ergenekon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ergenekon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Nisan 2009 Pazartesi

Öfke, hırs ve intikam ya da Zaman


Mustafa Kuleli

“Zaman sadece birazcık zaman / Geçici bu öfke, bu hırs, bu intikam”Sezen Aksu’nun Gidiyorum şarkısı böyle başlar… Geçen gün Zaman okurken birden mırıldanmaya başladım bu şarkıyı. İnsan beyninin oyunlarından biri işte… Memleketin en ‘hoşgörülü’ gazetesi olduğunu iddia eden, “Yaftalamadan düşün” sloganıyla reklamlar yapan, her fırsatta basın etiğinden dem vuran Zaman gazetesinde tam da bunları görmüştüm:

Öfke, hırs ve intikam.

Her sayfadan, her köşeden akıyordu. Vakit gazetesinin ayan beyan çirkinlikleri, biraz daha üstü kapalı, usturuplu, soslu bir halde, azıcık estetize edilerek sunuluyordu bu yayında.
Yanlış anlaşılmasın, Ergenekon soruşturması başlamadan önce de böyleydiler, Türkan Saylan’ın evi aranmadan da.

Yani Gülen cemaatinin merkezi yayın organı Zaman’ın demokratlığı, özgürlükçülüğü, ‘hoşgörü’sü sözde idi, sahte idi. Gazeteyi dikkatle takip edenler bunu zaten görüyordu. Şimdi bu gerçeği görmek ve göstermek için bir vesilemiz daha oldu.

Zaman’ın Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı ile başlayalım. Hazret, 20 Ocak 2009’da şöyle bir şey yazmış mesela:

“Hain plana bakar mısınız siz! Biraz para vererek Gülen hakkında şahitlik yapacak adam aranıyor. Alçaklar diye bahsettikleri iki ismi aslında hatırlarsınız. Serhat ve Eyüp dedikleri gençleri Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği adında PKK bağlantılı bir örgüt yalancı şahitliğe zorlamış, Ceviz Kabuğu denen illüzyonist bir programda düzmece yayın yapılmıştı.”*

“Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği adında PKK bağlantılı bir örgüt” Breh breh breh… 70’lerde “Moskova bağlantılı” diyorlardı, şimdi “PKK bağlantılı” diyorlar. Dikkatinizi çekerim, demokrat gazetenin Genel Yayın Yönetmeni bunu yazan. Hem de Ocak ayında. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne (ÇYDD) yapılan operasyondan üç ay önce.

Bir tane daha:

“ÇYDD, bölücü hareketleri güçlendiriyor” bunun başlığı.** 3 Ağustos 2006’da yazılmış. ÇYDD’den istifa eden ve Ergenekon iddianamelerinde de adı geçen Asuman Özdemir adlı bir kişinin iddiaları var haberde:

"ÇYDD, İstanbul'a sadece Güney ve Doğu Anadolu'dan kız öğrenci getirip okutuyordu. Neden Edirne ve Muğla gibi diğer illerden kız öğrenci getirmediğimizi yönetime soruyorduk. Çünkü oralarda daha zor şartlarda okuyamayan kızlarımız vardı. Ama sorularımıza yanıt alamıyorduk. Zamanla ÇYDD içinde bazı şeyler açıktan açığa konuşulmaya başlandı. İstanbul'a getirilen öğrenciler içinde yakınları dağlarda terörist olanlar olduğu konuşuluyordu.”

Haber kaynağı Asuman Özdemir, ÇYDD Genel Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan'a konuyu sorduklarını; ancak yanıt alamadıklarını söylüyor ve devam ediyor:

"Bugün DTP binalarında erkek üyeden çok genç kızlar var. Orada bilgisayar başında genç kızları görürsünüz. Nereden öğrendiler bunları? Son birkaç yıldır bölücü örgütün Güneydoğu'da düzenlediği eylemlere iyi bakın. Kadınlar, özellikle genç kızların ön sıralarda olduğunu görürsünüz."

Zaman’ın zihniyetini ne kadar da güzel yansıtıyor değil mi? Bir haber kaynağının iddiaları değil sadece bunlar. Bu gazetenin tarzı, ruhu…

Zaman’ın lügatinde en büyük hakaretler DTP’li, PKK’li, Hıristiyan, Yahudi, Sabetaycı ve solcu olmak. Bu gazetenin alışkanlığı insanları darbeci, anarşist, solcu, terörist, misyoner diye yaftalamak.

Geçen hafta boyunca, ÇYDD’nin PKK’li öğrencilere burs verdiğine dair haberler yaptı Zaman. Soralım o zaman: “Burs alan öğrenciler arasında yasadışı örgüt üyeleri varsa, neden yargılanmıyorlar?” Ortada yargı kararı yokken kişiler ve kurumlar hakkında atıp tutmak ne zamandır gazetecilik sayılıyor?

Yoksa derdiniz gazetecilik değil mi? Gelin açık konuşalım... 30 binlik bayi satışınızı ve 700 bin ‘abone’nizi konuşalım.

Ha unutmadan, bugün itibariyle sayfa tasarımınız değişecekmiş bir de. “Değişmeyen tek şey gelişim” sloganıyla duyuruyorsunuz bunu da.

Söylemeden edemeyeceğim:
Bu kadar kirlenmişken “yüzünüz”, beyhude bir çaba gibi geldi bana.


* http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=805615
** http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=321874

26 Ağustos 2008 Salı

Memleketin hali, ahvali



Duygu Kocabaylıoğlu

Başbakanı olduğu ülkenin resmi dilinde kullandığı kelimelerin sözlük anlamlarından bi’haber başbakanlardan, fani halkın cebinden uhrevi nedenlerle çaldığı altınları geri isteyen hocalara; insani(!) gövde gösterisiyle boğaz sularından geçen savaş gemilerinden, Osmanlı’nın zayıflayıp dağılmasından da bizzat suçlu olan ‘ergenek düğümlerine’ kadar gene rengârenk, gene türban-cumhurbaşkanlığı-anayasa tartışmalarını aratmayan nur topu gibi gündemlerimiz var. Kafkasya’da, fillerin enerji savaşı yüzünden çimenlerin nasıl ezildiğini görünce insanlığımdan utanıyorum. Irak’tan, Afganistan’dan, lanetli topraklar Orta Doğu’dan geriye ne kadar utancım kaldıysa onla utanıyorum işte.

Hükümetlerin eli hep cebimizdeydi zaten; 30-40 yıldır alışkanız memur-işçi ücretlerinin açlık seviyesinde olmasına, artık uçan kuşa bile seve seve vergi vermeye. Misal, Aylık 7ytl’lik telefon görüşmesi yapıp, bunun 3 katını ülkenin en çok para kazanan komedyenin reklam filmlerine vermeye. Devlet babanın aldığı KDV üstünden, şimdi İsrail’e özel özel iletişim vergisi hediye ediyoruz.

Fakat, artık yöneticilerimizin gözü başka ceplerimizde. Hiçbir zaman ‘ayıp’ yaftasından kurtulamayan cinselliği, nasıl yaşamamız gerektiği 1 yıl boyunca birilerinin uykusunu kaçırabiliyor çalışma masalarında. Gençleri yasakla, günahla, çarşafla ‘korumayı’ akıl eden zihniyetler, bu akıllarıyla övünüyorlar. 1970 gazetelerindeki haberler diyor ki, “Milli Selamet Partisi genel başkanı Necmettin Erbakan 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı etkinliklerinde stadyumda dans eden öğrencilerin etek boylarını kısa bularak, genel ahlaka aykırı olduğunu söyledi.”

Ve mayıs ayının her yerde sıcak geçtiği bu memlekette, uzun kollu, jarse kıyafetlerle işkenceye çevrildi bayramları gençlerin. Gençlerin ahlakını korumak için! Ne korunmaz şeymiş şu ahlakımız; mini etekle, topuklu ayakkabıyla, sadece İzmirli olmakla bile kaçıp gidiyor. Şimdi de dergi-CD alanlar en modern yöntemlerle fişlensin, hatta bence herhangi bir korunma yöntemini satın almak isteyen gençlerin nüfusunda ki evli-bekâr hanesine bakılsın. “Korunma öyle değil, böyle olur” densin. Erbakan’ın ektiği tohumlar hala parlak meyveler veriyor. Belli ki organik yetiştirmiş; hiçbir katkı maddesi kullanmamış ekerken. Hasadı da üç nesil sürdü hayırlısıyla.

Alelacele geri çekilen yasa tasarısı müsveddesinde yer alan internetle ilgili maddelere hiç değinmiyorum bile; zira internetin dörtte biri ülkemizde hali hazırda normalde kapalı! Siz Çin’i eleştiredurun, “Google’da şu kelimeler aratılamıyormuş, yok bilmem neye sansür varmış” diye, kınama cümlelerine devam edin. Ya da devam etmeden önce dönüp kendi erişimlerinize bakın. Acaba Youtube yetkilileri yasağın çevresinden dolaşmakta usta olan Türklerin bu yeteneğini keşfetti de, “nasıl olsa giren giriyor” mantığı ile mi sitesinin dört aydır bu ülkede yasaklı kalmasına ses çıkartmıyor, anlayamıyorum. Öte yandan da, bu site kapatma konusunda yargı mercilerimizin hızı benim gözlerimi yaşartıyor. Suçu her şeyiyle sabit, pişkin katiller “Bir Ermeni’yi daha öldürmüş olmanın” gururuyla sırıtarak kameralara poz veriyor ve nedense davaları bir takım gerekçelerle ileri tarihlere erteleniyor. Onları savunan ‘avukatları’ var zira.

Bir de bu yana bakıyoruz, Türk Telekom’un büyük(!) hizmeti, şikâyet formu sayfasını 10.000 küsur vatandaşımız kendine görev bilip doldurmuş. 10.000 küsur site zararlı; efendime söyleyeyim hakaret, pornografik içerik vs. ihtiva ediyor demek ki. Bu sitelerin yüzde kaçı yargıda bir avukat tarafından korunup, savunulabiliyor peki? Suçları, neye göre, kime göre sabit? Savcının hakkınızda dava açması, sitenizin kapatılması için fazlasıyla yeterli. Adaletin hızına hayran olmamak elde değil. Sağlık Bakanlığı’na açılan tazminat davalarının sonuçlanmasının, davacının ömrüne bedel olduğu bir memlekette, yargının sansür hızı Stalin Rusya’sını aratmıyor.

Velhasıl can sıkan sorun o kadar çok ki, çomakla deş deş bitmiyor. Ülkenin neresini tutsam elimde kalıyor sanki. Spordan sadece futbolun anlaşıldığı topraklarda, olimpiyatlarda elenen sporcular ayıplanıyor; hayran olduğumuz Avrupa’nın çöpe attığı nükleer santraller bağrımıza dikiliyor; başkentliler kendilerine zehir içiren sevgili başkanlarını 6 ay sonra tekrar seçmek için hazırlanıyor…

Bu ülkede düşünen, gören, sorgulayan insan olmak gerçekten sabır ve sağlam bir sinir sistemi gerektiriyor…

5 Ağustos 2008 Salı

Solcular Ergenekon’da taraf oldu, Taraf sansür koydu!


Mustafa Kuleli

Bu aralar öyle şeyler oluyor ki memlekette, insan kime ne diyeceğini, nerede duracağını, kime inanacağını şaşırıyor. Ortalık böylesine toz duman iken, servis edilen sahte/gerçek belgeler havada uçuşur, iddia ve ithamdan geçilmezken, birileri “ölümüne demokrat” edasıyla ortalarda salınıp, herkese demokrasi ve özgürlük “ayarı” verirken, bir de bakıyorsun ufacık bir detay ezberleri bozuveriyor. Hem de hiç beklenmeyen bir anda, beklenmeyen bir biçimde…

2 Ağustos Cumartesi gününden beri Ezilenlerin Sosyalist Platformu (ESP), Taraf ve BirGün gazetelerine ilan veriyor. Bu ilanlarda, 6-7 Eylül olaylarından Hrant Dink cinayetine, Gazi Mahallesi’nden Şemdinli’ye, 1 Mayıs 1977’den Güngören bombalamasına kadar pek çok olayın kontrgerilla tarafından gerçekleştirildiği belirtilip, farklı isimlerle (İttihat ve Terakki, JİTEM, Özel Harp Dairesi ve TİT) anılan bu organizasyonun “sistematik bir suç imparatorluğu” olduğu ifade ediliyor.

İlanın üst kısmında, metni tamamlayan bir fotoğraf kolajı dikkat çekiyor. En önde Kenan Evren, Mehmet Ağar, Hurşit Tolon, Tansu Çiller gibi isimlerin yer aldığı, Şevket Kazan, Yaşar Büyükanıt, Korkut Eken, Veli Küçük, Yeşil gibi portrelerle tamamlanan bu kolajın üstünde “Bize güç verin, onlara diz çöktürelim” ve altında “Savaş suçluları mahkemesi kurulsun, kirli savaş baronları yargılansın” yazıyor. Ne kadar çarpıcı değil mi? Ama maalesef Taraf Gazetesi’nden birileri bizim gibi düşünmüyor, okurların ilanı bu şekilde görmesini sakıncalı buluyor.

Taraf’ta yayınlanan ilanda, kolajın olduğu yere, Susurluk’ta kaza yapan Mercedes marka otomobilin ve Şemdinli olayının fotoğrafı konmuş. Başlıklar ve metin ise aynen duruyor. Bunun üzerine işkillenip, bir ESP temsilcisi ile telefonda görüştüm. “Maalesef Taraf orijinal ilanı basmak istemedi” dedi.

Şimdi insan “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” demez mi. Bu durumu açıklayabilmek mümkün mü? “Ergenekoncular”ın fotoğraflarını her gün koca koca basan Taraf, bu ilandan neden rahatsız olur? Kenan Evren üzülmesin diye mi? Yaşar Büyükanıt görevde olduğu için mi? Tansu Çiller ya da Mehmet Ağar’a duyulan derin saygıdan mı?

Madem ilan hoşunuza gitmiyor, niye eğip bükmek pahasına yayınlıyorsunuz? Bu tutumun, hem Arçelik’i bir reklamveren olarak kaybetmek istemeyen hem de Anneler Günü reklamında photoshop ile temsili annelerin etek boylarını, bluz kollarını uzatan Milli Gazete anlayışından farkı var mı?

Solculara, “Ergenekon meselesinde taraf olmayı” öğütlerken mangalda kül bırakmayan arkadaşlar, ortaya Kenan Paşa’nın resmi gelince “bizim okuyucu henüz buna hazır değil” mi diyorlar acaba? Yoksa Taraf okuyucularını ESP’nin “yıkıcı bölücü” faaliyetlerinden mi koruyor? Yoksa… Yoksa… “Demokratlık da bir yere kadar mı?..”



Not: ESP temsilcisi ile konuşmamın ardından elbette Taraf Gazetesi’ni de aradım. Taraf’ın ilan servisinde cevap verecek “yetkili” bir kişi yoktu. Bana döneceklerini söylediler. Telefonumu aldılar, henüz ses seda yok.


Taraf: “Sansür yok, hukuki inceleme var”


Dün, Medyakronik’te “Solcular Ergenekon’da taraf oldu, Taraf sansür koydu!” başlıklı bir haber yayınlamış ve haberin sonunda Taraf Gazetesi’nden açıklama beklediğimizi belirtmiştik. Beklenen açıklama geldi. Gazete’nin Yazı İşleri Müdürü Eray Özer, telefon ederek neden ilana müdahale ettiklerini anlattı.

Taraf’ın doğrudan görsel malzemeye yönelik bir müdahalesinin olmadığını belirten Özer, gönderilen ilanı incelediklerini, suç sayılabilecek unsurlar olduğu için, ya görsel malzemenin ya da “Savaş suçluları mahkemesi kurulsun, kirli savaş baronları yargılansın” ifadesinin değiştirilmesini istediklerini söyledi. Fotoğraf kolajında Yaşar Büyükanıt gibi, hala görevde olan ve haklarında kesinleşmiş bir suç bulunmayan insanlara da yer verildiğini söyleyen Özer, “Suç unsurunun tarafı olmak istemedik” dedi. (6 Ağustos 2008)

29 Temmuz 2008 Salı

Bir hiç olmak pahasına

Elif İnal

Baştan söyleyeyim, Ergenekon iddianamesi doğrudur ya da saçmalıktır demeyeceğim. Çünkü o kadar keskin bir ‘taraf’ olma ki bu, ileriki yıllarda (bu 20 yıl sonra da olabilir) kayıtlara geçen herhangi bir sözden utanacak duruma gelinebilir. Ama yine de üzerine konuşmak ne haddime diyemeyeceğim çünkü bütün bu tartışmaların arasında bir şeyler hissetmemek, tartışmaların dışında kalmak imkânsız. Öyle ki bir seneliğine yurt dışında olsaydım, Türkiye’ye geldiğimde uzaydan gelmiş saftirik bir yaratıkmışım gibi bakarlardı bana.

Ergenekon meselesi çok uzun zamandır tartışılıyor ama bütün detaylardan bağımsız olarak ilk Yalçın Küçük’ün bir lafıyla düşünmeye başladım. Yalçın Küçük ne zaman televizyona çıksa, diğer konuşmacıların suratında bir yana doğru hafifçe kayan, alaycı bir tebessüm oluşuyor. Doğrudur, Yalçın Küçük’ün bağırmaları, kitaplara vurmaları, kısık sesle dünyanın son gününü açıklıyormuş gibi dinlettirdikleri biraz garip görünebilir. Fakat Ergenekon soruşturması 32. Gün’de (10 Temmuz) tartışılırken söylediği ‘karanlıklar ile aydınlığa çıkılmaz’ lafı da düşünülmeye değerdir. Çünkü gerçek ne kadar acı verici olursa olsun, her koşulda insanlara bildirilmelidir. Ben maalesef bütün bu karmaşanın içinde gerçekliğin tüm çıplaklığıyla insanlara sunulduğuna inanamıyorum. Yalçın Küçük’ün ‘karşısı’ndakiler de (Önder Aytaç başta olmaz üzere) inatla ‘Bu ülke çok daha iyi günlere gidecek, pırıl pırıl bir gelecek bekliyor bizi’ diye savundular. Eğer hakikaten öyleyse, bir çıkar sağlamadığı sürece kim neden bunun aksini istesin ki? Hatta daha da ‘temiz’, daha ‘insanca’ yaşanılan günler görmek isteriz, ama şimdilik o kısıma girmeyelim.

Araf ne taraf?

Her fırsatta karşılarındakini demokrasiyi savunmamakla suçlayanların da, ‘halkın’ her şeyi anlamasına gerek yok, ‘kafaları nasıl olsa basmaz, biz en basit şekliyle anlatıyoruz, darbeye karşı çıkın’ demediğini umuyorum. Eğer olayı dışarıdan izleyen bizler için neyin iyi olduğuna kendimiz karar vereceksek neden Ergenekon’a şüpheyle yaklaşınca hemen en ağır ithamlarla suçlanmamalıyız. Tabii ki ‘Bizim için en iyisi darbedir’ diyen insanla tartışılmalıdır fakat bizi ‘pırıl pırıl’ bir geleceğin beklediğine gönülden inanamıyorsak da ‘bir şeyden anlamayan gözü köreltilmiş’ insanlar suçlamasını da kabul edemeyiz. Ahmet Altan’ın Taraf’ta yazdığı yazılar öyle basite indirgenmiş durumda ki, biraz salak yerine konduğumu hissediyorum. (ya öyle ya da söyleyecek fazla sözü yok) Çünkü Ahmet Altan’ı bir süre okumayın, tekrar okuduğunuzda sanki aynı yazının devamını, aynı cümlelerle okuyor gibi hissedersiniz. Pembe diziler nerede bırakılırsa hiçbir şey değişmemiş gibi izlenmeye devam edilir ya, işte aynen öyle. Taraf’ta yayınlanan belgelere güvenerek yazıyordur, dedikleri doğru çıkacak da olabilir ama karşı karşıya getirdikleri de sakattır. Öyle genellemelerle zıtlıklar oluşturuluyor ki (laik ve müslüman) sadece gerçek hayatın bu kadar basit tezahürleri olmadığını söylemekle yetineceğim.

Tarihin elinde oyuncak olmak

Oral Çalışlar ve birçok insan başka ülkelerde (İspanya gibi) olduğu gibi Türkiye’nin de temizlendiğini söylüyor. Ama ben Arjantin’deki darbecilerin yargılanma sürecinde olduğu gibi ne mahkemeden çıkacak sonucu sevinç çığlıklarıyla karşılayabileceğime ne de açıklama yapan başbakanı gözyaşlarıyla alkışlayabileceğime inanıyorum. Bu yüzden de maalesef ‘taraf’ olamıyorum. Ama Taraf gazetesi yazarları (Gökhan Özgün’ün de 10 Temmuzda yazdığı gibi) ısrarla bu meselede taraf olmayanların gelecekte çok utanacağını, bu davanın tarihte dönüm noktası olurken ‘tarafsız’ların tarihte bir hiç olacağını söylüyorlar. Peki, her şeyin bu kadar içine gömülmüşken, tartışmalara dışarıdan bir gözle bakamıyorken karanlık olmayan yolun hangisi olduğunu nasıl bileceğiz? 12 Eylül döneminde olayları ‘dışarıdan izleyen’ insanlara hayretle bakıyoruz bugün, yargı süreçlerini ve işkenceleri, olayların gerçek yüzünü nasıl fark edemediler, nasıl bu kadar kör olabildiler diye. Onlar da bize ‘Bizim bunlardan haberimiz yoktu ki, yeni yeni çıkıyor bunlar ortaya’ diyor. Peki, bundan 20 sene sonra biz de savunduklarımız karşısında ‘Nasıl bu kadar kör olabildik?’ demek zorunda kalırsak ne olacak? Bütün bu olayları medyadan takip etmek zorunda olduğumuz için de ‘gerçekler’in farkına varıp aydınlanıyor muyuz pek emin olamıyorum. Ünlü, ‘Bir Giritli der ki: Bütün Giritliler yalancıdır’ paradoksuna ‘modern’ bir yorum getirdim; bir medyacı der ki: bütün medya dezenformasyona boğulmuş durumda. Eğer öyleyse, kendi de o dezenformasyonun bir parçası olduğuna göre, onun dediğine nasıl güveneceğiz? Bu nasıl bir dezenformasyondur ki iki gazeteyi (Cumhuriyet ve Taraf olabilir bunlar mesela) arka arkaya okuduğumuzda tamamen iki farklı ülkede bu olaylar yaşanıyormuş gibi hissediyoruz? Durduğumuz yerden okuduklarımıza göre bütün görüşümüz tamamen diğerine zıt bir şekilde oluştuğuna göre, ‘gerçek ne kadar acı olursa olsun bize iletiliyor’ duygusuna nasıl sahip olabiliriz? Eğer ortada bir gerçek varsa, bu herkes için aynı netlikte ve ‘alkışlanabilir’ nitelikte olmalı.