümleler, “hümanist” kucaklamardan bahsederek çok uzun süre yürüyemez.

19 Aralık 2009 Cumartesi

Kürt meselesi, sokak ve şiddet


Kerem Özkurt

Biz günlük hayat ekibi olarak bu işe ilk başlarken ve daha sonraları bir araya geldiğimizde hep aynı şeyi düşündük; bu siteden gündelik şeyler yazılacak. Yani sokağa çıktığınızda yada sokağa baktığınızda gördüğünüz şeyleri. Hatta bazen alışkanlıktan görüp de gördüğümüzü unuttuğumuz şeyleri. Onun için büyük laflardan da kaçındık büyüklerin konuştuklarından da; bugün de Kürt meselesi hakkında aynı tavrı takınacağım ben; yanlışları, doğruları, suçluları, suçsuzları, iyi Kürtleri, kötü Kürtler, iyi Türkleri kötü Türkleri anlatmayacağım; ama bir şey demeden olmaz çünkü iş sokağa döküldü diyorlar.


Aslında mesele çoktan sokaktaydı. Açılımlardan ve realitelerden evvel de sokakta, yolda, takside, otobüste beraber yaşarken, bir öfke demeyelim hadi, ama bir kaçınma bir temkinlilik vardı. Bir zamanlar kardeşçe, beraberce yaşanabildiği retoriği yanlış değil bence, sadece eksik – hala da yaşanabilir, “umut..umut.. umut insanda”ysa. Beraberdik tamam, barış içinde de yaşanırdı; ancak ne zaman gündeliğimizde bir sekme olsa, bir çelmeye takılsak, bir bozuntu, bir sıkıntı; hep o az konuşulan, kafanın en ücra köşesinde zamanını bekleyen düşünceler, etiketler, yaftalar harekete geçerdi. Çözüm tek cümlede; “O zaten Kürt”, “O zaten Türk”, Laz o, Çerkez, Göçmen, Pomak… Liste uzar gider. Asıl çelmenin ne olduğunu anlamaktan, sıkıntının üzerine gitmektense, böylesi daha kolay olurdu. Kısacası bu iş zaten sokaktaydı.


Diyen olursa aynı şey değil, şiddetin dozajı arttı; doğrudur? Mesele siyasetten çıktı, konuşmanın yerini silahlar sopalar aldı diye endişelenenler var. Çatışmanın sadece Güneydoğu’da değil tüm ülke geneline yayılacağından, kutuplaşmanın gitgide artmasından korkanlar; ve nihayet tüm bunların 1980 öncesi anarşiyi anımsattığını söyleyenler. 80 öncesi ayrı bir konu, ayrıca konuşulur; ama endişe edilecek durumumuz yok. Kürt sorunun “indiği” sokaklarda sözün yerini şiddet çoktan aldı. En basitinden Tekel işçilerine yüklendi polis geçenlerde, hükümetin işine son verdikleri Tekel işçilerine. Muhtemelen orada da söz bitmişti, şiddete başvurdular. Panellerde söz isteyip “bizi ne hale koydunuz” demeye kalkanlara, yahu onu bırak, metalci parmaklarla devlet büyüklerini selamlamaya, yani kendi meşrebince iletişim kurmaya çalışanların üzerine asgari üç korumayla yüklenirken. Devletin kendisi şiddeti bir sorun çözme aracı olarak kullanıyorken, kimden “söz”ü siyaseti sürdürmesini bekler ki.


18 Ekim 2009 Pazar

Metrobüsün yolları taşlı


Kerem Özkurt

Unuttuk mu, ne kadar çabuk. İstanbul trafiği dayanılmaz bir hal almıştı. Artık kıpırdayacak yerimiz kalmamıştı. Köprüyü geçmek zaten bir hayal; bir Kadıköy’e bir Beşiktaş’a inmek için otobüse binmektense, minibüste iki büklüm kim inecek de yerine oturabilirim diye beklemektense, yürüyerek gidelim beş dakikalık yol demeye başlamamış mıydık?

Derken bir ışık. Tünelin sonunda. Bir telaş bir hareketlilik. Köprülere, saatlerimizi yollarda harcadığımızdan, yolda da gıdım gıdım ilerlediğimizden rahatça okuyabileceğimiz yerlere konuçlandırılmış pankartlarda yazıyordu; çilemiz bitiyormuş. Metrobüs. yaşı olanlar hatırlarlar, eskinin “tahsisli yol” dedikleri. Kendisine tahsis edilmiş yolda gelip giden otobüsler.

Hemen itirazlar yükseldi. Önce dediler yolu metrobüse tahsis etmek için daraltacaklar, trafik eskisinden beter olacak. Betonun kırılması, yeniden asfalt dökülmesi, özel otobüsler için yapılan masraflar da cabası. Harcama yapılır da arkasından yolsuzluk dedikodusu gelmez mi; gelir. En sonunda zamanında yetişir mi diye meraklandık, o da yetişti.

Ne oldu sonunda? Belediye mi haklı çıktı, eleştirenler mi? Metrobüs şu an hesaplanan kapasitesinin çok üzerinde yolcu taşıyor. Belliki projeyi hazırlayanlar bile bu kadar ilgi beklemiyorlardı. Haberlerde de okumuşsunuzdur, geçenlerde kalp krizi geçirdi bir yolcu, bir sonraki durağa yetişemedi son nefesi.

İstanbul trafiği? Onda bir değişiklik yok. Sabah akşam karşıya geçenler için hala uyuklayacak kadar uzun sürüyor yolculuklar. Kocaman arabalarını tek başına sürüyor küçük iş adamları; direksiyonu dizleri ile sabitleyerek; arabada kahvaltı yapacak kadar ağır ilerleyerek; radyodaki sabah programlarını dinleyerek.

Amaç neydi? Trafiği azaltmaksa bu tutmadı besbelli. Metrobüs özel otosuyla gidenleri cezbetmedi. Onlar dört teker üzeri gidiyorlar hala. Metrobüs mevcut belediye otobüslerinin sadık müşterilerini çaldı sadece. Tek faydası da onları, o koşarak gittikleri işlerine daha hızlı yetiştirmek oldu. Daha sıkışık, daha mücadeleci, daha kalabalık bir yolculukla.

Belediye bir sorunu daha çözdü diyebiliriz gene de. Ama gene geçici. Ama hızlı bir çözüm. Ama uzun süre işe yaramayacak, ama kökten çözemeyecek. Ama İstanbul ahalisine “ileride şunları yapacağız o zaman işlerinize rahatça gidebileceksiniz” demek yerine “alın bunları yaptık, idare ediverin işte, maksat işiniz hallolsun” diyerek. Ama eleştirilecekler. Ama bir sonraki seçim gene seçilirler.

7 Eylül 2009 Pazartesi

İşi gücü olan

kerem özkurt

“İş bilen” diye bir deyim vardır, bilmem hatırlar mısınız. Şimdilerde ön kapıdan kovulsa bacadan girip verilen işi halleder gibi bir anlam çağrıştırsa da, sanırım eskiden ne işle uğraşıyorsa onun girdisini çıktısını bilen kişi manasına geliyordu. 21. yüzyılın eşiğinden henüz geçmişken bir fiske kaçırdığımız (Çetin Altan’a selam olsun) bu adamların git gide soylarının tükeniyor olması. Bunu eğitim-öğretimin yozlaşmasını bağlamamı bekleyenlere, nerede o eski hocalar, nerde o tedrisat diye iç geçireceklere sürtünüp sebeb-i hikmeti başka yerde aramak niyetindeyim.

İş dediğimiz, gün içinde oyalandığımız her ne ise, işte onun tanımı değişti son bir iki yüzyılda. Okulda, tarih derslerinde Avrupa’nın gol atarak öne geçmesini sağlayan Sanayi Devrimi’nin bir hediyesi bu da; ama pek fark edilmez. Basitçe açıklarsak, tencere yapacak, tencerenin nasıl yapıldığını bilen usta sayısı parmak ile sayılacakken, bir günde bir ustanın ürettiğinden daha fazla tencere üretmek isteyen bir grup açıkgöz, tencereyi parçalara ayırıp, her bir parçanın, mesela kapağının, kulpunun nasıl takılacağını kolayca öğrenen beş altı kişi bulup sıraya dizdiler. Böylece elinde malzemeyi evire çevire bir günde iki tencere yapan ustanın yerine, önüne gelen tencerenin kapağını kapatarak, tencere kapağı işinde uzmanlaşan birkaç kişi günde on-on beş tencere yapımına katkıda bulunur oldu.

İşin tuhafı bu anlayış fabrika ile de sınırlı kalmadı. Çevremizdeki iş tanımlarına, meslek adlarına bakalım; günbegün bildiğimiz mesleklerin önüne ardına yeni isimler koyarak anlatıyoruz ne yaptığımızı. Daha da önemlisi artık tencerenin nasıl yapıldığını bilmemize gerek yok önümüzdeki işi yapıp maaşı ATM’den çekebilmek için. Kapağı kapatarak da durumu idare edebiliriz. Öyle de yapıyoruz zaten. İşin neresinde duruyoruz. Ne kadar memnunuz sonucundan, ne kadar kendimizin hissediyoruz çıkan sonucu, muamma…

İşin devamını sağlayan, bir yapbozun birbirini tanımayan ve tek başına bir anlamı olmayan parçaları olan yaptığımız işlerin bir şekilde bir araya getirilmesi. Ama olur a; bir gün, o tek kat çekilmiş tutkal da tutmaz olur yaptığımız işleri; işte o zaman elimizde kırık oyuncaklar, birbirinin yüzüne bakıp ağlamaz mı insan. :Kısaca iş bilenler nereye kayboldu ve neden iş bilmeye merakımız azaldı.

23 Ağustos 2009 Pazar

Siyah yada beyaz

kerem özkurt

Teknoloji ile barışık biri olmadığımı kabullenmek gerek. Halbuki hayatım şimdi olduğundan çok daha kolay olurdu parmaklarım klavyenin üzerinde daha seri hareket edebilse. Birkaç kısa yol tuşu daha öğrenebilsem yada bir sihirbaz gibi Windows’un en bilinmedik köşelerinden en iş kolaylaştıran seçenekleri bulsam. Hani olmayacak şey de değildi. Benden, çok değil, bir iki nesil sonrasına kancaya atabilseydim. Hadi onu yapamadım, kendi neslimdeki cevval atakan, o gidişatı kendi meşreplerince çözüverip ayak uydurmayı beceren cin akıllı devrelerim gibi olabilseydim birazcık. Öyle asosyal asosyal oturacağıma televizyon karşısında.

Napalım bizim payımıza bu düştü. Şimdi iki yan masada rengarenk ve IMF’in icra kuruluna sunulacak kadar titiz ve tumturaklı görünen; gerçeğinde ise ne sihirdir ne keramet el çabukluğu excel’dedir marifet yolu ile hazırlanmış raporlar yazılırken, gazetede Maykıl Ceksın’ (çocukluğumda yazdığım gibi) ın ölümüne üzülebiliriz. Çünkü, ben onu öğrenebildim kendi payıma. Çünkü çocuk tacizi haberlerinden çok önce de biliyordum adını. Uydurma kelimelerle şarkılarını söylüyordum, hem de ezbere. Kasetlerin alt kapakçıklarını kırıp şarkılarından karma kasetler yapıyorduk. Siyah olduğu zamanı biliyorduk; zaten iki renk biliyordu televizyon henüz.

Çok şey kaçırdı mı bizden sonra doğanlar, yada biz mi yan bastık erken doğarak. Kim bilir. Beylik konuşmaya gerek yok. Bu da kısa ve basit bir yazı zaten; ve sadece Maykıl’ın ölümü ile çocukluğumdan bir şey eksildi, bir odanın kapısı kapandı, tam gittiğinde yanımda olduğunu anladığım birini kaybetmişim diye yazıldı..

1 Ocak 2009 Perşembe

GünlükHayat üç yaşında!


Üçü doldurduk dörde girdik - Duygu Kocabaylıoğlu

İlk iki kutlamayı kaçırmış olsam da, en nihayet üçüncü yaşa kadeh kaldırabildiğim için kendi adıma mutluyum, memnunum, mes-udum.

Gelelim akılda kalanlara:

Kino aslında bize bir "bahçe" olduğunu hatırlattı ve klima teknisyeni gelinceye kadar orta halli üşüdük. Ama muhabbete kaptırınca unuttuk.

Hatta ben zamanın nasıl akıp gittiğini anlamadım bile.

Tuğba, dışarıda Mustafa'ya yavşayan kediye acıyıp, onu içeri almak istedi. Hatta çok istedi, ama halka inemedi bi türlü:)

Geceye erken başlayan Kerem, saat 1 sularında kokoreççide anlattığım hiç bi'şeyi ertesi gün hatırlamayacağını söyledi. Hatta beni bile hatırlayacağından şüpheliyim :-p

Mithat gecenin ağır abisi modundaydı. Geç geldi, aç geldi. Sustu sustu, en bomba yerde konuştu.

Ve gecenin ev sahibi Mustafa! Bi bizi disco'ya götürmediği kaldı :-p

Sağ olun, var olun. İyi ki yazmışım, gelmişim, görmüşüm dediğimsiniz :))

4. yılımızda görüşmek üzere...


Şiire gazele, böyle bir siteye eşkini tezele! – Tuğba Maran

Efeniim "yeter ki gel banaağ senede bir gün" hissiyatındaki kucaklaşmalarımızdan bir tanesi daha vuku buldu. Ne değişmiş? Hiçbir şey. Okuldan çıkıp buluştuğumuz mekâna azıcık sinirnen gittim. Diyecaksın ki niye? İşte eyle. Şaka şakağ! Sevmem öyle avans verip yan çizmeyi. Bi arkadaşa sonunda nuuaah çekip gittim, azıcık asabat hâsıl olmuştu bena. Neyse bu sefer daha az gürültülü ama daha soğukcana bir yerde buluşup göbek hoplata hoplata güldük.

Mustafa elitist komanist, Kerem anti-Foucault'cu ve de homo ve kel-fobik, Mithat cyborg (üşümüyor yemin ederim; kazakla gelmiş insafsız), Duygu...Duyguuu valla hiçbi kabayati yok allah için. Benim de tabii. (tabii:) Zamanın nasıl geçtiği cidden izafiyet teorisini bir kez daha anlamamıza vesile olurken (en azından bizim öyle zannettiğimiz izafiyet teorisini. "Ona öyle demezler" diyen buyursun anlatsın; el öpek dua edek.) Aaa kediiiyi unutuyordum. Günün kahramanı kediydi aslında. Çünkü kendini Madonna zanneden bir kedi gördük. Şeffaf örtüye dayanarak (mekân o şeklide cabrio mekândan, tenteli mekâna devşirilmişti) kendini "elletme" (uğğş) fantezisine uyduk sevelim dedik. Sonra garsoncu, kediyi bu "örtülü seksomani"den kurtarmak için kafasından çekmek suretiyle zalimce içeri aldı. Kerem buradan kıssadan hisse eylerek "benim "halkı" kendi yanıma çekme amacını güderken "halkın" hiç de öyle bir niyeti olmadığını söyleyerek" ince ince Yasemince yaptı. Çünkü kedi içeri girer girmez bizden kaçım kaçım kaçtı. Şu tırnak içindeki "halk" şahidimdir ve de Fukocu cevabımdır ki: Halk diye bi şey yok; tevatürdür loo!

Ama gece boyunca kâh "halk" oluyor kâh "paşa kızı" oluyordum. Neden? Çünkü geçen buluşmada olduğu gibi Kerem'i tekmikleyip durdum masa altından. Artık özür kâr etmez oldu o derece. Ama Kerem previously içip geldiği için daha bir mutlu daha bir mutlu geldi gecemize. Elitist tavrına rağmen Mustafa ise "halk adamı" olmayı da çok iyi biliyor. Bizi sevindirik etti nice güzellikler anlattı. Musikişinas bir insan kendisi. Duygu ile "tez tez diye nicesinden oldum" isimli bir ağıt yaktık karşılıklı. Ayrıca nasıl yere kapaklanılır mevzuu üzerinden "yatay yürümek" diye tabir edilesi düşüşlerimizi paylaştık. Mithat "ne diyo bunnar be?" diye konuşmaya müdahil olup hızla sıyrıldı. Bir de süs biberlerini ve acılığı yüzünden ekmekleri paso "ye gız" diye ağzıma sokuştururmuşçasına yaptı. "Yandım allah yandırma beni" deyip 2 taneden fazlasını yimedüm a canlar. Bir dahaki sefer siz de gelsez ya? "Halka" açalım dedim de bak kimse geliyor mu? Gelmez. Okurlara açalım dersek herkes gelir ama. İşte çaktırmadan namevcut ya da "nabza göre şerbet" kategori olarak halkı örneknen taçlandırdım. La tezi bundan mı yazsam?

P.S: Konumu çalanı vururum!

İçine Nuray Mert kaçmış yazarınız Tuğba.


"Sen bir acayip şarapsın, daha içmeden kandım hey!"
– Mithat F. Sözmen


Zirveye varış yolunun çetinliği beni bekleyen gecenin güzelliği konusunda ipuçları veriyordu aslında…

Önce mesai saatimin uzamasıyla buluşmaya 1-2 saat geç kalacağım ortaya çıktı. Sanki bu, beklemekten ve bekletmekten nefret eden bendeniz için yeterince sinir bozucu değilmiş gibi bir de Fransız sineması tadında bir otobüs yolculuğu tecrübe etmek zorunda kaldım. Trafiğin dinamikliğinden(!) illallah edip bindiğim taksinin "hızlı yaşa genç öl" zihniyetli bir Michael Schumacher tarafından kullanıldığının ortaya çıkması artık benim için sürpriz değildi. Yol boyunca yaşanan ufak çaplı ölüm tehlikelerini tebessümle karşılamam da bu alışkanlığın sebebi olsa gerekti.

Neyse ki heyecanı seven bir delikanlıyım. "Bunlar eziyet değil emektir emek" diyerek edebimi korumayı başardım ve Asmalımescit'e 2 saat gecikmeyle de olsa varabildim.

Alaturka bir meyhane-fasıl adamıyım. Dolayısıyla buluşma öncesi sanal ortamda gerçekleşen "mekân savaşları" sebebiyle rakısız ve fasılsız kalacağımın da farkındaydım ama bira-pearl jam ikilisi de incesazları aratmadı açıkçası. İçki ve Muhabbet arasındaki diyaloga yormak gerek herhalde bunu. Ne demiş şair : "Sen bir acayip şarapsın, daha içmeden kandım Hey" Aynen o hesap! Yine de kim bilir içimde kopan hangi fırtına yüzünden havaya girmem kolay olmadı! Ta ki Tuğba'dan süs biber ve Ali Nazik bombaları gelene kadar... Kusura bakma Tuğba bunlardan bahsetmeden geceyi tam anlamıyla tasvir edemezdim!

Nihayetinde GH'ciler yine yeniden sıcak bir akşam geçirdiler. Elif ve Kuzey'i arayan gözler elbette ki mevcuttu. Kerem ellerimden patates yer, Tuğba kedilerle olan esrarengiz yakınlığımdan faydalanırken, öte yanda ben Duygu'yla tanışmanın keyfini sürüyor ve usta hatibimiz Mustafa'nın ağzından damlayan balları kovalıyordum. Gecenin bitiminde bağyanları evlerine götürecek araçlara bindirip tarihsel erkeklik görevimizi yerine getirirken herkesin aklında "ulan bu düdük Mithat nasıl üşümüyor" sorusu vardı belki ama benim yetersiz alkol sebebiyle durgunlaşan zihnimde sadece şu cümle devir daim ediyordu: "Mustafa'lara gitsek de bi cila çeksek."


Küçük bir not – Mustafa Kuleli

Yeeeah be kardeşim, ben daha ne yazayım. Ekip bitirmiş zaten olayı. Bunlar üzerine bir şeyler daha yazmak, sadece yer israfı. (Zor geldiğinden değil vallahi)

Hakkımda söylenenlere dair cevap hakkımı saklı tutuyor ve üçüncü yaş günümüzü tebrik ediyorum.

Daha nice seneler beraber olacağız.

Dolayısıyla fazla yüzgöz olmamakta yarar var.

Puhuhuhahaaa!

Son Not: Bu arada Kerem, “bir özel şirketteki” sömürülen beyaz yakalı pozisyonu nedeniyle yazacak vakit bulamadı zannımca, olsun bize onunla geçen yıllarımız yeter...



=Yorumlar=

Geç ve güç
Yazamadım; ama sebebi sadece iş değil. Masada oturan ahali ile beraber hakem Mithat’ın da gözlerinden kaçınarak atılan; bu sayede de sarı karttan kurtulan pek Foucault’cu şahsiyet Tuğba’nın masa altından attığı tekmelerin acısı geçene kadar beklemek zorundaydım. Tanışma şerefine, hele şükür, nail olduğumuz pek şirin ama sitemizde halen duran yazısında yazdığının aksine artık asgari ücretli bir işte çalışmayan Duygu’yu hatırlamaya çalışıyordum... En sonunda tüm hafta boyunca, bizzat kendim de karın belli belirsiz yağdığı İstanbul sokaklarında test ederek, buna rağmen Yaradan’ın hikmetinden sual olunmaz deyip peşini bıraktığım Mithat’ın o gecenin ayazında nasıl üşemediği muammasını çözmekle meşguldüm.

Her ne kadar son bir aydır tembellik etsem de, iyi ki Günlük Hayat’ta yazıyorum dediğim bir geceydi diyebilmek, sanırım kestirmeden tüm geceyi özetler. Söylenecek ne varsa herkes bir ucundan tutmuş. Biz biliyoruz ya birbirimizi; yorumları okuyanların yanlış anlamasına mahal vermemek adına birkaç noktaya açıklama getireyim.

İtiraf edeyim Tuğba’yı kızdırmak için açtım Foucault meselesini; kendisiyle tanışmam, ama ismi Fransızca geliyor; iyi biridir herhalde, bu arada Foucault kız ismi değil mi? Erkek olsa da fark etmez, homofobikliğin âlemi yok…

Duygu’yu hatırlıyorum, midyecide ne konuştuğumuzu da. Şeyden bahsediyorduk... Şeyden... Duygu’yu hatırlıyorum ama…

Mithat’la nasıl oluyor bu kadar susarak bu kadar iyi anlaşıyoruz. Masada herkesle öyle; Mithat konuşmadan iletişim kurmanın yolunu keşfetmiş. Bir de arkadaşlar atlamış, içeride dönenip duran kediyi yakalayıp Tuğba’ya getiren Mithat’tı. Sonra kedi kafasının geçtiği bir delikten çıkıp gitti.

Yeri gelmişken, gecenin kahramanı “kedi”den de bahsedelim. İtiraf edeyim onunla hala görüşüyoruz; kendisi hala toplum pedagojisinden nefret ediyor ve her davet edişimde inatla içeri girmiyor.

Mustafa’ya ne denir; iyi ki varsın, iyi ki sebep oldun tanışmamıza, yazmamıza, okunmamıza.

Bir daha toplandık; bir daha konuştuk sonuna kadar. Bir daha eğlendik. Bir kez daha anladım Günlük Hayat bu ekiple daha nice yılları devirecek; nice toplantılar tertipleyecek.
Kerem Özkurt eklemiş. 01 Ocak 2009 Saat 23:30

..
ketumlugum abartiliyor:)
mustafa yine kendi yazmayip bizleri somurmus. hain patron! yok yok seviyoruz onu
Mithat Sozmen eklemiş. 01 Ocak 2009 Saat 23:40

hain patron
Yahu dune kadar yilbasi programinin hazirligi vardi, dun de 6 saat yilbasi programi yaptik kanalda. Ben n'apayim arkadas! Ben insan degil miyim?
Mustafa Kuleli Hain Patron eklemiş. 01 Ocak 2009 Saat 23:43

hahaha
hahahaha kizdi
Mithat Sozmen eklemiş. 01 Ocak 2009 Saat 23:45

hakem
MUSTAFA SEN BIZIM HERSEYIMIZSIN!
Kerem bana hakem demis biktim bu spor referanslarindan :) siteyi takip eden kizlar beni ketum bir fotospor yazari zannediyor. ofpof bittim!
Mithat Sozmen Fotospor yazari eklemiş. 02 Ocak 2009 Saat 00:31

Degil misin?
:))
Mustafa Kuleli eklemiş. 03 Ocak 2009 Saat 14:55



Çeki-Yorum #5
Beyoğlu / İstanbul

2 Kasım 2008 Pazar

Can Dündar’ın “mustafa”sı



kerem özkurt

Önce yanık bir keman sesi geliyor; geldiği gibi anlıyorsun, Balkan ezgisi başlayacak. Sonra küçük bir çocuk silueti çalı çırpıdan yapılmış kulübenin altında. En sonunda Can Dündar’ın derinden gelen, iç titreten yumuşak sesi…

Uzun süredir heyecanla beklenen Mustafa gösterimde. Yıllar önce Sarı Zeybek ile hüngür hüngür ağlamış herkes Mustafa’ya koşarak gitti; ama sanırım aradıklarını bulamadılar. Mustafa bir hızla anlatılan, anekdotları üzerinde hüzünlenmeye ya da düşünmeye fırsat vermeden, çabuk çabuk geçen iki saate sığdırılmış bir biyografi gibi duruyor daha çok.

Atatürk’ün son yüz gününü izlerken daha az tarihe boğulmuş, daha çok hikâye dinlemiştik. Cenaze evinde merhumla ilgili güzel anıları dinler gibi dinledikçe hüzünlenmiştik.

Sarı Zeybek ilk çıktığı yıllarda okullarda gösteriliyordu. İlkokuldayken en az iki kere Sarı Zeybek’i seyrettiğimizi hatırlıyorum. Hala 10 Kasımlarda izlettiriliyordur herhalde. Mustafa’nın da akıbeti aynı olacak gibi. Tek farkla; alelade bir inkılâp tarihi dersinde, öğrencilerine dersi sevdirmek isteyen hevesli bir öğretmen tarafından da seyrettirilecek.

Mustafa ile Sarı Zeybek’in önemli bir ortak noktası var: ikisi de insan Atatürk’ü anlatıyor. Şu ana kadar kuru-kalıp laflarla tarih kitaplarında övülen, paraların üzerindeki çatık kaşlı devlet adamından, muzaffer komutan, yüce insan, ölümsüz Atatürk’ten başkasını. En başta ona annesinin seslendiği ismiyle Mustafa diyerek başlıyor. Zaaflarını, aşklarını, korkularını ve de hırslarını hayatının içine yedirerek anlatmaya çalışıyor. Karşımızda sadece okumak istediği için değil, aynı zamanda üvey babasının evinden çıkmak için askeri okula yazılmış bir çocuk var. Matematik hocasının isim taktığı öğrenci değil, parasızlıktan iyi beslenemeyen, hasta olan; İstanbul’a geldiği ilk yıllarda kendini eğlence âlemine kaptırmış biri. Kısaca içimizden biri var Mustafa’da. Tam da Can Dündar’ın anlatmak istediği gibi.

Birçok hali içinden en çok “yalnız” Mustafa’yı görüyoruz. Kararlı, zorluklara göğüs geren, aklına koyduğunu yapan; ama yaparken de mecburen yalnız kalan Mustafa’yı. Bir nevi kendi ağlarını kendi ören; en sonunda o ağlara takılıp kalan Mustafa’yı. Filmin afişinde olduğu gibi. Elleri cebinde, başı öne eğik, arkasında uçsuz bucaksız ekilmesine rağmen çorak görünen topraklar. İktidar mücadeleleri içinde yalnızlaşan ve bundan duyduğu acı ile kıvranan bir insanı ne kadar güzel anlatan bir resim.

Birçok yeni görüntü, yeni fotoğrafı gün yüzüne çıkarmasına rağmen Mustafa bildiğimiz hikâyeyi yumuşatarak, belki biraz daha yanımıza sokulmaya çalışarak anlatmaktan fazlasını yapamıyor ne yazık ki. Arada kısa kısa cümlelerle kafamızı kurcalasa da resmi tarihin anlattıklarından farklı bir şey söyleyemiyor. Zaten söylemesini beklemek ne kadar doğru olur, ondan da çok emin değilim. Cumhuriyet tarihimize damgasını vurmuş birini “insan” olarak görmeye bile yeni yeni alışıyoruz.

Sonuçta Mustafa’nın onuncu yıl nutkundan arkadaşlarının ikazı ile çıkardığı temenninin gerçekleştiğini söyleyebiliriz. “Beni Hatırlayınız”.


5 Ekim 2008 Pazar

Kalkınmanın ve adaletin krizi


kerem özkurt

En bilmişinden en cahiline kadar herkes haberdar: tüm dünya ekonomik krizle çalkalanıyor. Bizimki gibi kriz lafına aşina, hele de yakın zamanda depresyon atlatmış(?) bir ülkenin çocukları için yeni bir şey yok ortada. “Düşmez kalkmaz bir Allah” tevekkülü ile istiareye yatarız; zaten elde avuçta ne kaldı değil mi? Ancak vaziyet bundan bir parça karışık.



Her on-on beş senede bir döngüsel gelen ekonomik krizlerden farklı olarak bu kriz tüm dünyayı pençesine almakla kalmadı, bir yerlerde hata yapıldığını acı bir şekilde öğretti ekonomistlere. Kökü 1980’lere uzanan, paradan para kazanma temelli bir sistemin çöküşüne tanık olduğumuzu yazacak ilerde kitaplar. Üretimin nerdeyse yok olduğu; ama sanki varmışçasına pazarlandığı bir sistem.



Ayakları yere daha sağlam basan bir ekonomiye geçilir mi? Sosyal adaleti tekrar devletlerin gündemine taşıyacak bir ekonomi? Bizi 18 yüzyıl Liverpool’unda yaşıyormuşuz hissinden kurtaracak bir anlayış yerleşir mi? Konuşmak için erken; öyle olmasını ümit edelim.



Türkiye’ye gelince; endişelenecek bir şey yok. Küresel ekonomi sadece ve sadece kriz sırasında adaletli davranır. Kim ne kadar bulaşmışsa globalizme, o kadar zarar görür krizlerden. O yüzden birçok ekonomistimiz ilk defa Türkiye’nin küreselleşememesine seviniyor bu aralar. Gene de kaçarı yok; kriz Türkiye’yi de vuracak. Adaletsizlik de tam bu noktada başlayacak…



Birçok yorumcu vatan millet edebiyatına çoktan başladı: “Ülkemiz dar bir boğazdan geçiyor ve herkesin fedakârlık yapması gereken günler yaklaşıyor.” İşte nedense bu fedakârlık kısmına takılıyorum bu aralar. Tüm bu küreselleşme tantanasında en çok zarar gören kesim; hadi korkmayalım ismini koyalım; beyaz ve mavi yakalılar, ücretli kesim ve emekli ordusu; zaten bir “fedakârlık” içinde değiller miydi? Milli gelir yükselirken; (herhalde milli olmadıkları için) gelirden pay alamayanlar neden bu işin faturası kesildiğinde hesabı ödemek zorunda bırakılıyorlar? Kimsenin bu insanların karşısına kaypakça geçip “bugüne kadar küresel ekonominin tüm nimetlerinden faydalandın ama bak krize girdik hadi bakalım üzerine düşeni yap şimdi” demeye hakkı yok. Ekmeği kim yediyse parasını da o ödesin. Hem böyle değil miydi sabık ekonominin desturu…



Sonuç olarak korkulacak bir şey yok efendim; dibi görmüş olanın dipten öte düşecek yeri yoktur; batmakta olanlar düşünsün…

12 Eylül 2008 Cuma

İstemekle başlar


kerem özkurt

Ne dünyanın bir yerinden ilk başlangıcın taklidi deney, ne yurdum medyasının yurdum başbakanı ile kavgası. Ne ekonomik kriz ne düşen çıkan rakamlar. İftar saati yaklaştıkça sinir katsayısı yükselen, bitkin, bıkkın belediye otobüsü yolcuları; bir türlü ilerlemeyen trafik akşam vakitleri. Sabah vakitleri uyku mahmuru, rahatsız yüzler görmek; kiminin kulağında, kulağa vaaz edilmiş de nedense hala bangır bangır çınlayan bol baterili bir müzik. İtişmeler kakışmalar. Elbette kallavisini yaşayanlar da vardır tüm bu dertlerin; ama beni birkaç gündür ucundan tuttuğum kadarıyla bile yordu gerçekten.



Bu akşam ama; hepsini koyuverdik gitti. Karnıma ağrılar girene kadar güldüm. Basit bir arkadaş toplantısında; öylesine buluşmuşken. Öylesine konuşuyorken. Okul anılarını birbirimize tekrarlarken; aramıza henüz katılmışlara da yeni bir şey anlatıyor gibi heyecanla anlatırken. Her iki durumda da tekrar tekrar aynı keyifle gülerken. Gülmek ne kelime, nefesimiz tutulmuş karnımıza kramplar girerken.



Hoş bir sedaymış havada asılı kalan bizden sonra; hakikaten öyleymiş. Sokaktan çıkarken bile az önce attığımız kahkahalarımızın hala çınladığını duyar gibiydim. Sonra arabada hepimiz aynı şeyi düşünmüşüz; ne güldük bu akşam. Öyle bir zaman dilimi vardı her günümüz böyle geçiyordu. Böyle gülüyorduk dedik. Oysa şimdi herkesin başında iş güç belası. Hayat gailesi işte.



Düşündüm de gülüyorduk o zamanlar da katıla katıla. Sonunda eve dönüyorduk. Kendi kendimize düşünüyorduk ne yapacağız okul bitince. Bir yerde staj yapmalı. Nerden ek bir sertifika alıp da diğerlerinden daha albenisi olan bir adaya dönüşmeli. Nerden nasıl iş bulacağız. Şimdi işimiz var ama sıkıntılar geçmiş değil.



Böyle bir hayat var mı? Geçim kaygısının adamın en keyifli anında bile kafasının bir köşesinde durup aklını kurcalamadığı? Nasıl olsa doyarım, nasıl olsa insan kabilinden değerimi bilen biri çıkar diye hiçbir şeyi kafana takmadığın? Kahkahayı yüreğinden söker gibi koyuverdiğin bir hayat?



İki kişi dikiliyor karşıma. Biri çekip gitmekten bahsediyor. Uzakta bir sahil kasabasında çıplak ayaklarını iskeleden aşağı sarkıtmış balık tutuyor; ya da sevimli küçük bir pastane açmış en yakın arkadaşıyla, kendileri yapıp kendileri satıyorlar; tayyörleri ceketleri çıkartıp uzun etekler giymişler ve Fransız kadınları kadar alımlılar.



Diğeri kendini geliştirmek lazım diyor; kendini geliştirmeye yarayan kitaplardan bir cümle okuyor; küçük şeylerde aramak lazım mutluluğu. Hep pozitif düşünmeli, bardağın dolu tarafını görmeli. Çalışma masana çiçek koymalı mesela; tabağındaki makarnaya ketçaptan surat çizmeli.



Birincisine kaçmayacağım diyorum. Mutluluksa burada da olmalı; burada benim durduğum yerde; hemen şimdi. Kasabada emekli falan olunca değil. İşime giderek de, alıştığım gezdiğim şehirde yaşarken de insanca yaşabilmeliyim. Hem de diyorum ikincisine dönüp, küçük şeylere ihtiyaç duymadan, çünkü hayatımın kenar süsü olmaktan çıkacak mutluluk, temeline oturacak. Makarnadaki suratı bırak, benim suratıma bak; çoktan bir gülümse yerleşmiş ortasına baksana.



Çok mu şey istiyoruz. Hani istemekle başlardı sevmek…

13 Temmuz 2008 Pazar

Fotoğraflarla GünlükHayat zirvesi


“Çok güzel bir şeyler konuştuk ama neydi?” – Elif İnal

Bir avuç GH yazarından oluşacak toplantımız öncesinde gurul gurul guruldayan midemi bastırmam, rakıyı ‘adabıyla’ içmem ve ‘ağzınızla için şu içkiyi’ eleştirilerine maruz kalmamam için elzemdi. Bu yüzden her ne kadar diğer yazarların dakik olacağına dair inancım az da olsa (daha sonra bu düşünce beni fena halde bozacaktı çünkü Kerem ve Mithat dakikten de öteydiler), buluşma saatimize geç kalmamak için en hızlısından bir ‘Anıt büfe ziyareti’ gerçekleştirdik. Büfede yıllardır düşündüğüm, geçerliliği olmasa da çocukluğumdan kalan anılar bunu desteklediği için doğruluğuna canı gönülden inandığım bir ‘gözlem’imi aktardım (tabii ki Mustafa ‘Ne alakası var’ dedi, Tuğba ise her zamanki temkinli tavrıyla ‘Bir düşünelim’ dedi). Gözlemim de şu: Planlanmış bir aktivitenin öncesinde geçirilen vakit, çoğu zaman aktivitenin kendisinden daha eğlenceli, daha anlamlı, daha derin ve daha samimidir. Çoğu zaman yolculuğun varılacak yerden daha önemli hale gelmesi gibi, yemek hazırlama aşamasında mutfakta yapılan sohbet asıl yemek sofrasındakinden çok daha samimi olur ve öyle içten konuşmalar bir daha sofranın kendisinde yapılmaz. Toplantıyı Anıt Büfe’de yapsak daha mı derin konuşmalara imza atardık diye düşünmeme ramak kalsa da, sofranın kendisi de (rakı sofrasının ayrı bir samimiliği de var tabii) aynı derecede doğal, eğlenceli ve ‘Çok güzel bir şeyler konuştuk ama neydi?’ dedirtecek kadar hoştu. Gözlemden bozma teorim varsın GH toplantısıyla çöksün; ‘sofra’nın kendisi, etrafındaki insanlarla samimi olduğu sürece, biraz ‘mutfağı’ anımsatıyor.


“İyilik güzellik” – Kerem Özkurt

Bir lokal düşünün; büyük bir aile toplantısına gelmiş gibi her masa, birbiriyle alakasız ama aile reisinin kocaman evinin bahçesinde eğleniyormuş kadar rahat ve içten. En önce kendilerini keyiflendirmek sonra birazını bize de ikram etmek için kenarda çalan bir kanun, bir keman, bir darbuka. O masalardan birini düşünün ki beş kişi oturuyor: biri tüm gece masadaki mezeleri tırtıklıyor ve çok konuşuyor; bir tanesi, en köşede sessiz sedasız demlenip ancak en kritik pozisyonlarda müdahale ediyor; bir tanesi, sakalı olmasa gözüm bir yerden ısıracak, tüm masanın editörlüğünü yapıp her bulduğu tabağın üzerine zeytinyağını boca ediyor; masanın iki sevimli kızından bir tanesi karşısındakilerin toplumsal hareketler bilgisini ateşle imtihan ediyor, öyle ki her sigara yakışında bu sefer yakacak çıramızı diyoruz; beriki ise belli ki Barthes’ı kullanacağı bir yazı yazacak onu hesaplıyor, az konuşup bolca tekme atıyor. Sonrasında Erkin Koray çalıyor fasıl heyeti... Sonrası iyilik güzellik…


“Rakının keyif verici endikasyonu neşemizin tek kaynağı değildi” – Tuğba Maran

“Her (minik komünal ya da bireysel) aktivitenin hazırlık süreci o aktivitenin kendisinden daha eğlenceli geçer” (Elif İnal in Anıt Büfe, 2008) Bu anonim bilgi, bu yerel Murphy kanunu 1. Geleneksel(!) GH Zirvesi’ni, bu teori altında istisna kılan şeydir. Neydi bu gecenin öncesi? (You think you know the story, but you only know how it ends. To get to the heart of the story, you have to go back to the beginning, The Tudors’un tagline’ı in various dvd/divx) Dokumantarist’te izlenen iç burkan, yürek rendesi iki belgesel (‘Limanların Uğultusu’ ve ‘Kimim Ben?’) en azından beni ağlatmanın kıyılarında dolaştırdı ve inancımızı yine canımızı acıtarak tazeledi. Bu kıvama gelmiş Mustafa, Elif ve bu fakirin ‘felekten bir gece çaldılar’ ‘manşet’inin üç atlısını oluşturması çelişkili görülebilir. Ama ne derler medya için “kiri varsa sabunu da kendisi”. İşte biz de acısını da sevincini de kendi içinde bulan, kekremsi bir hüzünle, duygulanımlarımızın pekiştiği (ay devam edemiyeceğim, zira edebi yönüm tasvire imkân ve şerait tanımıyor kuzum). Ne diyorduk? Evet, acı başladı, neşeli bitti. Kerem yeterince güzel yazmış gecenin detaylarını. (Detay derken Elif’in ve benim boy ölçülerimizden bahsediyorum tabii :) Elbette rakının keyif verici endikasyonu neşemizin tek kaynağı değildi ve biz Voltran’ı oluşturup ‘Türk Solu’nu kurtaracakken fasıl başladı ve dış mihraklar sesimizi kesti. ‘Tanju Okan bilmiyoruz’ demelerinden ben anlamıştım zaten ajan olduklarını…


“Maziye bir bakıver neler neler bıraktık” – Mustafa Kuleli

Bu yazıyı, geçen cumaki “dostluk ve dayanışma gecemiz” üzerine yapılan tüm yorumları okumanın verdiği gönül rahatlığı ile yazıyorum. Kerem, Elif ve Tuğba kendi meşreplerince vaziyeti anlatmışlar. Ama izninizle ben de, enformatif futbol anlayışımla, bir gireyim topa:

Bolca siteden konuştuk önce, sonra körler ile sağırlar birbirini ağırlar misali birbirimizi övdük. Sonra Tuna gibi, Duygu gibi, Kuzey gibi arkadaşlarımızı yâd(!) ettik, herkes herkesi cismen tanımasa da. Bir an önce geri dönseler dedik. Çoook uzun zamandır yazmayan ‘konuk yazar’ları hatırlamaya çalıştık, falan filan. Sonra hayata dair başkaca meseleler, okul durumları, televizyon, Kanat Atkaya ve Yılmaz Özdil çekiştirmeleri; Ufuk Uras, çatı partisi ve sol ne yapmalı tartışmaları; zeytinyağı, kanser, Akdeniz mutfağı; deterjan reklamları ve hatta Adanalılar ve tonla başka şey...

Bu arada hiç kimse yazmamış tabi, bir ara oynadık bile. Bayağı, şıkır şıkır oynadık! Gecenin sonunda ise Kerem beklenmedik bir çıkış yapıp, “Maziye bir bakıver!” dedi durduk yerde. Bana diyor sandım, tam ona doğru dönecekken Mithat ters köşeden “Ömrümüzün son demi!” diye açıklama getirdi saz ekibine. By-pass olmuştum, kederlenip, mecbur şarkıya katıldım:

Ömrümüzün son demi son baharıdır artık
Maziye bir bakıver neler neler bıraktık
Küserek ayrılırsak olur inan ki yazık
Maziye bir bakıver neler neler bıraktık

(İlk dize pek uygun değilmiş bize ama olsun)

(Ayrica bkz. Kerem Özkurt ve Mithat Fabian Sözmen'in konu ile ilgili yazıları)

Çeki-Yorum #4
Beyoğlu / İstanbul

12 Temmuz 2008 Cumartesi

Birinci ve geleneksel olmaya aday günlükhayat yazarları toplantısı

kerem özkurt

Sonunda toplandık. Geçen cuma akşamı Taksim'de birinci ve geleneksel olmaya aday günlükhayat yazarları toplantısını yaptık. Yazarların hepsini toparlayamadık çeşitli nedenlerle ama onları da tanımak için heveslendik açıkçası. Dışarıdan bakınca sanki her hafta kafede toplanıyor da ne yazacağımıza karar veriyormuşuz gibi görünebilir; ben bazı dergilerin hala öyle çıktığına inanıyorum. Halbuki biz günlükhayat yazarları olarak; ayrı yerlerde birbirimizden çok da haberdar olmadan yaşarken asgari düşünce senkronunu tutturmuş; buna güvenip aynı sitede sessiz bir mukaveleye imza atmış gibi yazıyoruz. Hadi gerçeği söyleyeyim ben öyle yazıyormuşum; çünkü kalan dört kişi az çok birbirini tanıyordu. O sebeple bu toplantı günlükhayat’la ilgili irili ufaklı kararların konuşulduğu bir buluşuma olmasının yanında benim açımdan bir diğer önemi, kalan yazarları tanıma bahtiyarlığı oldu.



Okurla yazar arasında, yazdıklarından öte tuhaf bir hayal ilişkisi vardır. Yazar, varsaydığı bir okuyucuya yazar; kafasında az çok şekillendirdiği bir kişiye hitap etmeye çalışır. Okuyucu da, okuduklarının kurdurduğu hayaller dışında, yazarın tipini, şeklini şemalini gözünde canlandırır. Ona bir eda yakıştırır, bir konuşma tarzı bir ses tonu, bir bakış bir kavrayış; ama bunlar yazarın gerçek kişiliğine ne kadar uyar? Çok sevdiğiniz bir yazarla karşılaşınca kafanızdaki ile karşınızdaki ne kadar birbirini tutar? Ben çok arkadaşımı biliyorum sevdikleri yazarları imza günlerinden sonra değiştirdiler. Kısacası tanışma işi biraz radyodan televizyona geçiş gibidir. Yıllarca radyoda Beşiktaş’ın denize bakan kaleye atak yaptığını heyecanla dinlediğinizi spikeri evinize o gün getirilmiş siyah beyaz televizyonda görmek gibi; hem de sesinden beklenmeyecek bir biçimde genç ve düzgün görünüşüyle…



Ben de buluşma yerine on dakika önce gidip hangisi kim olabilir diye etraftakileri kesmeye başladım. Kolu sargılı, iri yapılı birine Mithat’ı yakıştırdım; halı sahada maç yaparken sakatlanmıştır diyerekten. Sonra kitapçıyı gezerken inatla her gittiğim rafa peşimden gelen pembe tişörtlü birinden şüphelendim ama ona isim kondurmadım. Birde buluşma yerinde (muhtemelen başka birini bekleyen) kumral uzun boylu bir kıza da olsa olsa ya Elif’tir ya Tuğba dedim. Tabi ki hiç biri tutmadı. Tam buluşma saatinde tekrar kitapçın önüne çıktığımda Mustafa hepimizi tanıştırdı.



Ey okuyucu. Sözüm sana. Artık senin okuyup de kafanda kurduğun imajların gerçek şekillerini biliyorum. Tabi ki burada gördüklerimi ifşa edip büyüyü bozmak niyetinde değilim. Bu, okuyucuya yapıp yapabileceğim en büyük kötülük olur. Yine de cin okuyucunun anladığı gibi Mithat’ın kolunda sargı yok ve Tuğba ile Elif o kadar uzun boylu değil. (ve sanırım bu yazıdan sonra ikinci toplantıya çağırılmayacağım…)



Ben severek okuduğum yazarlarla konuşmaktan hep kaçınırım; yine de her tanıştığımda, geçen cuma gecesinde olduğu gibi; o yazarların okuma zevkimi haklı çıkaran konuşmalarını şaşırarak dinlerim. Bu işin en keyifli yanı ise o yazarın, okuduklarınızdan daha fazlasını, ilerde yazıp yazmayacağı binlerce yazıyı karşınızda kurup kurup bozması. En az okumak kadar heyecanlı, hatta bir metnin hazzından daha fazlası...


Bu sazlı sözlü toplantıda günlükhayat hakkında güzel fikirler çıkardık. Daha canlı, daha özgün; ama bir o kadar tanıdık ve yine günlükhayat olarak yolumuza devam edeceğiz. Kim bilir belki bir sonraki toplantıyı, müptela günlükhayat okuyucuları ile yaparız…

9 Temmuz 2008 Çarşamba

Olmalı mı olmamalı mı?


kerem özkurt

Konserin verildiği alana yaklaşırken hala müzik sesi gelmiyordu kulağıma; konserin ben yetişemeden bittiğini düşünüp üzüldüm bir ara. Sonra Bülent Ortaçgil’in kelimeleri küçülten sesini duydum. Yine oyunun dışında kalmış bir çocuğun mızmızlanması gibi söylüyordu şarkısını. İç buran, düşündüren, alay eden ama hep oyun oynayan tavrıyla. Kalabalığı yarıp en öne çömeldim. Altı üstü bir avuç insandık. Küçük, yarım ay bir amfi tiyatronun ortasında beyaz gömlek keten pantolon; sakalı, şapkası, her şeyiyle yaz gecesi sahilde gitar çalar gibiydi Ortaçgil.



Beşiktaş Abbasağa Parkı’nda her yaz ücretsiz etkinlikler düzenleniyor. Film gösterileri, tiyatrolar ve konserler. Tatile gidememiş Beşiktaş hane halkı için bir avuntu, bir eğlence. Belediye; yazlık yerlerin o gürültülü, şenlikli akşamlarını İstanbul’un göbeğinde, işlek caddenin bir üst sokağında yaşatmayı başarıyor. Akşam işten dönmüş anne-baba, çocuklarını da alıp nefeslenmek, biraz kendilerini eğlendirmek, biraz da çocukların gönlünü etmek için geliyorlar parka. Konser, gecenin cilası. Yoksa zaten aileler parkın içinde bir tur attıktan sonra, oluruna gelirse bir banka çöküp çekirdek çıtlatacak, önemli önemsiz birçok şeyden konuşacaklar, geçe kalmadan da evlerine döneceklerdi. Yeni yetme genç kızlarla oğlanlar, onlardan daha geç saate kadar oturacaklar parkta; ilk aşk, ilk heyecan, belki, birbirlerine el altından kur yapacaklar. Yaz akşamı dediğin böyle olmaz mı zaten.



Bülent Ortaçgil tam sahnenin ortasında söylüyordu şarkısını. Tam bu yaz akşamının ortasında. Her şarkı arasında da alın şu çocukları sahnenin önünden diye serzenişte bulunuyor. Cicili bicili giydirilmiş, belli ki akşam önemli bir yere çıkılıyor diye giydirilmiş, esmeri sarısı, hınzırı uysalı bir sürü çocuk koşuşup duruyor sahnenin önünde. Şarkı aralarında, belli ki birinin kulağına fısıldadığı şarkı ismini gidip soruyor. Ortaçgil her defasında isyan ediyor: “Benim öyle bir şarkım yok, uyduruyorsun.” Kalabalığın içinden bağıranlara da aynı şekilde yanıt veriyor: “Hayır efendim, Barış Manço’nun o şarkı”. Sahnenin önüne gençten bir kız geliyor koşarak, ısrarla bir şarkıyı istiyor, ısrarla tersliyor Ortaçgil; adamın öyle bir şarkısı yok işte…



Eşini kocasını, çoluğunu çocuğunu alıp gelmiş bu dinleyici, Bülent Ortaçgil dinleyicisi değil. Tesadüfen oraya oturmuşu da vardır, parkta dolaşırken denk gelmiş, bir konser dinlemek isteyeni de; sadece meraktan izleyeni de. Gerçekte Ortaçgil konserini duyup gelen de vardır. Gene de Ortaçgil’in beklediği topluluk değil bu. O yüzden sıkıntılı söylüyor şarkılarını. Bir saatte de bitiriyor konserini, “Bir daha bir daha” tezahüratlarına aldırmadan, arkasını dönüp uzaklaşıyor oradan.



Yine toplum tarafından anlaşılamamış bir entelektüel vakası. “Sen hayatında hiç müzik dinledin mi” diye soruyor konser sırasında kendisinden şarkı isteyen, yerden bitme bir velede. Sonra bir türlü kıymeti bilinmeyen her sanatçı gibi yüzünde küskün mü sinirli mi anlaşılmayan bir ifadeyle sahne ışıklarından karanlığa yürüyor. İçinden bir kez daha yemin etmiştir herhalde bir daha böyle bir yerde çıkmayacağım sahneye diye. Seyirciler arasında da, ne kibirli adam diyen olmuştur, “şarkıları da bir şeye benzese”. Sanatçı/entelektüel ile toplum birbirini böyle itiyor. Oysa basit bir kan uyuşmazlığını hemen buraya yormak ne kadar doğru? Ortaçgil yirmi yıl sonra da sahneye çıksa Abbasağa Parkı’nda kendisini dinlemeye bu kadar insan gelecek; Ortaçgil dinleyeni bellidir. Çok kaliteli, çok kültürlü bir kitle için müzik yapıyor anlamında kullanıyor değilim bunu; kendi kendine oyun oynar gibidir şarkıları. Oyununa herkesi almak istemeyen bir çocuk kadar da mızmızdır. O yüzden hiç halk konserine yakışan bir tip değildir. Çıkmaya çalışırsa tersler de terslenir de. Yoksa bu “sanat toplum için mi yoksa sanat için midir” tartışmalarında kanıt gösterilecek türden bir karşılaşma değildir bence. Çünkü müzik, hangi ölçütle iyi-kötü, kaliteli-kalitesiz diye ayrılıyor bilmiyorum ama, her şekliyle bir ıslık, bir mırıldanma ya da kafanın içinde yankılanan bir sesse, dinlenmeye de söylenmeye değerdir gibime geliyor.



Özdemir Erdoğan’ın “İbo Show”a konuk olduğunda söylediği gibi; iyi müzik kötü müzik yoktur; iyi yorumcu kötü yorumcu vardır.

1 Mart 2008 Cumartesi

Türban tartışmasının ekonomisi


kerem özkurt

Türban temcit pilavı gibi. Farklı zamanlarda gündeme düşüyor, sonra aniden kayboluyor, sonra yeniden parlıyor. Bu gelip gitmeler bende türban konusunun kesintisiz devam etmediği hissini uyandırıyor. Sanki belli başlı iki grup arasında on yıllardır devam eden bir tartışma değil de; farklı zamanlarda, o dönemin bağlamına uygun olarak, farklı grupların karşı karşıya gelmesi sonucu ortaya çıkıyor türban tartışmaları. O yüzden her türban tartışması, benzer noktalar tartışılıyorsa da, yapıldığı döneme hasmış gibi geliyor bana. Yanılıyor da olabilirim. Sadece fikir yürütme benimkisi; ama bu düşünceyi ilerletirsem şu an içinde olduğumuz Türban tartışmasını iki burjuva grubu arasındaki güç çekişmesi olarak tanımlayabilirim. Birinci grup devlet ile ilişkileri sayesinde güçlü haldeyken, Anadolu’dan yükselen ikinci grup ekonomik açıdan birinci gruba tehdit oluşturuyor. İki grubun da kendini has politik ve kültürel duruşları mevcut. Ortak noktaları ise her halükarda burjuva olmaları ve toplum içinde “belli bir kesimi” temsil ettiklerine inanmaları.

Türkiye’nin ekonomik tarihi birçok açıdan Batı Avrupa devletlerinden farklılık gösterir. Liberal ekonomi politikaları doğrultusunda gelişen Batılı ülkelerde devlet ve sermayedar arasındaki ilişki karşılıklı uzlaşma ve taviz üzerinden yürümüş, sermaye sınıfı devletin karşısında kendi ayakları üzerinde durmayı başarabilmiştir. Öte yandan Türkiye gibi karma ekonomik politikaların uygulandığı ülkelerde bu sınıfın varlığını sürdürebilmesi için devletin desteği gerekmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren sanayi ve ticari yatırımlar devlet tarafından teşvik gördüğü yahut bir şekilde devlet tarafından finanse edilebildiği sürece devam edebilmiştir. Bugün bile, halen üretici ve tüccarın en büyük müşterisi devlettir. Devletle bir şekilde iş yapamayan, simbiyotik bir ilişki kuramayan her büyük sermayedar ekonomik arenadan silinmeye mahkûm olacaktır.



Ancak devlet ile sermayedar arasındaki bu ilişki tek taraflı görülmemeli. Sermayedarlar devlet ile olan ilişkilerini, rakiplerinin önüne geçmek için kullanırken, devlet de kiminle ilişki içine gireceğine karar verir. Devletin kararını birçok açıdan siyasi nedenler belirler. Örneğin, Cumhuriyetin ilk yıllarında devletle iş yapmak isteyen sermayedarlar için en önemli referans Kurtuluş Savaşı’na bir şekilde -fiili, maddi ya da manevi- katılmış olmaktı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında ise ideolojik olarak “güvenilmeyen” gayrimüslim sermayedarlar Varlık Vergisi kanunuyla ekonomi dışı bırakıldı, sermayeleri daha güvenilir olan yerli tüccarlara transfer edildi. Hükümetler değişse bile devlet ile belli bir şekilde tanımlanmış -milli, modern ve 1980’den sonra laik- büyük sermaye grupları arasındaki ilişkiler devam etti.



Devlet ile ekonomik ilişkiye giren, bu sebeple de kendi kültürel ve politik alanlarını devlet ideolojisine uygun şekillendiren bu burjuva grubunu birinci grup olarak tanımlayalım. İşte devlet ile bu grup arasındaki ilişkiye tehdit, 1990’lardan itibaren iyiden iyiye güçlenen başka bir sermaye grubundan geldi. Bunlar da ikinci grup dediğim burjuva grubu. Bu; gerek devletin küçük ve orta ölçekli (KOBİ) işletmelere verdiği finansal destek, gerekse dünya ekonomisinin gitgide, gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerine bağımlı hale gelmesinin yarattığı konjonktürle, Anadolu’da serpilip genişleyen bir sermaye grubuydu. Ancak bu yeni grubun kültürel ve politik alanları, birinci gruptan ayrı olarak, devlet ideolojisiyle mükemmelen uyum içinde değildi. Anadolu kaynaklı ikinci grubunun bu uyumsuzluğu, sanırım, kuruluşundan bu yana devlet ideolojisinin taşraya sızmakta başarısız olmasından kaynaklanıyordu. Öyle ya da böyle bu uyumsuzluk ikinci gruba pahalıya mal oluyordu; devlet ile iş yapamadıkları ve politik alanda güçlü olamadıkları sürece ekonomik olarak güçlenemiyor, binci grupla mücadelesinde mütemadiyen yenilen taraf oluyordu.



Çoğu yorumcu bu ikinci gruba yeşil sermaye ismin verip irtica ile ilişkisini kurmaya çalışabilir; ama ben bu burjuva grubunun, ideolojik açıdan, dini referanslarının zannedildiği kadar kuvvetli olmadığını hatta ekonomik kaygılarının gerisinde kaldıklarını düşünüyorum.

1990’lar, bu burjuva grubunun ekonomik gücü sayesinde güven tazelediği, kültürel ve siyasi alanlarda kendine has olanı yarattığı yıllar oldu. Siyasette, “dini” olarak adlandırılan bir partiyi iktidara taşıdılar. Kültürel açıdansa kendi yaşam tarzlarını (alternatif modernleşme de diyebilir bazıları) geliştirdiler. Çok-kültürlülük ve etnik çeşitliliğin de küreselleşmeyle beraber önem kazanması, bu gelişmeleri destekledi. Her iki alanda da birinci burjuva grubu ile çatışmaya başladı. Bu çatışmanın siyasi getirisi 28 Şubat, kültürel getirisi ise birkaç hafta öncesine kadar yürürlükte olan türban yasağı oldu.

18 Şubat 2008 Pazartesi

Türbanlı siyaset


kerem özkurt

Nerdeyse üç haftadır aynı konuya kitlendik; o yüzden yazmadan olmayacak. Yalnız şu çekinceyi koymak lazım en önce; Türk siyasi hayatında herhalde çok az konu türban kadar yapay olmasına rağmen bu yoğunlukta tartışılmış, her ağza alınışta bu derece problem çıkarmıştır. İşin tuhafı, hemen hemen herkes bu meselenin yapay olarak üretildiğinin farkında olsa da tartışmakta, tartışmaya taraf olmakta bir beis görmüyor. Bunun nedeni, ister liberal ister modernist, ister “dinci” ne görüşte olursak olalım hepimizin aynı ideolojik tornadan geçmiş olmamız; bu sebeple de siyaseten ne tartışırsak tartışalım, en sonunda, kendimizi kurucu rejimin ya yanlısı ya da karşıtı olarak tanımlama ihtiyacı duymamız. Diğer bir deyişle statüko, reform, devrim hep aynı dar siyaset alanı için de debelenmek zorunda. Bu da tüm siyaset problemlerini aynı denklemle çözmeye çalışmak, her paragrafın sonunda karşısındakine aynı soruyu sormak haline dönüşüyor: kurucu rejimin yanında mısın değil misin?



Türban meselesinin tüm ekonomiyi ve politikayı oyaladığına daha önce ben de değinmeye çalışmıştım. Ancak bundan kastım türbanı elbette ki bir sorun olarak siyasetin dışına atıp görmezden gelmek değil. Bu türban tartışması yüzünden üniversiteye giremeyen, okumak yerine evinin kadını olmaya zorlanan; okula girse bile peruk gibi gülünç yollara başvurmak zorunda kalan, hatta daha vahim olarak saçlarını kazıtmak gibi radikal çözümlere gidebilen; haksız yere inançlarıyla istekleri arasında seçim yapmaya zorlananlar günlük hayatımızdan çok uzakta değiller. Ancak içinde bulunduğumuz türban tartışmasını yaratmaktan ziyade mağduru olan bir topluluk bu; buna dikkat etmek gerekir. Şu anki tartışmanın yapaylığı da buradan geliyor sanırım; mağdur olanın sözcülüğünü yapmak adına sahneye atılanın esasında mağdur gruptan olmaması; sadece kendi sınıfsal çıkarı için bu sözcülüğe soyunması ve en kötüsü tartışma kaybedilse de kazanılsa da mağdurun mağdur, galibin galip olarak kalacağı gerçeğinin lök gibi ortada durması.



Tam da bu noktada, şu an konuştuğumuz türban tartışmasının toplumsal kaynağına, nereden kaynaklandığına, önceki dönemlerde tartışılan türbandan nasıl farklılık gösterdiğine bakmak gerekiyor. Sorun, türbanın, nasıl oluyor da, tüm diğer siyasi, sosyal, ekonomik problemler arasında kendini bu derece öne çıkartıp, örneğin tersane işçilerinden, yeni ceza kanundan yahut ekmeğin artan fiyatından fazla konuşulduğunu anlamak. Tartışmanın reel bir karşılığı yok değil; ama yarattığı etki gerektiğinden katbekat fazlaymış gibime geliyor. Şu an yapmakta olduğumuz türban tartışmasının rejimsel bir sorundan çok bir iktidar mücadelesinin parçası olduğunu düşünüyorum.



Benimkisi basitçe farklı bir açıdan yaklaşabilme, belki havada anlamsız kalan bu tartışmanın ayaklarının nerede yere değdiğini bulmaya çalışma. Yalnız daha önce, bu satırları kaygıyla okuyanlarını içlerine su serpeyim. Bence türban Cumhurbaşkanı’nda epey oyalandıktan -Gül parti içinde hem sağduyulu kanadı temsil ettiğinden, hem de iktidar partisi, cumhurbaşkanının göreli özerkliğini kanıtlama endişesinde olduğundan yasayı bekletecektir-, belki birkaç sivil toplum kuruluşunun ve diğer partilerin görüşlerine de danışıldıktan sonra –“hep danış ama asla kulak asma” tekniğini uygulayarak- resmi gazetede yayınlanacak. Sonra anayasa mahkemesine götürülecek. Yasal bir engel olmamasına rağmen iptal edilecek; çünkü hepimiz çoktan öğrendik anayasa mahkemesi hukukiliğinden fazla siyasi kararlar alır. Kısaca bu yasa değişikliği ölü doğmuş bir çocuk. Burhan Kuzu hoca bile bunun farkındadır herhalde. Neticede, tüm bu sahne gösterileri AKP’nin tabanı ile olan gerginliğini azaltmış olacak. Bir kez daha mağdur olmanın verdiği mahzunlukla önümüzdeki yerel seçimlerde az biraz (bence cumhurbaşkanlığı seçiminden olduğundan çok daha az) sempati toplayabilecek. Diğer yandan kendilerini rejim muhafızı ilan eden gruplar da bu küçük zaferin verdiği sarhoşlukla bir süre daha kendilerini avutacaklar.


Hoş, bence yasa çıksaydı bile üniversitelerde kan gövdeyi götürmeyecekti. Birbirinden hâlihazırda şüphelenenler daha fazla şüphelenecek, kalanlar arasında eski ilişkiler devam edecekti. Yani bir arada türbanı sorun etmeden yaşayabilenlerin tutumlarında çok fazla bir değişiklik olacağını tahmin etmiyorum. Birand’ın programı (32. Gün) sizi hemen yanıltmasın; oradaki temsilin küçük bir Türkiye portresi olduğunu da düşündürmesin. Keşke bir gazeteci eline mikrofon alıp da Anadolu’daki üniversitelere de gitse; orada olup biten daha önemli geliyor bana. Yoksa türban takanı da takmayanı da İstanbul’da benzer ekonomik sınıfların içinden konuşuyorlar; bunu unutmamak lazım. Sanırım tam da bu noktaya odaklanmamız gerekiyor; türban tartışması, her ne kadar üniversite kapısında kendini zincirleyen mağdurların isteklerini dillendirse de, şu aşamada, ekonomik gücünü henüz elde etmeye başlamış bir toplumsal grubun siyasi ve kültürel gücünü, var olan siyasi ve kültürel güçler karşısında pekiştirme amacını taşıyor.

29 Aralık 2007 Cumartesi

İki yıl için bir yazı


kerem özkurt

İki yıl. 365 çarpı 2. artı 12 saat. 48 ay, 104 hafta, milyonlarca saat ve onun 60 katı dakika. Nasıl söylersek söyleyelim bir çırpıda çıkıyor ağızdan. Sonra durup derinlemesine düşününce ne kadar uzun bir zamanı geride bıraktığını anlıyorsun. Ne kadar çok anı, ne kadar çok olay, konuşmalar, yazılar, güldüğün, ağladığın, gülsen mi ağlasan mı şaşırdığın anlar, sıkıntılar, mutluluklar, sen fark edemeden birden boy atıp büyüyen çocuklar, birkaç ayda dikiliveren apartmanlar ve belediyenin durmadan suratına yumruk atar gibi değiştirdiği şehrin biçimi, hadi onu bırak, senin bazen yumruk yemiş gibi yere serildiğin ama çoğunlukla tekdüze sürükleyip durduğun yaşamın.

Hepsini birden hatırlamaya çalışmak gerçekten zorluyor düşüncemi. Zaten Mustafa’nın mail’i bana bunları değil, nedense tek bir anıyı hatırlattı. Sokak ortasındaydık, yanlış hatırlamıyorsam Göztepe’de minibüs caddesinin bir alt sokağında. Gündelik sıkıntıları anlatacağız dedi, öyle yüksek siyaset yapmaya gerek yok. Bizim sözümüz olacak, başkasının değil. Adı Günlük Hayat. Yazar mısın dedi, yazarım dedim elimden geldiğince. O günden beri yazıyorum elimden geldiğince.

GünlükHayat, derdi muradı isminde saklı bir yayın. Masa başında oturulup, oturduğun yerden üretilen, ayağı yere seyrek basan soyutlamalarla pek işi yok. Ama sokağın sözcüsü demeye kadar da götüremeyeceğim işi. Daha çok yazarı, kendi evinden çıktığında, çevresine bakıp ne düşünüyorsa, ne görüp ne duyuyorsa, hatta bazen evinden çıkmadan, penceresinden neyi gözlemliyorsa, gördükleri duydukları ona neyi yazmayı dayatıyorsa, onun yazıldığı bir yer. Onun için yazarı nerede yaşarsa yaşasın, burada yazılan hemen her yazıda aynı kokuyu, aynı sesleri duyuyor insan. “Evet, ben de gördüm onu”, “Benim de aklıma takılmıştı”, ya da “Tam da anlatmak istediğim buydu” diyebiliyor okuyucu. Benim için GünlükHayat’ı hem yazabildiğim hem de okuyabildiğim bir yer yapan tam da bu aslında.

Ama tek başına bu değil tabi. Doğrudan konuşamasam da yazıları dolayısıyla tanıştığım, en az bir kez GünlükHayat’ta yazmış arkadaşlar. Kendi adıma, uzun bir aradan sonra yazılarıyla tekrar karşılaştığım, ya da üretkenliğine şaşırdığım; kimi zaman atladığım bir şeyi gösteren, kimi zaman da bunu ben yazmalıydım dedirten tüm GünlükHayat yazarları. Sonra okuyucular. Yakın yahut uzak çevremizde ayaküstü görüşlerini söyleyen, ya da buradan, siteden yorumlarıyla katkıda bulunan GünlükHayat okurları. Yazdıklarınızın, söylediklerinizin havaya karışmadığını, birisi tarafından okunup yoruma değer görüldüğünü bilmek, yazı yazan -amatör yada profesyonel- biri için ne kadar sevindirici anlatamam. Ve tabi ki en önemlisi bu kadroyu bir araya getiren (nasıl yapabildiği hakkında hakikaten bir fikrim yok), bu siteyi deyim yerindeyse ayakta tutan editörümüz Mustafa. Nereye gitse, ne yapsa, GünlükHayat Mustafa’nın ajandasında kendine hep bir zaman buldu. Umarım bundan sonra da bulur.

Bu kadar laftan sonra herkese ve GünlükHayat’a iyi seneler dilemekten başka bir şey kalmadı sanırım…

29 Ekim 2007 Pazartesi

Yuvarlağın köşeleri ve Abdüllatif Şener


kerem özkurt

Cuma günü eski devlet bakanı yeni akademisyen Abdüllatif Şener, “Küresel Rekabet” başlıklı bir konuşma yapmak için Boğaziçi Üniversitesi’ndeydi. AKP’nin içinde muhalif bir duruşu olan, yeni hükümette kendi rızası ile yer almak istemeyen Şener’in ne diyeceğini merak ederek birkaç arkadaş dinlemeye gittik. Neden bilmiyorum, muhalif bir şeyler söyleyeceğini sanıyorduk; AKP politikalarını eleştireceğini, en azından özeleştiri yapacağını düşünüyorduk; o değil miydi görüp ahkâm-ı asrı münharif sıdk u selametten, çekil[en] izzet ü ikbal ile bab-ı hükûmetten?

Ama öyle değilmiş. O gün bize yaklaşık bir saat boyunca anlattığı özet olarak şuydu: Dünya inanılmaz bir hızla küreselleşiyor, bunun önüne geçilemez. Bu yüzden küreselleşmenin dışlında kalmak diye bir şey mümkün değildir. Şayet akıllı davranırsak bundan yararlanabiliriz ve mümkün olduğunca yararlanmalıyız zaten; çok çalışarak, rekabet ederek. Sadece birbirimiz ile değil, tüm dünya ile. Şener Hoca’nın çizdiği tabloda hepimiz küreselleşmenin akan çeşmesinden doldurabildiğimiz kadar doldurmalıyız. Çünkü dünyanın yeni düzeni artık bu.

Şener Hoca analizine “İster beğenelim ister beğenmeyelim neden küreselleşmeye katılmalıyız?” sorusuna cevaben, içinde bulunduğumuz bağlamı tarif ederek başladı. Sonra küreselleşmeyi anlattı. Rekabet edersek, kozlarımızı iyi oynarsak katılabileceğimiz, faydalanabileceğimiz, kazançlı çıkabileceğimiz küreselleşmeyi. Bu arada küreselleşmenin adaletsizliğinden bahsetmedi mi? Elbette değindi ama hemen ardından sömürgeleşeme söylemini eleştirmekten de geri durmadı. Küreselleşmenin bizimki gibi ülkeleri sömürdüğüne dair yaklaşım doğruluk payı taşıyordu ama Şener hocaya göre çözüm üretmiyordu; küreselleşmede bizimki gibi ülkelerin kaçınılmaz kaderi sömürülmektir demek ona göre küreselleşme ile nasıl başa çıkacağımız sorusunu yanıtsız bırakıyordu.

Determinizmi ilk eleştiren Şener değil; ama konuşurken atladığı (bilerek veya bilmeyerek) çok daha açık bir nokta var ki, bu doğrudan Şener Hoca ve ekibinin niyetiyle alakalı:

Küreselleşmeye niçin katılmak istiyoruz? Şener Hoca için cevap basit, başka türlü ayakta duramayacağımız için. Küreselleşmenin dışında kalınamayacağının o salondaki herkes üç aşağı beş yukarı farkındaydı. Kaçılamıyor burası açık; ama neden küreselleşmenin magmasına doğru ilerlemek istiyoruz; sorun burada.

Küresel ekonomi, adı itibariyle yanlış bir metafor kurmamıza neden olur. Küresel ekonomi küresel değildir. Yani içindeki her noktanın merkeze eşit uzaklıkta olduğu, herkesi eşit şartlarda yarıştığı bir düzen değildir. O çok övülen kısmı, “dünyanın öbür ucunda üretilen bir bilgiye ulaşabilme” bile çeşitli kriterlere bağlanmıştır ve ulaşımı zannedildiği gibi herkese açık değildir. Küresel ekonomide her zaman birileri daha avantajlı olacaktır; bu kaçınılmaz; çünkü sistemin işleyişi buna bağlıdır. George Orwell’ın domuzlarının, duvarın üzerine yazılmış tek maddelik anayasaya, “herkes eşittir” cümlesine, yönetime geldikten sonra ekledikleri gibi: “ ama bazıları daha fazla eşittir.”

Küreselleşme için “köşeli yuvarlak” metaforu daha uygun gibime geliyor. Bazı ülkeler köşededir ve merkeze diğerlerinin olduğundan daha uzaktır. Mazlum edebiyatı yapmak istemiyorum, hiç de hazzetmemişimdir, ama madem bir bağlam kurulacak ve kendimizi bu bağlamda bir yere koyacağız doğru hareket edebilmek için, bağlamı doğru kuralım yerimizi tam olarak tespit edelim: Biz bu yuvarlağın köşesindeyiz.

Peki, sırf uzağındayız diye küreselleşme sürecinin dışına mı çıkmamız lazım. Elbette ki hayır, hatırlayın kaçış yoktu ya küreselleşmeden. Şener Hoca’ya göre var gücümüzle merkezine doğru kulaç atmalıyız, kürenin merkezine. Küresel ekonomiden en fazla fayda gören ülkelerin, ABD’nin Almanya’nın, Japonya’nın yanına. Peki ama ne için? Ülkemizi zenginleştirmek ve kalkınmak için. Abdüllatif Şener’in evvelden bakanlık yaptığı hükümet bunun için ciddi adımlar attı ve küreselleşen ekonominin Türkiye’de kurumsallaşması için yoğun çaba harcadı. Ülkenin büyüme hızını arttırdı, GSMH’yı yükseltti ve ismini bile bilmediğimiz nice istatistiksel değeri yükseltti. Ya sosyal güvence? Ya Fakirlik? Ya insanca yaşama hakkı? Şener hocanın yüzmemizi istediği yerde duran ülkelerin insanları ne durumda? Ne tür bir yere doğru yuvarlanıyoruz ve niye tutunamıyoruz bir yere?

Benim anlamadığım bu işte. Derdim küreselleşme değil; ona karşı olmuşsun, olmamışsın fark etmez, o kendi yolunu bulup ilerleyecektir. Ama biz niye onu almaya bu kadar hevesli bu kadar lütufkârız. Bu hengâmenin ezdiği onca insan var benim ülkemde, yaşamak için her gün yeni yollar bulmaya çalışan, sadece yaşayan, sonra ne olduğunu anlayamadan ölen. Küreselleşmenin umursamadığı insanlar; yoksullar. Şener Hoca’nın arkasına takılıp bu deryaya atlayan “girişimci”nin bile hali ne olacak belli değil. Köşeden merkeze yüzmek (eğer ki niyetiniz ve amacınız her şeye rağmen bu ise) ne acılar çektirecek insanlara? Ve kim hesabını verecek, sırf dolar yükseldi diye işyerini kapamak zorunda kalan “girişimci” masasının çekmecesinden silahını (ne tuhaftır ki onu yasal yollardan, tam da arkasından yürüdüğü politikacıların selefleri tarafından çıkarılmış bir yasayla alabilmiştir) şakağına dayadığında?

22 Ekim 2007 Pazartesi

Referandum üzerine


kerem özkurt

Bu da bitti. Referandum sonuçlandı. Herkesin az çok tahmin ettiği bir sonuç oldu: Önceki referandumlara oranla katılımı düşük, sandıktan “evet” in çıktığı bir referandum. Ancak son iki haftada yaşanan acı olaylar tüm bu referandum heyecanını gölgeledi. Ne olup bittiğini anlayamadan sandık başında buldu birçok seçmen kendini. Alelacele oyunu kullanıp evlerine döndüler ve televizyonlarını açıp artık sadece birer rakamdan ibaret olan insanlara üzüldüler. Ekrandaki rakamların değişmemesi için dua ettiler. Bunun üzerine konuşmak gerek ama zamanı var. Biz şimdilik tüm bu üzüntülerin gölgede bıraktıklarına, gölgede olup bitmiş olana bakalım.

Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi çok öncelerde de konuşulan bir projeydi. AKP’nin somut bir iddiası olarak ortaya çıkması ise, çok uzun zaman değil, birkaç ay evvelki cumhurbaşkanlığı seçimlerine rastlıyor. Bir takım yapısal, görünüşte bürokratik ama üniversitede okuyan bir hukuk öğrencisinin bile sezebileceği, siyasi bir kararla Gül’ün seçilemeyişi tüm bu süreci başlattı. Anayasa mahkemesinin kararının açıklanmasının hemen ardından kurmaylarını toplayan AKP yönetimi çıkışta basitçe şu açıklamayı yaptı: Mademki iktidarımın ve iktidarımı barındıran meclisin meşruiyetini tanımıyorsunuz, buyurun halka gidelim. Çünkü adalet mülkün temeli olsa bile mülkün sahibi son tahlilde halktır. Biricik meşruiyet kaynağı.

Böylece yaz evvelinde ani ve bir o kadar fevri bir atılımla başlatılan bu sürece son nokta bugün konuldu. Türkiye bundan sonra cumhurbaşkanını bizzat seçecek. Ancak iki tarih arasında gelişen birçok olay bence tüm bu sürecin anlamını silip geriye sadece kuru bir inadın gerçekleştirilmesini bıraktı.

Bunun en güzel göstergesi hazırlanan anayasa taslağı. Yeni anayasa parlamentonun etkinliği ve yetkisini arttırırken cumhurbaşkanınınkileri buduyor. Diğer bir deyişle yürütmenin atanmış kısmı kısıtlanırken seçilmiş kısmı daha rahat hareket eder hale geliyor. Rejim açısından incelendiğinde parlamenter demokrasiye bir yöneliş (her ne kadar çoğulcu bir parlamento özelliği taşımasa da belki ileride olur ümidiyle vaatkâr); sevindirici. Ancak öte yana baktığımızda halk tarafından seçilmiş bir cumhurbaşkanı, başkanlık sistemine doğru bir evrilme. Peki hangisini beklemeli? Nasıl bir rejim beklemeliyiz? Daha da vahimi, yürütmenin, karşı karşıya gelmesi kuvvetle muhtemel bu iki seçilmişi arasında doğabilecek tartışmalarda meşruiyet sorunun nasıl çözeceğiz.

Eminim bunun hukuki ve tatmin edici bir açıklaması vardır. Yoksa memlekette onca hukukçu varken benim gibi bir cahile düşmez fikir yürütmek. Ben burada kendi küçük senaryomu yazmakla yetineyim o yüzden.

Cumhurbaşkanlığı krizinin AKP’ye getirdikleri malum. AKP’nin git gide kemikleşen oy desteğini göz ardı etmeden, bu olayın onların oylarına epey bir katkı yaptığı söylenebilir kabaca. AKP, haksızlığa uğramış, mazlum haliyle çıktığı meydanlardan tam destek alıp tekrar yoluna koyuldu. Ancak işler, tüm bu kriz öncesinde böyle değildi. AKP’nin oyları muhtemelen hala dişe dokunur bir seviyede idi ancak Kasım 2002’de yakalanan rakamın aşağısına düştüğü de bir gerçek. Yine muhtemelen yaklaşan seçimlerde bu oy AKP’yi tek başına iktidar en azından iktidar ortağı yapabilecekti. Belki ikinci daha kuvvetli bir ihtimal. İşte bu yüzden AKP yürütmenin bir kolunu kendi lehine tutmak istedi ve köşkte direndi. Bu işi mümkün olduğunca seçim sonrasına bırakmamaya çalıştı. Ancak tuhaf bir şekilde, hatta AKP yönetiminin bile ummadığı bir biçimde uğradıkları haksızlık kendilerine oy olarak geri döndü. Artık köşk sembolik bir anlamdan öteye geçmiyordu AKP için. İktidar garantilenmişti ve cumhurbaşkanlığını iktidara gelmenin belki de kefareti olarak geri isteyebilecekleri endişesi ile elindekini, parlamentoyu güçlendirmek istedi anayasa değişikliğiyle. Ama tüm bu sürecin sonuca ermesinde etkili rol üstlenen ekonomik ve politik aktörler beklenen kefareti istemediler. AKP de tüm plansızlığına, programsızlığına, seçim öncesi ile seçim sonrası hesaplarının birbirini tutmamasına aldırmayarak, sırf bir kere söz ağızdan çıktı diye, belki biraz da seçimlerde işini kolaylaştıran bir sürece vefa borcu nedeniyle, bir ekim pazarı sandıkları kurdurttu.

Biz de sol işaret parmaklarımızı boyattırıp geldik. Hepsi bu.

2 Ekim 2007 Salı

22 Temmuz'da ne oldu?


kerem özkurt

AKP'nin % 47 almasında şaşılacak bir şey yok. Bahane aramaya da gerek yok. Belli ki herkes halinden memnun. Kimse insanların kandırıldığını, çeşitli yollarla dağıtılan yardımlarla oyların satın alındığını iddia etmesin. Bu, kendi insanını şapşal yerine koymak, iki somunla kandırılacak kadar kafasız olduğunu söylemek; kişinin içinde yaşadığı topluma; içinde yaşadığı derken gün içinde konuştuğu, otobüste yan yana durduğu, yeri geldiğinde derdini yeri geldiğinde sevincini paylaştığı, tanımadığı halde paylaştığı insanlara haksızlık etmek olur. Siyaset kıymet bilmekle başlar. Senin ortaya attığın fikirleri destekleyecek, uğrunda çalışacağın insanın kıymetini bilmekle. Çünkü kendiden menkuldür insanın kıymeti; çünkü insan olduğu için değerledir en başta.



Bu yüzden kendini dev aynasında görüp, sana ayna tutanlarla karşılıklı iltifatlaşıp, geri kalanların sözlerine kulak tıkamak bir fikir adamının, bir siyasetçinin, bir devlet adamının kendisine zarar vermekle kalmaz, ürettiği gerçekten de faydalı olabilecek politikaların, çözümlerin de kulak ardı edilmesine sebep olur.



AKP gerçekten de yardımlar dağıttı birçok yerde seçim öncesi. Birçok insan da büyük ihtimalle bu sebeple oylarını vermişlerdir AKP’ye. Ama bu insanlar farkında değil miydiler oylarını sattıklarını, “oyuna“ geldiklerinin? Neden bile bile lades desinler? Cahillik deyip işin içinden çıkmak çok kolay. Soruları doğru sormak gerekir. Pek beylik bir lafla söylersek, bu insanlar neden bir ekmek uğruna oylarını veriyorlar. Daha da önemlisi, ey sen aynadaki dev, neden sen değilsin o insana o ekmeği uzatan.



AKP bu seçimden, geçen seçime oranla çok daha düşük bir oyla çıkabilirdi ve bu beni gerçekten şaşırtmazdı. Ülke’de olup bitenlerin, büyük resme bakmaya gerek kalmadan, küçük adamı bile nasıl sınırda yaşamaya ittiği çok açık. Ancak yine aynı hükümet, üstelik hiçbir değişiklik vaat etmeden, yani aynı düzeni sürdürme iddiası ile tekrar ve daha güçlü geldi. AKP yönetimi kazandıkları bu başarı için, muhalefete (ki sadece CHP’yi kast etmiyorum), kendi çalışanlarına borçlu olduklarından daha fazlasını borçlu. AKP’nin tüm hükümeti süresince o kadar bariz duran açıklarına bir türlü atlayamayıp, nedense muhalefeti kendilerini köşeye sıkıştıran bir söylem üzerinden yapıp duran, toplumun ve siyasetin her köşesindeki muhalefete.


Çok basit bir denklemle bütün bu dönem boyunca toplumu dinleyen sadece AKP oldu ve bunun da karşılığını fazlasıyla aldı. Yine de bu sürecin üzerine söylenebilecek birkaç şeyin daha olduğu görüşündeyim.

27 Mart 2007 Salı

Mavileşen yakalar-3: Yanılsama


kerem özkurt

Her üniversitede bahar şenliklerinden az bir zaman evvel kariyer günleri yapılır. Çeşitli şirketlerin çalışanları hem şirketi tanıtmak, hem öğrencileri heveslendirmek hem de kendine eleman seçmek amacıyla kısa sunumlar yaparlar. Genellikle o üniversiteden mezun olmuş biri sahneye çıkıp, kendisinin hangi evrelerden geçerek, kendini nasıl geliştirerek, hangi basamakları çıkarak, bulunduğu yere nasıl tırmandığını anlatır. Canlı bir başarı öyküsü. Öğrenciye şu mesaj verilir: Neden sıradaki sen olmayasın?

Özel sektörün en çekici yanlarından biri terfiiydi. Evet, ilk başta küçük bir görevle başlatıyordu çalışanını ama çok çalışılırsa, fark yaratabilirse yükselmek işten bile değildi. Böylece “yönetici asistanı” gibi isimde ağır görevde hafif unvanlarla ve cüzi ücretlerle işe girmekte bir sakınca görmüyorduk. Ama aylar geçtikçe, gittikçe belirginleşiyordu: bundan fazlasına ulaşamayacaktık. Daha doğrusu çıkabileceğimiz makamın düzeyi çoktan sınırlandırılmıştı.

İşe girerken “bu departmanda müdür yok gibidir, herkes eşittir, hiyerarşik bir yapılanmadan kaçınırız” vaadi hakikaten doğruydu; ancak bize söylenmeyen bu yatay yapılanmanın kendini en belirgin şekilde terfii mekanizmasında gösterdiğiydi. Terfii, unvanda afili bir değişiklik (belki daha İngilizce bir unvan), ücrette ufak bir oynama, ama sonunda önceden yapılan işten pek farklı olmayan yeni bir görev getiriyordu. Hep aynı düzeyde duruyordu çalışan. Ne uzuyordu ne kısalıyordu. Bu basamakları çıkmaktan çok sahanlıkta ileri geri gitmek gibiydi. Sonunda küçümsediğimiz devletin o dereceli, kıdemli sistemindeki kadar bir ilerleme sağlanabiliyordu. O da devletteki gibi belli süreleri doldurunca otomatik olarak değil, ancak yoğun bir çaba gösterilir ve pozisyon açılırsa…

Yine de içimizdeki ümidi sürdüren bir yanılsamayla avunuyorduk: Bizden çok daha düşük tahsilli ama yaşça ve deneyimce bizden üstün olan kişilerin başımızda bulunması. Departman şefleri, müdürleri, yöneticileri (özel sektör ne kadar çok isim bulabiliyor), bir gün onların bulunduğu konuma bizim de gelebileceğimizi müjdeliyor gibiydiler. Kendimizi kim yönlerden onlardan üstün buluyor, onların işe başladığı zamanki durumlarına kıyasla daha yetkin olduğumuzu görüyorduk. Onlar yapabildiyse biz de yapabilirdik. Canlı bir başarı öyküsü.

Oysa onların o makama ulaştıkları dünya bizimkinden çok farklıydı. Henüz yapılanan bir özel sektördü o; eleman diye her yere saldıran, psikoloji bölümü mezunu birini satış departmanına yerleştirebilecek kadar rahat davranan bir özel sektördü. Sorduğumuzda, onlar da işe en alt kademeden girmişlerdi, doğru ve bu bizde aynı yolları kat ederek aynı yerlere ulaşabileceğimiz yanılgısı yaratıyordu. Oysaki onların zamanında bu yol çok açıktı. Üniversite mezunun çok olmadığı bir zamanda iş bilen kişi, ne olduğuna bakmaksızın yükselebiliyordu. Fikri olan garsonların reklâmdaki gibi yeteneklerini kanıtladıklarında masaya oturtulduğu zamanlardı. Şimdiyse özel sektör herkesi aldığı pozisyonda tutmaktan yana. İşler böyle de gayet iyi işliyor özel sektör için. Nasılsa bir ordu kadar işçi var rezervde.

İşin en hazin yanı, yükselmenin maddi dayanaklarının yok olduğu bir ortamda yükselme hayalinin hala devam etmeseydi. Biz o hayalin peşinden koştuk; bizden sonra da kim bilir kaç nesil aynı hayalin peşinden koşacak.

Olabilirliği çoktan silinmiş ama albenisi her gün tazelenen bir hayalin…

26 Şubat 2007 Pazartesi

Mavileşen yakalar-2: İş zamanı


kerem özkurt

Benim sınıfımdan yaklaşık 80 kişi mezun oldu. Bunlardan devletin herhangi bir kademesinde çalışmaya başlayan benim bildiğim iki kişi var. Kalanların birçoğu özel sektörde iş buldu. Bir kısmı da benim gibi yüksek lisansa devam etti. Bunu babama ilk söylediğimde, ne yapacaklar özel sektörde devlete girselerdi ya demişti. Devletin “devlet baba” olduğu yıllar, babamın bir devlet bankasına memur olarak girdiği yıllarda kaldı sanırım. O yüzden babamın sözlerini sadece bir kuşak farkından ibaret saymıştım.

Özel sektörün inanılmaz bir cazibesi vardı. 1980’ler 1990’lar boyunca biz bu cazibenin altında büyüdük. Teoriye göre gelişen her ülkenin deneyimleyeceği gibi Türkiye’de de hizmet sektörü gittikçe şişkinleşiyordu. Buna post-industrialism’in teknoloji yoğun üretim şekli de katılınca, orta sınıfın kendi halinde üyeleri olarak bize düşen, uslu uslu okullarımızda okuyup, zamanı geldiğinde hak etiğimiz makama oturmak olacaktı. Mekânımız şehir, işimiz bol gelirli, yaşamımız vasatın üstü ve modern olacaktı. Çünkü okumuştuk. Çünkü daha iyisini hak ediyorduk.

Ben gerçeğin yüzümde şakladığını bizden bir sene erken mezun olan bir arkadaşımın kurumsal olduğunu zannettiğimiz bir firmada, satış pozisyonunda işe girdiğinde anladım. O neşeli adamın gözleri artık gülmekten değil de yorgunluktan kısılmaya başlayınca anladım. Haftada en az üç gece, eve geç gelip, geldiğinde yorgunluktan oturduğu yerde uyuya kalmasından anladım. Tam bir ay her gün, hiç tatil yapmadan, işe gitmesinden anladım. Yaptığı işin, dört yıllık yüksek tahsil olmadan da rahatlıkla yapılabileceğini gördüğümde anladım. Çalıştığı yerdeki en iyi tahsile sahip olmasına rağmen diğer satıcılarla aynı muameleyi görmesinden, işi kapıp en iyi satış rakamlarını yapmasına rağmen şirketini memnun edememesinden ve tabi şirketi tarafından memnun edilmememsinden anladım.

O arkadaşım hep bir uç örnek olarak kaldı benim için ama diğer arkadaşlarım da hep benzer şikâyetlerle geldiler. Özel sektör bir iş esnekliğine sahipti ama bu esneklik sadece işveren tarafından kullanılabiliyordu. Hafta içi fazla mesailer, eve iş getirmeler ve hafta sonu çalışmalar demekti iş esnekliği. Bunların pek çoğu da ücretlendirilmiyordu. İş/özel hayat ayrımı git gide muğlâklaşıyordu. Öyle ki, tatiller bile şirket tarafından belirlenmeye başlanmıştı; belirli haftalarda zorla izin kullandırılıyordu çalışanlara, ileriki izinleri engellemek amacıyla. İş dışındaki saatlerde bile telefonla aranıp (belki de cep telefonlarının ilk kullanım alanı budur) çalışmak zorunda kalabiliyorlardı.

İşi sahiplenmesi bekleniyordu çalışandan. Bu durumda dükkân sahibi bir esnafa dönüşüyordu çalışan. Dükkândan sorumlu; kârından sorumlu, işleyişinden, imajından sorumlu. Bir dükkân sahibi gibi. Akşam istediği saatte kapatan, çalıştığı kadar para kazanacağını düşünen, bu sebeple gece yarısı müşteri telefonla aradığında bile pijamasıyla inip dükkânı açabilecek; ertesi gün mal gecikirse diye uykusu kaçan bir dükkân sahibi. Tek fark, dükkânın kazancından faydalanamaması. Diğer bir deyişle sıkıntıda ortak -hatta çoğu zaman sıkıntının bizzat sahibi- ama kazançta alelade bir çalışan.

İlk sanayileşme dönemlerinde İngiltere’de büyük saatler konmuştu meydanlara, işçilerin işe geç kalmamasını sağlamak için. Devasa fabrikalarda işin ne zaman başlayıp ne zaman bittiğini göstermek için. Bu hayatın 24’e ayrılmış zamanlara göre düzenlenmesinin ilk şekliydi. İşçilerin ne kadar çalışacaklarını ne kadar serbest zaman kullanacaklarını belirlemenin işverence keşfedilmiş bir yolu.

200 sene sonra, bu sefer, çalışmanın ne zaman başlayıp ne zaman bittiğini kestiremediğimiz bir iş tanımı koyuyor önümüze işveren. İroni dediğimiz şey bundan fazlası değil.