kimlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kimlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2010 Pazartesi

Kadın+Savaş = 82. Oscar, Emek+? = 8 Mart*




Duygu Kocabaylıoğlu


Efenim malumunuz dün gece Amerikan sinema sektörünün dinamiklerini belirleyen Akademi Oscarlarının 82.'si Kodak Theater'da 'görkemli' bir törenle dağıtıldı. İlk kez bu sene En İyi Film kategorisi adayları ona (sayı ile 10) çıkartılmışken, bu çok kıymetli heykelciğin kime gideceği tartışmaları en çok öne çıkan iki film Avatar ve The Hurt Locker (Ölümcül Tuzak) arasında yapıldı. Şahsen iki filmi de seyreden bir sinemacı olarak görselin etkileyiciliğinin akademi üyelerinin aklını gene cezbedeceğini ve James Cameron'ın Avatar ile teknik dallar dahil pek çok heykelciliği evinin kristalden büfesine götüreceğini tahmin ediyordum. Fakat akademi bu sefer benim yüzümü kara çıkardı!

82 yıllık oscar tarihinde ilk kez bir kadın yönetmen Kathryn Bigelow - ki bilmeyenler için hatırlatalım, kendisi James Cameron'ın da eski eşidir- En İyi Yönetmen dalında ve filmi The Hurt Locker da En İyi Film dalında oscarcıkları kucakladı. Eh 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününe denk gelen bu 'güzel tesadüfe', biz kadınlar olarak cümleten "yaşasın pozitif ayrımcılık!" nidalarıyla eşlik ettik...mi? Dahası sırf yönetmeni, bazılarının hiç de umrunda olmayan Oscar tarihinde, bir kadın olarak ilki gerçekleştirdiği için Amerikan militarizimini ve milliyetçiliğini sonuna kadar pohpohlayan, binlerce masum sivilin ölümüne yol açtıkları ve kanlı bir savaşa dönüştürdükleri Irak işgalini 'canları pahasına orada olmak zorunda olan kahraman askerlerimiz!' makyajlamasına büründüren bir filmi ne kadar alkışlayabiliriz? Çok amiyane tabirle sormak istiyorum : Hey kadınlar, sevgili hemcinslerim, ne oluyoruz yahu? Kendinize gelin Allah aşkına! Yok erkek dünyasına bile kadın bakış açısını ve merhametini aktarmışmış Bigelow! Çok affedersiniz ama yemişim öyle kendine müslüman merhameti ben! O kadar deriiiin bir merhamet duygusu olsaydı Bigelow'un, hem kırmızı halı röportajlarında hem de teşekkür konuşmasında Irak savaşından sadece kendi askerlerinin eve sağ salim dönmesini dilemezdi. Ya da en temelinde filminin eksenini Amerikan askerleri için 'çakı gibi delikanlı, cesur çocuklar' ve Iraklılar için 'hepsi birbirine benzeyen, cahil, cühale pis Araplar' klişelerine oturtmazdı.

Fakat çok şükür ki Ortadoğu'nun ortasında bir memlekette olduğumuz için Bigelow'un ne yapmak istediğini, akademinin de bu kartları görüp, Amerikan halkının gönlünde yatan aslana göre oy verdiğini gönül rahatlığı ile dillendirebilirim. Burada filmin detaylı eleştirisine ya da analizine girmeyeceğim; hem yeri değil hem de zaman ve emek kaybı. Alın orta karar bir Vietnam savaş filmini, mekanları Irak'a taşıyın yeter. "Sen sinemacısın, bu kadar sığ eleştiri olur mu?" demeyin, sığ Amerikan ulusalcılığını pohpohlayan filme getireceğim eleştiri bu kadar olur. Fazlası israf!
Yalnız şunu söylemek ile yetineceğim: eğer ki film adayları 5'te kalsaydı muhtemelen kapışacak üç film Avatar, Inglourious Basterds(Soysuzlar Çetesi) ve Up in the Air (Aklı Havada) olurdu ve bu listeden Avatar diğer filmlere kafa göz geçirerek 1. film olarak hak ettiği(!) heykelciliğini alırdı. Bu yorumu Avatar'ı muhteşem(!) bulduğumdan yapmıyorum, Akademinin neye göre nabız yokladığına ve sektöre nasıl şerbet verdiğini az çok bildiğim için ekleme gereği duydum.

Bigelow ve ekibini içinden çıktıkları milleti çok iyi analiz edip, tanıdıkları ve nabza göre şerbet vermeyi becerdikleri için tebrik ederim.
Bu vesileylen de kendisi, ekibi ve kendisine oy veren Amerikan kadınları haricinde bütün emekçi kadınların 8 Mart'ını kutlamayı ve anmayı borç bilirim. Pozitif olarak ayırıyorum, aman yanlış anlaşılmasın!


* Bütün yazıdan bir anlam çıkartıp, başlıktaki bu denklemi ilk çözen hemcinsime tek taşını kendi kendisine almasını salık veririm...
Sürç-i lisan ettiysek affola, ben her 8 Mart'ta sinirlerim...
Fotoğraf: ntvmsnbc.com

25 Şubat 2008 Pazartesi

Festival bizim çobanımız mı?


Elif İnal

Festival maratonlarına dâhil olmak, vizyondaki filmlere gitmeye hiç benzemez. Vizyondaki filme sinemanın önünden geçerken, filmin ne olduğuna bile bakmadan, hatta en salaş kıyafetle, vakit öldürmek için gidilebilir. Festival filmine gitmek ise başlı başlına bir aktivitedir. Çünkü festival, hem ‘güzel insanlar’la doludur -belli mi olur belki biriyle tanışılır, aşk her zaman köşe başındadır- hem de eski bir arkadaş, eski sevgili, sinema önü ayaküstü sohbet edilen tanıdıklar gibi en kötü halimizle görünmeyi göze alamayacağımız kişilerle karşılaşma mekânıdır. Her mevsime ayrı bir festival (filmekimi-sonbahar, If İstanbul-kış, İstanbul Film Festivali-ilkbahar) düştüğü için hep bir koşuşturma bizi bekler. Vizyondaki film hep orada var olacakmış gibi durur, heyecandan yoksundur ve en önemlisi bilet kapmaya çalışan rakipleriniz yoktur. Vizyondaki film, ‘nasılsa bir ara giderim’ denerek bekletildikçe bekletilir, uzun süre rafta bekletilen yarım kalmış kitap gibi üstüne bir lanet çöker ve sonunda film vizyondan kalkar. Hâlbuki festival haftası/haftaları çok önceden bilinir, ön satışlar kovalanır, önceden filmler seçilir. Yani hayat, festival programına göre ayarlanır. Aşırı tutkuyla bağlananlar festival dönemine başka program koymaz. Çünkü her zaman sinema girişinde biletini havaya kaldıran, ‘son anda işi çıkanlar’ın sattığı biletlerden alma şansı vardır. Ben ‘kapı önü satışçıları’nı ne zaman görsem, çok da plan yapmadan ‘fazla fazla bilet alalım, nasılsa gideriz’ mantığında olduklarını düşünüyorum. Çünkü son yıllarda nispeten ucuz gündüz filmleri de festivallere dâhil olunca, herhalde herkes ‘bu fiyata festival filmi kaçmaz’ diye düşünüyordur. Fakat söylemeliyim ki gündüz seanslarının nispeten ucuz filmlerine hiçbir zaman bilet almayı başaramadım. Çünkü en güzel filmler ya haftasonu ya da akşam seansına konuyor. Dolayısıyla festivalin öğrencilere uygun fiyatlar sunuyor gibi gözükmesi çoğunlukla satış stratejisinden öteye gitmiyor. Fakat yine de festival seyircisi bunu pek umursamıyor. Çünkü biletler satışa çıkar çıkmaz, yangından mal kaçırır gibi, büyük bir hızla tüketilmeye başlanıyor. Bazen insan seçip de yer bulamadığı filmler yüzünden o kadar umutsuzluğa kapılıyor ki ‘festival rekabeti’ insanın gözünü bürüyor, ‘hangi film olursa olsun ben bu festivale gideceğim’ dedirtiyor.

Kimlikler lütfen!

If İstanbul’da da bu sene biletler satışa çıktıktan birkaç gün sonra salonlarda yer bulmak imkânsızlaşmıştı. Vizyon filmleri bomboş salonlara -2 kişiye bile razı olunuyor- gösterim yaparken, festivale salonun en arkasından tek bir yer bile kalmaması da bu ‘festival açlığını’ gösteriyor. İşin bana göre en sinir edici kısmı ise biletlerin tüketilmesi değil; bir açlıkla, krizle tüketilip, amacın güzel bir film izlemekten öteye geçmesi. Artık biletler filmin içeriğine ve filmi görme isteğine göre değil, filme gidecek insan tipini tahmin etme ve onları görme isteğine göre ya da sadece arkadaşlarla beraber olmak için alınıyor. Eğer film görmek asıl mesele olsaydı, festivalin dayanılmaz cazibesiyle dolup taşan hit filmler ve gala filmleri daha sonra vizyona girdiğinde boş salonlara oynamazdı. Tamam, benim de yıllardır gittiğim festivallerde beğenmediğim film çok az olmuştur, festivaller iyi filmlere ev sahipliği yapar fakat bu biletler de festivalin güzel ortamına dâhil olmak için alınıp, evde kesilmemiş bilet koleksiyonu yapmak için değildir. Bu yüzden, festivallerde ortamına göre değil filmine göre program yapılması gerekiyor. Böylece, hem izleyicilerin ayaklarını ezmek pahasına filmden çıkmaya çalışmaktan hem geç kalarak kapıda ağlaşmaktan, hem de gelmekten vazgeçerek başkalarının film izlemesini engellemekten kurtulmuş oluruz. Bu arada belirtmem gerek, If kitapçığının filmleri cazip kılma stratejisini, bunun için kitapçığa eklediği “kategori-kutucukları”nı da (Mazoşist derecede dayanıklılara, Daha iyi bir dünya düşleyen optimistlere, Davayı satmayan politizelere gibi) akıllıca buluyorum. Çünkü festival seyircisini doğru noktadan tavlayıp tam da onların talip olduğu kimliklere göre filmler sunuyor.

Festivalden notlar

Ben de tam nedenini çözemedim ama Gey-Lezbiyen kuşağına her zaman iki kere düşünerek bilet alıyorum. Belki de kafamda gey-lezbiyen filmlerinin -bir de bağımsız olunca- ‘sınır tanımayan’ filmler olacağına dair bir önyargım vardır. Fakat ‘Minik Memeler Komitesi’nin çok hoş olduğunu hatta Gökkuşağı bölümünden başka filmler aramamı da sağladığını söyleyebilirim. Bunun yanında, ‘Otto ya da Tüm Ölüler Birleşin’ adlı filmi görüp, tepki göstermemek mümkün değil. Kapitalizm eleştirisi yapan bu filmin diğer bütün kısımlarını bir yana bırakarak söylersem, ancak modern insanın modern dünyada sürdürebileceği bu adaletsizliği, yapabileceği eziyeti, çıkarabileceği kanı; yine bu şekilde kanlı ve vahşi bir şekilde eleştirmek de ancak modern insanın aklına gelebilirdi. ‘Karanlığa Taksi’, ‘Görünmeyenler’ gibi filmlerde ise, festivalin her zamanki bir elde Radikal, bir elde Starbucks kahveli festival izleyicisinden farklı bir topluluk göreceğimi düşünmüştüm. Fakat kitle yine aynı kitleydi. Gey-lezbiyen filmleri hariç tabi... Gittiğim gey-lezbiyen filmlerinde, -dışarıya verdikleri kodlardan yorumladığım kadarıyla- fark ettim ki, festivalin heterojenliği sağlayanlar gey ve lezbiyenlerdi. Fakat festival seyircisinin her zamanki görünümünü ‘bozan’ gey ve lezbiyenlerin de, diğer geyleri, lezbiyenleri görme, tanışma, o ortama dâhil olma amaçlarının olduğunu gördüm. Bu homojenlik bu seneki If’in kara koyunlu reklâmından sonra salonda yükselen seslerden de anlaşılıyor: ‘Bize koyun diyorlar yani…’ Başka bir festival ‘vakit geldi’ deyince yine siyah, ‘farklı’ koyunlar olacağız. Ailelerimizin ‘kara koyunları’yız ya biz, belki ‘asi’yiz, ‘isyankâr’ız ama yine de sinema salonlarını dolduran birbirinin aynı ‘kara koyunlar’ız…

2 Ekim 2007 Salı

Özgürlüğe ağıt (a requiem for freedom)




Duygu Kocabaylıoğlu




İnsanoğlu, Platondan beri evrensel doğrunun peşinde, Aristo’dan beri mutlakıyetin dar çemberi içinde. Çünkü sınırları çizilmiş, kurtarılmış alanda eşelenmek her zaman daha rahat, daha zahmetsiz; daha güvenli. Birilerinin sizin yerinize mutlak doğruyu belirlediği ve tek yapmanız gerekenin bu mutlak doğruya göre hareket etmek olduğu sorunsuz ve sorumsuz bir yaşam şekli. Bu yüzden din odaklı yönetimlere, diğerlerinden daha bağlı, daha bağımlı, daha bir kanıksamış insanoğlu var tarih sahnesinde yüz yıllardır. Hıristiyan’ı, Müslüman’ı, Musevi’si fark etmeyecek kadar da uzlaşmış bir içgüdüyle. Tek Tanrı’dan ve iktidar erki olmaktan başka henüz ortak nokta tutturamamış, sürekli savaş hainde 3 büyük din.





Fakat yüzyıllar sonra ha ekonomik mutlakıyet olan kapitalizm geldi dinin yerine, ha daha özgürlükçü ve eşitlikçi olma iddiasındaki mutlak faşizm. Nasıl da mutlu insanoğlu kafasına kafasına dikte edilmesine zaten hali hazırda idrak edebileceklerinin.





Nasıl da rahat o sular, debelenmekten korkan küçük balıklar için. Kullanabileceğim tüm yetkilerimi 1 oy karşılığında sana devrediyorum ki, benim yerime anayasa(k)yı yapabilesin; yapabilesin ki, biz, bir arada duramayan habis insanoğlu tek elden yönetilmek için bak nasıl da feragat ediyoruz birbirimizi boğazlama özgürlüğünden... Sen söyle bize, ‘şunu yap, bunu yapma’ diye. Aman ha, başıboş bırakma, belli olmaz sağımız solumuz...


Ha yarın öbür gün, tamamen bizim iyiliğimizi gözeterek yaptığın yasaları beğenmediğimizi söylersek, olur ha es kaza fikrimizi beyan edersek, sakın kulak asma bu sivrisinek vızıltısına. Anlayana davul zurna az bile, sen kendin çalıp, oynamana bak; zira en baştan söyledik sen bizden daha âlim, daha bilirkişisin mevzuu bizim kişisel özgürlüklerimiz olduğunda...








Sen, ‘bize rağmen ve bizim için’ asıp kesebil ki, bir zamanlar kralların, padişahların güdümündeyken sarıldığımız o rahat mutlakıyetçiliğe zeval gelmesin, sakın ha!


Sen işini bilirsin devlet baba, yüksek iktidar erki; hepimiz 1 oy etrafında eşitiz ama sen bizden daha eşitsin şüphesiz ki. Şüphesiz ki rahatız, başımızda neyin doğru neyin yanlış olduğunu kötekle anlatacak bir "baba" figürü olduğundan dolayı.





Ah insanoğlu, zahmet edip söyler misin bana, mutlak ve evrensel doğruyu arayan Platon’dan başlayıp 2000küsür yıldan bu yana, bir toplumsal sözleşme mavnası koydun ortaya, kuyruğunu peşi sıra yakalamaya çalışan kediden ne farkın var aynı çemberde dönerken, düşünebilme yeteneğinden başka? Farkındalık bile yok, ki öyle içselleştirilmiş güdülme güdüsü, artık her şey müstahak sana, hak ettiğinden de beter yönetilirsin bu ahval ve şeraitle örülmüş rahat duvarların arasında…


24 Mayıs 2007 Perşembe

Bir hayat seç ve bunu içselleştir



Duygu Kocabaylıoğlu

"choose life. choose a job. choose a career.
choose a family. choose a fucking big television. choose washing machines...
choose fixed interest mortgage repayments. choose a starter home. choose your friends.
choose good health, low cholesterol, and dental insurance.

choose a future. choose life...”


dizelerinin koşuşturması ile başlar Trainspotting filmi. Uyuşturucudan başka hiç bir şeye, hiç bir yere ait olmadığını hisseden İrlandalı gencin ağzından dökülür son cümle: “İyi de bunu neden isteyeyim ki?”

Kimlik inşasının kaçınılmazlığını reddetmek özgürlük müdür, yoksa dibe çöküşe giden başka bir yol mu?

Edebiyatta bireyselleşme akımı ile giren ve yüz yıllardır popülerliğini kaybetmeyen bir temadır, insanın kendisine sunulanı ya da dayatılanı reddedip kendi yolunu çizebilme öyküsü. Avrupalı aristokrat genç kızlar babalarının uygun gördüğü erkekle evlenmeye karşı çıkar ve fakir de olsa burjuvanın oğluna kaçarlar; genç burjuva erkekler babalarının mesleğini sürdürmeye karşı çıkıp kendi idealleri peşinden giderler; Katolikliğin baskısındakiler Protestanlara kaçarlar... Daha yakın zamana gelirsek kapitalizmin tek tipleştirme çarkında boğulmayı reddeden karakterler, düzene kendi başlarına meydan okurlar... Velhasıl Avrupa edebiyat tarihi, kendine biçilen rollerden memnun olmayıp, sürekli bir kaçış halindeki kahramanlarla doludur. Kendine yeni bir kimlik seçmenin Don Kişot’tan daha güzel bir örneği olabilir mi?

Peki şimdi ne oluyor? Kendisine ikram edileni beğenmemeyi ayıp sayan kültürümüzde, globalleşmeden nasibimize düşen kimlikleri kendimize uydurup mutlu olma çabasına giriyoruz.
Bir üniversite seç; mümkünse “Top 10”dan olsun.
Öyle bir bölüm seç ki, son 20 yıl boyunca gözde mesleklerden biri olsun.
Ama köşeyi dönmenin yanısıra, işini de sev. Seviyormuş gibi yap.
Bir ev seç, ama içinde ankastre mutfak ve jakuzi olsun.
Sadece büyük ekran televizyon yetmez, yanında ev sinema sistemi ve multimedya kiti de seç.
Mesleğinde saygın bir eş seç. Mümkünse ona âşık ol. İmrenilecek bir çift ol.

Gözü doymaz insanoğlu, hala mutsuzsun değil mi? O zaman bir yoga kulübü seç. Haftasonu için bir SPA merkezi seç. Rahatlamayı seç.

Yani, toplumumuzdaki her bir sosyal olguda olduğu gibi, modern şehirli kimliğinin inşasında da yabancılaşma yaşıyoruz. Bu kredi kartının üstünde yazan isim benim ama bu iğrenç pembe gömleği neden aldım ki? Sevmeden seçip de, severmiş gibi yapmak hayat felsefesine dönüşüyor bir müddet sonra. Çünkü memnuniyetsizlikle şikâyet etmeniz ayıp. Size yabancı bir hayat inşaa ediyorsunuz ama ayıplandığınız konular aynı kalıyor.

Farkında olmadan bu kimlik inşasını içselleştirenlere de ayrı imreniyorum doğrusu. Onlar, iki yüz yıl önceki pozitivizmin en parlak zaferini temsil ediyorlar farkında olmadan. Zira yanıbaşlarındaki patolojik mutsuzlar, onlardan biri olmak istemeyen asiler elek altına düşüveriyor; sen sağ ben selamet, toplum huzurlu ve mutlu...

Bir hayat seç ve bunu içselleştir. Öyle içselleştir ki, senin seçimin olmadığını kendin de unut... Toplumları steril biçimde “gütmek” adına daha parlak bir siyaset stratejisi düşünemiyorum açıkçası.

19 Aralık 2005 Pazartesi

'Sözde çocuklar'ını yiyen ülkenin erguvan kapısı


Mustafa Kuleli

Oya Baydar’ın 2000 yılında yayımlanan “Sıcak Külleri Kaldı” adlı romanı, hatırlayacağınız üzere büyük beğeni toplamıştı. Yazar’ın geçtiğimiz yıl yayımlanan, “Erguvan Kapısı” romanı da, aynı bir önceki gibi, hem kıdemli Oya Baydar okurlarına, hem de yeni okurlara eşsiz tatlar verebilecek, “gerçek” bir roman. Kimlik arayışı içindeki insanları, 'öteki'ne duyulan merakı, siyasi tercihlerin ve farkların hayatlara yansımasını işleyen bu eser, bir yanıyla da şehitliği, kurbanlığı, iktidarı ve feda kültürünü sorguluyor.

Birbirine uzak dört karakterin ağzından anlatılan roman, “Erguvanlar”, “Ölü çocuklar”, “İnançlar ve Kurbanlar” ve “Yersizyurtsuzluk” adlarındaki dört ana bölümden oluşuyor.

Yapıta yön veren dört karakterden ikisini “Sıcak Külleri Kaldı” romanından tanıyoruz. Yorgun ve umutsuz Ülkü, oğlu yargısız infazla öldürülmüş bir “eski solcu”. Baydar, kendisinden izler taşıdığını söylediği Ülkü karakteri ile zaman zaman politik mesajlar da veriyor. Derin devlet ile fazla derin ilişkilere girdiği için öldürülen -ve Ülkü tarafından tutkuyla sevilen- diplomat Arın Murat’ın kızı Derin ise, babasının gizli ölümünün sırlarını bulmak için Ülkü’nün oğlu Umut’un hikayesinin peşine düşmüş. Yeni karakterlerden Bizantolog Teo, otuz yıldır ABD’de yaşayan İstanbullu bir Rum. O da bir Bizans el yazmasında adı geçen kayıp bir kapının, erguvan kapısının peşine düşerek İstanbul'a gelmiş. Kitaptaki en yapay karakter olan Kerem Ali ise, kendisini “varoşların devrimci prensi” olarak gören bir “militan”. Umut’la aynı evde öldürülen ağabeyinden etkilenerek “devrimci olan” Kerem Ali, “legalde çalışan” bir “parti militanı”. Hikayeleri kesişen bu dört karakterin kimlik arayışları ve hissettikleri; bir yerlere, bir şeylere ait olma-olamama duygusu, romanın ana eksenini oluşturuyor. “Feda eylemi” yaparak kendini ölüme yatıran Güldalı ve hain sanılıp öldürülen devrimci militan Özgür'ün babası Atilla da oldukça etkili yan karakterler.

Okura farklı açılımlar sağlayan çok boyutlu yapısı, sağlam ve matematiksel kurgusu ve özenli anlatımı ile dikkat çeken Erguvan Kapısı, yakın tarih fonunda, derin devleti, siyaseti, felsefeyi, aşkı ve ötekilik kavramlarını ustalıkla buluştururken bir yandan da okuru, “öteki İstanbul”un gerçekliğiyle karşı karşıya getiriyor. Dinsel metinler, İstanbul’a dair efsaneler, siyasal farklılıklar, şehrin dünü ve bugünü arasındaki değişimler; karakterlerin kişisel travmalarıyla bütünleşiyor. İnanç, onun bir gereği ya da karşıtı olarak doğan kimlik ve ötekilik, karakterler üzerinden enine boyuna irdeleniyor.

Ölüm oruçlarını örgütlemiş, F tipi cezaevi ve tecrit uygulamalarına karşı eylemlerini sürdüren siyasi gruplar ise romanı sert bir şekilde eleştiriyor. Erguvan Kapısı’nda; bir dava, bir ideal, bir ütopya için ölümü göze almanın kötü bir şeymiş gibi gösterildiğini, “örgüt”ün insanları ölüme gönderen bir makine gibi anlatıldığını, umutsuzluk ve inançsızlık propagandası yapıldığını ve gerçeklerin çarpıtıldığını belirten gruplar yayınlarında nezaket sınırlarını aşan değerlendirmelere yer veriyorlar. Bir röportajında, bu eleştiriler sorulduğunda, “Bunları yazanlar, bu ilkel tepkileri verenler, kendilerini feda eden o inançlı, o güzelim insanlar değil, onları bu eylemlere iten, o çocukların iradelerini teslim alan ve kendi iktidarlarını onların ölümü üzerine kuran şeflerle, borazanları. Beni ilgilendirmiyorlar.” diyen Baydar; ölüm oruçlarının, toplumca duyarsız kaldığımız, gözümüzü kulağımızı kapadığımız, çok yakıcı bir konu olduğunu ve anlatmak istediği “inanç, iman, aidiyet üzerinden kimlik arayışı” konusuna çok uygun olduğunu belirtiyor.

Can Yayınları tarafından yayımlanan ve on baskı yapan Erguvan Kapısı’nın, Cevdet Kudret Ödülü’ne layık görüldüğünü de hatırlatalım.