Mustafa Kuleli
Kaç gündür Cumhuriyet gazetesi, sürmanşetinde bu soruyla çıkıyordu. Hatta son birkaç gün, TV’lere de reklam verip sordular: “Neyi kutluyoruz?”...
Bugün baktık, Cumhuriyet’in ilk sayfasında bir bulmaca. Bildiğin çengel!
Bulmacayı çözünce, sorunun yanıtı ortaya çıkacak gibi...
Başladım çözmeye. Ne çıktı biliyor musunuz?
“CUMHURİYETİNİZE SAHİP ÇIKIN”
Tam reklam kampanyasını yapanlara sövmeye başlayacakken bir şey fark ettim.
Gazete’nin fiyatı değişmişti. Sessiz sedasız hem de.
1 TL’den 1.5 TL’ye çıkmıştı fiyat.
Sonradan çaktım tabii köfteyi. Mesaj açıktı:
- 'Cumhuriyet’inize sahip çıkın! Bakın 1.5 TL oldu, alan var alamayan var, çaktırmadan araklayıverirler haaa!
- Koltuğunuzun altında saklayın!
mustafa kuleli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mustafa kuleli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
29 Ekim 2009 Perşembe
11 Ekim 2009 Pazar
Levent Kırca ‘çıldırdığında’ oradaydım
Mustafa Kuleli
Tesadüf işte… Ben de o akşam Beşiktaş’ta yemek yiyordum sevdiğim insanla. Levent Kırca geldi. Gülümseyerek selamladı etraftakileri. Garsonlarla muhabbet etti, şakalaştı. Sonra oturdu masasına. Herkes gibi o da bir şeyler yemek, sohbet etmek, güzel bir gece geçirmek niyetindeydi. Derken magazinci arkadaşlar geldi yanına ve bir süre kaldılar. Israrla konuşmak istediler, sorular sordular. Ardı ardına flaşlar patladı. Ve Levent Kırca’nın sesi yükseldi. Sonrası arbede, itiş kakış, küfürler ve kavga…
Garsonlar magazincileri uzaklaştırdı. Tam sakinleşmişken ortalık aniden bir foto-muhabiri gelip, hızla iki-üç kare fotoğraf çekip, kayboldu ortalıktan. Sinirler yine gerildi.
Hemen ertesi gece, bu kez Beyoğlu’nda oyuncu Timuçin Esen magazincilerin tacizine uğradı. ‘Taciz’ diyorum, çünkü yapılan şey gazetecilik falan değil.
Tamam, magazinci arkadaşlar gerçekten çok zor şartlarda çalışıyorlar. Tamam, onların bazı ikiyüzlü editörleri “Haber bulmadan gelme!” diye onlara baskı yapıyor. Ama yine de yaptıkları bu “kendin pişir, kendin ye” tarzı gazeteciliğin savunulabilecek bir tarafı yok.
Yöntem şu: Magazinciler haber bulamadıklarında, haberi ‘yaratıyorlar’. Yani ortada hiçbir şey yokken, saldırgan bir üslupla, tekrar tekrar aynı soruları sorup, karşılarındakini bunaltıp, kendilerine laf söyletip buradan haber çıkartıyorlar.
Ve belki şaşıracaksınız ama bu “Bizden Kaçmaz” tarzı ucube magazincilik, ‘normal’ magazin programlarından daha çok tutuyor.
Çözüm de işte burada: Ne zaman millet bu tarz programları seyretmeyi bırakır, kanal yöneticileri de bunları yayından kaldırır.
Şimdi umudum, son olaylarla beraber bu “kendin pişir, kendin ye” magazinciliğine ilginin biraz olsun azalması.
Umarım tersi olmaz.
Tesadüf işte… Ben de o akşam Beşiktaş’ta yemek yiyordum sevdiğim insanla. Levent Kırca geldi. Gülümseyerek selamladı etraftakileri. Garsonlarla muhabbet etti, şakalaştı. Sonra oturdu masasına. Herkes gibi o da bir şeyler yemek, sohbet etmek, güzel bir gece geçirmek niyetindeydi. Derken magazinci arkadaşlar geldi yanına ve bir süre kaldılar. Israrla konuşmak istediler, sorular sordular. Ardı ardına flaşlar patladı. Ve Levent Kırca’nın sesi yükseldi. Sonrası arbede, itiş kakış, küfürler ve kavga…
Garsonlar magazincileri uzaklaştırdı. Tam sakinleşmişken ortalık aniden bir foto-muhabiri gelip, hızla iki-üç kare fotoğraf çekip, kayboldu ortalıktan. Sinirler yine gerildi.
Hemen ertesi gece, bu kez Beyoğlu’nda oyuncu Timuçin Esen magazincilerin tacizine uğradı. ‘Taciz’ diyorum, çünkü yapılan şey gazetecilik falan değil.
Tamam, magazinci arkadaşlar gerçekten çok zor şartlarda çalışıyorlar. Tamam, onların bazı ikiyüzlü editörleri “Haber bulmadan gelme!” diye onlara baskı yapıyor. Ama yine de yaptıkları bu “kendin pişir, kendin ye” tarzı gazeteciliğin savunulabilecek bir tarafı yok.
Yöntem şu: Magazinciler haber bulamadıklarında, haberi ‘yaratıyorlar’. Yani ortada hiçbir şey yokken, saldırgan bir üslupla, tekrar tekrar aynı soruları sorup, karşılarındakini bunaltıp, kendilerine laf söyletip buradan haber çıkartıyorlar.
Ve belki şaşıracaksınız ama bu “Bizden Kaçmaz” tarzı ucube magazincilik, ‘normal’ magazin programlarından daha çok tutuyor.
Çözüm de işte burada: Ne zaman millet bu tarz programları seyretmeyi bırakır, kanal yöneticileri de bunları yayından kaldırır.
Şimdi umudum, son olaylarla beraber bu “kendin pişir, kendin ye” magazinciliğine ilginin biraz olsun azalması.
Umarım tersi olmaz.
7 Ekim 2009 Çarşamba
Bizde ‘kasaplık’ diye bir sıfat vardır da…
Mustafa Kuleli
Geçenlerde evde zap yaparken MTV’de Jeniffer Lopez’in “Jenny from the block” klibine takıldım.
Hani şu, Ben Affleck denen adamın Lopez’i, lop etinden –herhalde bükemediğinden- öptüğü klip…
Nostalji olsun diye izledim tabii.
Ardından bir iki “rapçi” çıktı. Yine bir takım butlar gözümüze sokuldu ve aslında hiç de seksi değildi.
Sonra Shakira falan derken bir de baktım klip kuşağının adı “Şarküteri”! Bildiğin şarküteri!
Acaba et ürünleri sattıkları için mi bu ismi koydular, yoksa şarkıcıları ‘kaşar’ olarak mı görüyorlar?
Neden ‘Şarküteri’ yahu?
Geçenlerde evde zap yaparken MTV’de Jeniffer Lopez’in “Jenny from the block” klibine takıldım.
Hani şu, Ben Affleck denen adamın Lopez’i, lop etinden –herhalde bükemediğinden- öptüğü klip…
Nostalji olsun diye izledim tabii.
Ardından bir iki “rapçi” çıktı. Yine bir takım butlar gözümüze sokuldu ve aslında hiç de seksi değildi.
Sonra Shakira falan derken bir de baktım klip kuşağının adı “Şarküteri”! Bildiğin şarküteri!
Acaba et ürünleri sattıkları için mi bu ismi koydular, yoksa şarkıcıları ‘kaşar’ olarak mı görüyorlar?
Neden ‘Şarküteri’ yahu?
28 Eylül 2009 Pazartesi
Banana waaaay, banana waaay bananaaa
Mustafa Kuleli
Bilenler bilir; Google, Analytics hizmetiyle bizim sitenin istatistiklerini tutuyor. (Google’ı muhasebeci tuttuk sanki)
Memnunuz kendilerinden, bir sorunumuz yok da, geçen ayın istatistiklerinde ilginç bir detay gözüme çarptı: GünlükHayat’a Türkiye’den sonra en fazla Brezilya’dan ziyaretçi gelmiş. 13 Brezilya ikametli vatandaş, son bir ayda GH’yi ziyaret etmiş.
Şimdi bu durumu nasıl izah edeceğiz?
Sevgili Mithat’ın futbol yazılarındaki ‘keyword’lerden mi, yoksa "Sık sık tek başına Brezilya’ya giden ev hanımları”ndan mı acaba?
Brezilya güzel memleket, ılıman bir iklim, böyle güzel tropikal meyveler, kokteyller, dans falan…
İyi yani… İyi de, yine de merak ediyor insan.
Nasıl oldu acaba bu iş? Var mı cevabı olan?
12 Ağustos 2009 Çarşamba
Bu ne hâl böyle?
Mayolar boy boy

Mustafa Kuleli
Değil aslında. Mayolar tek boy. Tatilini deniz kıyısında geçirenler fark etmiştir, herkeste aynı tip pehlivan mayosu var! Sörfçüler için tasarlanmış bu uzun paçalı, diz hizası mayolar son yıllarda moda oldu. Kısa pantolonla denize girmek gibi bir şey. İtirazım dallı güllü oluşlarına değil. Saçma sapan renkleri de kabulüm. Ama arkadaş, bu kurumaz kumaştan uzun donlar çok anlamsız be yahu. Bir “konsept” olarak anlamsız. Bir de şu var: 10 sene önce hepimiz “slip” tabir edilen mayoları giyiyorduk, kimse de “Bir yerlerim açıkta kaldı galiba” ya da “Aman Allah mal meydanda” demiyordu. Kimse utanmıyordu, garipsemiyordu. Sonra bir şeyler oldu ve şort mayolara geçtik. Şorta daha yeni ısındık ki, bir baktık millet bu markalı uzun donlarla denize girmeye başladı… Bu gidiş, gidiş değil. Hakikaten muhafazakârlaşıyor mu acaba dünya?
Değil aslında. Mayolar tek boy. Tatilini deniz kıyısında geçirenler fark etmiştir, herkeste aynı tip pehlivan mayosu var! Sörfçüler için tasarlanmış bu uzun paçalı, diz hizası mayolar son yıllarda moda oldu. Kısa pantolonla denize girmek gibi bir şey. İtirazım dallı güllü oluşlarına değil. Saçma sapan renkleri de kabulüm. Ama arkadaş, bu kurumaz kumaştan uzun donlar çok anlamsız be yahu. Bir “konsept” olarak anlamsız. Bir de şu var: 10 sene önce hepimiz “slip” tabir edilen mayoları giyiyorduk, kimse de “Bir yerlerim açıkta kaldı galiba” ya da “Aman Allah mal meydanda” demiyordu. Kimse utanmıyordu, garipsemiyordu. Sonra bir şeyler oldu ve şort mayolara geçtik. Şorta daha yeni ısındık ki, bir baktık millet bu markalı uzun donlarla denize girmeye başladı… Bu gidiş, gidiş değil. Hakikaten muhafazakârlaşıyor mu acaba dünya?
13 Temmuz 2009 Pazartesi
Şincan katliamından ne öğrendik?
Mustafa KuleliÇin’in Şincan özerk bölgesindeki etnik çatışma ve Çin devlet güçlerinin gerçekleştirdiği katliam, medya dünyamızın kodlarını bir kere daha gösterdi. Olaylar elbette üzücü ve siyasal anlamda söyleyecek çok şey var. Ama benim derdim yine medyayla:
1- Aaaa soykırım
Normal şartlarda ‘soykırım’ kavramını -herhangi bir bağlamda- ele almaktan kaçınan ve hatta ‘soykırım’ ve ‘Ermeni’ kelimelerini kullanması gerekiyorsa başına ille de bir ‘sözde’ sıfatı koymayı görev sayan medyamız, nedense Şincan’daki olayları hemen ‘soykırım’ olarak niteleyiverdi. Bu ‘soykırım’ denen insanlık suçu, failine ya da hedefine göre değişiyor mu acep?
2- Türkistan tamam ya Kürdistan?
Şincan ne? Özerk bölge. Diğer adı? Doğu Türkistan. E peki Kürdistan ne? O da özerk bölge. Peki, bizim medyamız ne diyor oraya? Kuzey Irak! Hatta Irak’ın kuzeyi(!) Peki, buna ne derler? İki yüzlülük. Etti mi size iki?
3-Akraba?
Uygurlar akrabamızmış. Bu vesileyle bunu da öğrendik. Ancak bu nasıl akrabalık-soydaşlık anlamadım ben. Bu zamana kadar hiç muhabbetimiz yoktu mesela... Tamam, diyelim ki Türkler Uzak Asya’dan geldi ve Anadolu’ya yerleşti. İyi de bizim o Türkler ile ne kadar alakamız kaldı ki? Bu güzel köprüde, bu mühim geçiş bölgesinde diğer milletlere karışmadık mı? Evinizde ayna yok mu? Bir kendinize bakın, bir Uygurlara yahu.
4- Çifte standart
“Türklere insan hakkı yok mu?” “Batı neden sessiz?” Geçen hafta hep bunları duyduk değil mi? Şimdi bu meselenin emperyalist çıkar hesaplarıyla ilgili siyasi boyutuna girmeden, ben bu ‘çifte standart’ feryatçısı arkadaşlara başka bir çifte standart örneği göstereyim: Yahu Türkiye’de Kürtlerin, Alevilerin, Lazların, Rumların hakları ihlal edilirken sesinizi çıkarttınız mı siz? Aynı evde yaşadığınız insanların hakkına, hukukuna tecavüz edip, başka ülkedeki tecavüzcülere kızmak size mi düştü? ‘İnsanlığınız’ sadece Türk ırkına mı?
6 Temmuz 2009 Pazartesi
Diri diri yaktılar ulan!
Mustafa Kuleli
Geçen hafta Sivas’ta Madımak Oteli’nde katledilen aydınları bir kere daha andık ve elbette bir kere daha, devletin halka karşı işlediği suçları gündeme taşıdık. Demokrasi için mücadele çağrısı yaptık.
Özellikle Sivas’taki anmaya medya yoğun ilgi gösterdi, yapılan özel yayınlarda Alevi-Bektaşi kesimin talepleri dile getirildi. Gazete ve TV’ler bu yıl sanki biraz daha hassasiyet gösterdi Sivas katliamına.
Ancak olayı ve anma etkinliklerini haberleştiren gazeteler arasında biri vardı ki, hayatını kaybeden aydınların yakınlarıyla, sevenleriyle hatta demokrasi isteyen tüm insanlarla adeta alay ediyordu.
Tahmin etmek zor değil, yine Zaman gazetesinden bahsediyoruz. Hocaefendi cemaatinin ılımlı İslamcı, özgürlükçü(!), hoşgörülü(!), yaftalamayan(!) gazetesi…
Bakın nasıl başlıyor haber:
“Sivas'ta 37 kişinin hayatını kaybettiği Madımak Oteli faciasında hayatını kaybedenler karanfillerle anıldı. Güvenlik önlemlerinin üst seviyede tutulduğu kentte, çevre illerden gelen çok sayıda polis de görev aldı. 2 Temmuz 1993'te gerçekleştirilen Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli'nde yangın çıkmış, aralarında otel görevlilerinin de bulunduğu 37 kişi ölmüştü.”
Bu nasıl bir tarafgirlik? Bu nasıl bir suçluluk psikolojisi? Gerçek bu kadar eğilip bükülebilir mi? Gazetecinin birincil görevi yazdığı haberin “doğru” olması değil mi?
Neymiş? Katliam değil, facia imiş.
Neymiş? Birileri insanları yakmamış, yangın çıkmış.
Bütün milletin gözü önünde, tamı tamına 12 saat süren bir katliamdan bahsediyoruz. Devletin müdahale etmediği, hatta denilebilir ki devlet içindeki kontra güçler tarafından tertiplendiği kuvvetle muhtemel bir olay bu… Kabul edin artık şunu. İlla Çarşı grubu gibi “Diri diri yaktılar ulan!” diye bağırmamız mı lazım?
29 Haziran 2009 Pazartesi
İntihar etme, besleyelim!

Mustafa Kuleli
‘Darbeciler yargılansın’ talebini Sağır Sultan’dan sonra, Deniz Sultan’da nihayet duymuş olacak ki CHP bu talebi geçen hafta gündeme getiriverdi. Bunun hemen ardından darbeci Paşa, beni yargılamaya kalkarsanız intihar ederim haa, falan gibi bir şeyler söyledi, kendince meydan okudu.
Gerçi Kamer Genç, “Boşuna milleti umutlandırma. Edeceksen hemen bugün intihar et. Bekleme!” diyerek Paşa’nın havasını söndürdü ama olsun. Paşa yiğitliğine(!) leke sürdürmemek adına bir şeyler gevelemiş oldu işte…
Tabi onun gevelemelerinde ‘ulvi hakikatler’ bulan bazı köşecilerimiz de var. Ertuğrul Özkök mesela… Amiral gemisinin kaptanı, Hürriyet’teki kaptan köşkünde bir yazı yazdı bu konu üzerine. Dedi ki: “Yine aynı teraneler, aynı dolduruşa getirmeler tedavüle sokuluyor. Neymiş, 12 Eylül'ün hesabı sorulacakmış. Yani niyetleri Evren Paşa'yı bu yaşında hapse attırmak.”
Yuh, çüş, o-ha! Niyetimiz yaşlı adamcağızı hapse attırmakmış. Tövbe, vallahi tövbe. Yargılansın diyoruz; hapislerde çürütelim, gebertelim iti, işkence edelim, 1980’de yaptıkları gibi coca cola şişesi sokalım, elektrik verelim, bok içinde yüzdürelim demiyoruz. ABD destekli faşist cuntacı mıyız biz?
Özkök diyor ki; sokaklarda kan gövdeyi götürüyordu, her gün 15-20 kişi ölüyordu, darbe oldu huzur geldi...
Hakikaten öyleydi değil mi? Yalnız benim aklımda bir soru var: Neden bu Evren Paşa, yıllar sonra "Darbe yapmak için şartların olgunlaşmasını bekledik" dedi, Mehmet Ali Birand’ın sunduğu 12 Eylül belgeselinde? Neydi şartların olgunlaşması? Sokaklarda darbeyi meşrulaştırmaya yetecek kadar ölüm olmamasından neden rahatsız oldular? Daha çok ölüm isteyenler, bekleyenler mi memlekete ‘huzur’ getirdi?
Süleyman Demirel şöyle buyurmuş: "11 Eylül 1980 günü, sıkıyönetime rağmen ülkenin her yerinde oluk oluk kan akıyordu. Nasıl oldu da 24 saat sonra her tarafta silahlar sustu ve her yer sütliman oldu?" Cevabınız var mı ey cuntacı paşalar?
(Yazının tamamı için: http://www.mustafakuleli.com/yazi/intihar-etme-besleyelim)
Etiketler:
12 eylül,
darbe,
ertuğrul özkök,
kenan evren,
mustafa kuleli
20 Nisan 2009 Pazartesi
Öfke, hırs ve intikam ya da Zaman

Mustafa Kuleli
“Zaman sadece birazcık zaman / Geçici bu öfke, bu hırs, bu intikam”Sezen Aksu’nun Gidiyorum şarkısı böyle başlar… Geçen gün Zaman okurken birden mırıldanmaya başladım bu şarkıyı. İnsan beyninin oyunlarından biri işte… Memleketin en ‘hoşgörülü’ gazetesi olduğunu iddia eden, “Yaftalamadan düşün” sloganıyla reklamlar yapan, her fırsatta basın etiğinden dem vuran Zaman gazetesinde tam da bunları görmüştüm:
Öfke, hırs ve intikam.
Her sayfadan, her köşeden akıyordu. Vakit gazetesinin ayan beyan çirkinlikleri, biraz daha üstü kapalı, usturuplu, soslu bir halde, azıcık estetize edilerek sunuluyordu bu yayında.
Yanlış anlaşılmasın, Ergenekon soruşturması başlamadan önce de böyleydiler, Türkan Saylan’ın evi aranmadan da.
Yani Gülen cemaatinin merkezi yayın organı Zaman’ın demokratlığı, özgürlükçülüğü, ‘hoşgörü’sü sözde idi, sahte idi. Gazeteyi dikkatle takip edenler bunu zaten görüyordu. Şimdi bu gerçeği görmek ve göstermek için bir vesilemiz daha oldu.
Zaman’ın Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı ile başlayalım. Hazret, 20 Ocak 2009’da şöyle bir şey yazmış mesela:
“Hain plana bakar mısınız siz! Biraz para vererek Gülen hakkında şahitlik yapacak adam aranıyor. Alçaklar diye bahsettikleri iki ismi aslında hatırlarsınız. Serhat ve Eyüp dedikleri gençleri Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği adında PKK bağlantılı bir örgüt yalancı şahitliğe zorlamış, Ceviz Kabuğu denen illüzyonist bir programda düzmece yayın yapılmıştı.”*
“Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği adında PKK bağlantılı bir örgüt” Breh breh breh… 70’lerde “Moskova bağlantılı” diyorlardı, şimdi “PKK bağlantılı” diyorlar. Dikkatinizi çekerim, demokrat gazetenin Genel Yayın Yönetmeni bunu yazan. Hem de Ocak ayında. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne (ÇYDD) yapılan operasyondan üç ay önce.
Bir tane daha:
“ÇYDD, bölücü hareketleri güçlendiriyor” bunun başlığı.** 3 Ağustos 2006’da yazılmış. ÇYDD’den istifa eden ve Ergenekon iddianamelerinde de adı geçen Asuman Özdemir adlı bir kişinin iddiaları var haberde:
"ÇYDD, İstanbul'a sadece Güney ve Doğu Anadolu'dan kız öğrenci getirip okutuyordu. Neden Edirne ve Muğla gibi diğer illerden kız öğrenci getirmediğimizi yönetime soruyorduk. Çünkü oralarda daha zor şartlarda okuyamayan kızlarımız vardı. Ama sorularımıza yanıt alamıyorduk. Zamanla ÇYDD içinde bazı şeyler açıktan açığa konuşulmaya başlandı. İstanbul'a getirilen öğrenciler içinde yakınları dağlarda terörist olanlar olduğu konuşuluyordu.”
Haber kaynağı Asuman Özdemir, ÇYDD Genel Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan'a konuyu sorduklarını; ancak yanıt alamadıklarını söylüyor ve devam ediyor:
"Bugün DTP binalarında erkek üyeden çok genç kızlar var. Orada bilgisayar başında genç kızları görürsünüz. Nereden öğrendiler bunları? Son birkaç yıldır bölücü örgütün Güneydoğu'da düzenlediği eylemlere iyi bakın. Kadınlar, özellikle genç kızların ön sıralarda olduğunu görürsünüz."
Zaman’ın zihniyetini ne kadar da güzel yansıtıyor değil mi? Bir haber kaynağının iddiaları değil sadece bunlar. Bu gazetenin tarzı, ruhu…
Zaman’ın lügatinde en büyük hakaretler DTP’li, PKK’li, Hıristiyan, Yahudi, Sabetaycı ve solcu olmak. Bu gazetenin alışkanlığı insanları darbeci, anarşist, solcu, terörist, misyoner diye yaftalamak.
Geçen hafta boyunca, ÇYDD’nin PKK’li öğrencilere burs verdiğine dair haberler yaptı Zaman. Soralım o zaman: “Burs alan öğrenciler arasında yasadışı örgüt üyeleri varsa, neden yargılanmıyorlar?” Ortada yargı kararı yokken kişiler ve kurumlar hakkında atıp tutmak ne zamandır gazetecilik sayılıyor?
Yoksa derdiniz gazetecilik değil mi? Gelin açık konuşalım... 30 binlik bayi satışınızı ve 700 bin ‘abone’nizi konuşalım.
Ha unutmadan, bugün itibariyle sayfa tasarımınız değişecekmiş bir de. “Değişmeyen tek şey gelişim” sloganıyla duyuruyorsunuz bunu da.
Söylemeden edemeyeceğim:
Bu kadar kirlenmişken “yüzünüz”, beyhude bir çaba gibi geldi bana.
* http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=805615
** http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=321874
Etiketler:
ergenekon,
hoşgörü,
medya,
mustafa kuleli,
pkk,
zaman gazetesi
1 Ocak 2009 Perşembe
GünlükHayat üç yaşında!

Üçü doldurduk dörde girdik - Duygu Kocabaylıoğlu
İlk iki kutlamayı kaçırmış olsam da, en nihayet üçüncü yaşa kadeh kaldırabildiğim için kendi adıma mutluyum, memnunum, mes-udum.
Gelelim akılda kalanlara:
Kino aslında bize bir "bahçe" olduğunu hatırlattı ve klima teknisyeni gelinceye kadar orta halli üşüdük. Ama muhabbete kaptırınca unuttuk.
Hatta ben zamanın nasıl akıp gittiğini anlamadım bile.
Tuğba, dışarıda Mustafa'ya yavşayan kediye acıyıp, onu içeri almak istedi. Hatta çok istedi, ama halka inemedi bi türlü:)
Geceye erken başlayan Kerem, saat 1 sularında kokoreççide anlattığım hiç bi'şeyi ertesi gün hatırlamayacağını söyledi. Hatta beni bile hatırlayacağından şüpheliyim :-p
Mithat gecenin ağır abisi modundaydı. Geç geldi, aç geldi. Sustu sustu, en bomba yerde konuştu.
Ve gecenin ev sahibi Mustafa! Bi bizi disco'ya götürmediği kaldı :-p
Sağ olun, var olun. İyi ki yazmışım, gelmişim, görmüşüm dediğimsiniz :))
4. yılımızda görüşmek üzere...
Şiire gazele, böyle bir siteye eşkini tezele! – Tuğba Maran
Efeniim "yeter ki gel banaağ senede bir gün" hissiyatındaki kucaklaşmalarımızdan bir tanesi daha vuku buldu. Ne değişmiş? Hiçbir şey. Okuldan çıkıp buluştuğumuz mekâna azıcık sinirnen gittim. Diyecaksın ki niye? İşte eyle. Şaka şakağ! Sevmem öyle avans verip yan çizmeyi. Bi arkadaşa sonunda nuuaah çekip gittim, azıcık asabat hâsıl olmuştu bena. Neyse bu sefer daha az gürültülü ama daha soğukcana bir yerde buluşup göbek hoplata hoplata güldük.
Mustafa elitist komanist, Kerem anti-Foucault'cu ve de homo ve kel-fobik, Mithat cyborg (üşümüyor yemin ederim; kazakla gelmiş insafsız), Duygu...Duyguuu valla hiçbi kabayati yok allah için. Benim de tabii. (tabii:) Zamanın nasıl geçtiği cidden izafiyet teorisini bir kez daha anlamamıza vesile olurken (en azından bizim öyle zannettiğimiz izafiyet teorisini. "Ona öyle demezler" diyen buyursun anlatsın; el öpek dua edek.) Aaa kediiiyi unutuyordum. Günün kahramanı kediydi aslında. Çünkü kendini Madonna zanneden bir kedi gördük. Şeffaf örtüye dayanarak (mekân o şeklide cabrio mekândan, tenteli mekâna devşirilmişti) kendini "elletme" (uğğş) fantezisine uyduk sevelim dedik. Sonra garsoncu, kediyi bu "örtülü seksomani"den kurtarmak için kafasından çekmek suretiyle zalimce içeri aldı. Kerem buradan kıssadan hisse eylerek "benim "halkı" kendi yanıma çekme amacını güderken "halkın" hiç de öyle bir niyeti olmadığını söyleyerek" ince ince Yasemince yaptı. Çünkü kedi içeri girer girmez bizden kaçım kaçım kaçtı. Şu tırnak içindeki "halk" şahidimdir ve de Fukocu cevabımdır ki: Halk diye bi şey yok; tevatürdür loo!
Ama gece boyunca kâh "halk" oluyor kâh "paşa kızı" oluyordum. Neden? Çünkü geçen buluşmada olduğu gibi Kerem'i tekmikleyip durdum masa altından. Artık özür kâr etmez oldu o derece. Ama Kerem previously içip geldiği için daha bir mutlu daha bir mutlu geldi gecemize. Elitist tavrına rağmen Mustafa ise "halk adamı" olmayı da çok iyi biliyor. Bizi sevindirik etti nice güzellikler anlattı. Musikişinas bir insan kendisi. Duygu ile "tez tez diye nicesinden oldum" isimli bir ağıt yaktık karşılıklı. Ayrıca nasıl yere kapaklanılır mevzuu üzerinden "yatay yürümek" diye tabir edilesi düşüşlerimizi paylaştık. Mithat "ne diyo bunnar be?" diye konuşmaya müdahil olup hızla sıyrıldı. Bir de süs biberlerini ve acılığı yüzünden ekmekleri paso "ye gız" diye ağzıma sokuştururmuşçasına yaptı. "Yandım allah yandırma beni" deyip 2 taneden fazlasını yimedüm a canlar. Bir dahaki sefer siz de gelsez ya? "Halka" açalım dedim de bak kimse geliyor mu? Gelmez. Okurlara açalım dersek herkes gelir ama. İşte çaktırmadan namevcut ya da "nabza göre şerbet" kategori olarak halkı örneknen taçlandırdım. La tezi bundan mı yazsam?
P.S: Konumu çalanı vururum!
İçine Nuray Mert kaçmış yazarınız Tuğba.
"Sen bir acayip şarapsın, daha içmeden kandım hey!"
– Mithat F. Sözmen
Zirveye varış yolunun çetinliği beni bekleyen gecenin güzelliği konusunda ipuçları veriyordu aslında…
Önce mesai saatimin uzamasıyla buluşmaya 1-2 saat geç kalacağım ortaya çıktı. Sanki bu, beklemekten ve bekletmekten nefret eden bendeniz için yeterince sinir bozucu değilmiş gibi bir de Fransız sineması tadında bir otobüs yolculuğu tecrübe etmek zorunda kaldım. Trafiğin dinamikliğinden(!) illallah edip bindiğim taksinin "hızlı yaşa genç öl" zihniyetli bir Michael Schumacher tarafından kullanıldığının ortaya çıkması artık benim için sürpriz değildi. Yol boyunca yaşanan ufak çaplı ölüm tehlikelerini tebessümle karşılamam da bu alışkanlığın sebebi olsa gerekti.
Neyse ki heyecanı seven bir delikanlıyım. "Bunlar eziyet değil emektir emek" diyerek edebimi korumayı başardım ve Asmalımescit'e 2 saat gecikmeyle de olsa varabildim.
Alaturka bir meyhane-fasıl adamıyım. Dolayısıyla buluşma öncesi sanal ortamda gerçekleşen "mekân savaşları" sebebiyle rakısız ve fasılsız kalacağımın da farkındaydım ama bira-pearl jam ikilisi de incesazları aratmadı açıkçası. İçki ve Muhabbet arasındaki diyaloga yormak gerek herhalde bunu. Ne demiş şair : "Sen bir acayip şarapsın, daha içmeden kandım Hey" Aynen o hesap! Yine de kim bilir içimde kopan hangi fırtına yüzünden havaya girmem kolay olmadı! Ta ki Tuğba'dan süs biber ve Ali Nazik bombaları gelene kadar... Kusura bakma Tuğba bunlardan bahsetmeden geceyi tam anlamıyla tasvir edemezdim!
Nihayetinde GH'ciler yine yeniden sıcak bir akşam geçirdiler. Elif ve Kuzey'i arayan gözler elbette ki mevcuttu. Kerem ellerimden patates yer, Tuğba kedilerle olan esrarengiz yakınlığımdan faydalanırken, öte yanda ben Duygu'yla tanışmanın keyfini sürüyor ve usta hatibimiz Mustafa'nın ağzından damlayan balları kovalıyordum. Gecenin bitiminde bağyanları evlerine götürecek araçlara bindirip tarihsel erkeklik görevimizi yerine getirirken herkesin aklında "ulan bu düdük Mithat nasıl üşümüyor" sorusu vardı belki ama benim yetersiz alkol sebebiyle durgunlaşan zihnimde sadece şu cümle devir daim ediyordu: "Mustafa'lara gitsek de bi cila çeksek."
Küçük bir not – Mustafa Kuleli
Yeeeah be kardeşim, ben daha ne yazayım. Ekip bitirmiş zaten olayı. Bunlar üzerine bir şeyler daha yazmak, sadece yer israfı. (Zor geldiğinden değil vallahi)
Hakkımda söylenenlere dair cevap hakkımı saklı tutuyor ve üçüncü yaş günümüzü tebrik ediyorum.
Daha nice seneler beraber olacağız.
Dolayısıyla fazla yüzgöz olmamakta yarar var.
Puhuhuhahaaa!
Son Not: Bu arada Kerem, “bir özel şirketteki” sömürülen beyaz yakalı pozisyonu nedeniyle yazacak vakit bulamadı zannımca, olsun bize onunla geçen yıllarımız yeter...
=Yorumlar=
Geç ve güç
Yazamadım; ama sebebi sadece iş değil. Masada oturan ahali ile beraber hakem Mithat’ın da gözlerinden kaçınarak atılan; bu sayede de sarı karttan kurtulan pek Foucault’cu şahsiyet Tuğba’nın masa altından attığı tekmelerin acısı geçene kadar beklemek zorundaydım. Tanışma şerefine, hele şükür, nail olduğumuz pek şirin ama sitemizde halen duran yazısında yazdığının aksine artık asgari ücretli bir işte çalışmayan Duygu’yu hatırlamaya çalışıyordum... En sonunda tüm hafta boyunca, bizzat kendim de karın belli belirsiz yağdığı İstanbul sokaklarında test ederek, buna rağmen Yaradan’ın hikmetinden sual olunmaz deyip peşini bıraktığım Mithat’ın o gecenin ayazında nasıl üşemediği muammasını çözmekle meşguldüm.
Her ne kadar son bir aydır tembellik etsem de, iyi ki Günlük Hayat’ta yazıyorum dediğim bir geceydi diyebilmek, sanırım kestirmeden tüm geceyi özetler. Söylenecek ne varsa herkes bir ucundan tutmuş. Biz biliyoruz ya birbirimizi; yorumları okuyanların yanlış anlamasına mahal vermemek adına birkaç noktaya açıklama getireyim.
İtiraf edeyim Tuğba’yı kızdırmak için açtım Foucault meselesini; kendisiyle tanışmam, ama ismi Fransızca geliyor; iyi biridir herhalde, bu arada Foucault kız ismi değil mi? Erkek olsa da fark etmez, homofobikliğin âlemi yok…
Duygu’yu hatırlıyorum, midyecide ne konuştuğumuzu da. Şeyden bahsediyorduk... Şeyden... Duygu’yu hatırlıyorum ama…
Mithat’la nasıl oluyor bu kadar susarak bu kadar iyi anlaşıyoruz. Masada herkesle öyle; Mithat konuşmadan iletişim kurmanın yolunu keşfetmiş. Bir de arkadaşlar atlamış, içeride dönenip duran kediyi yakalayıp Tuğba’ya getiren Mithat’tı. Sonra kedi kafasının geçtiği bir delikten çıkıp gitti.
Yeri gelmişken, gecenin kahramanı “kedi”den de bahsedelim. İtiraf edeyim onunla hala görüşüyoruz; kendisi hala toplum pedagojisinden nefret ediyor ve her davet edişimde inatla içeri girmiyor.
Mustafa’ya ne denir; iyi ki varsın, iyi ki sebep oldun tanışmamıza, yazmamıza, okunmamıza.
Bir daha toplandık; bir daha konuştuk sonuna kadar. Bir daha eğlendik. Bir kez daha anladım Günlük Hayat bu ekiple daha nice yılları devirecek; nice toplantılar tertipleyecek.
Kerem Özkurt eklemiş. 01 Ocak 2009 Saat 23:30
..
ketumlugum abartiliyor:)
mustafa yine kendi yazmayip bizleri somurmus. hain patron! yok yok seviyoruz onu
Mithat Sozmen eklemiş. 01 Ocak 2009 Saat 23:40
hain patron
Yahu dune kadar yilbasi programinin hazirligi vardi, dun de 6 saat yilbasi programi yaptik kanalda. Ben n'apayim arkadas! Ben insan degil miyim?
Mustafa Kuleli Hain Patron eklemiş. 01 Ocak 2009 Saat 23:43
hahaha
hahahaha kizdi
Mithat Sozmen eklemiş. 01 Ocak 2009 Saat 23:45
hakem
MUSTAFA SEN BIZIM HERSEYIMIZSIN!
Kerem bana hakem demis biktim bu spor referanslarindan :) siteyi takip eden kizlar beni ketum bir fotospor yazari zannediyor. ofpof bittim!
Mithat Sozmen Fotospor yazari eklemiş. 02 Ocak 2009 Saat 00:31
Degil misin?
:))
Mustafa Kuleli eklemiş. 03 Ocak 2009 Saat 14:55
Çeki-Yorum #5
Beyoğlu / İstanbul
Beyoğlu / İstanbul
7 Kasım 2008 Cuma
Taraf’çılar el ele hep beraber mektebe

Mustafa Kuleli
Doğrulatma ya da “check etme” denilen bir temel kuralı var gazeteciliğin. Her duyduğunu, her okuduğunu doğru kabul edemez gazeteci. Kontrol eder. Hatta mümkünse birkaç kaynaktan yapar bu doğrulatma işini. Olayın taraflarına ulaşır. Daha ne diyelim, budur yani bu işin raconu. Alaylısı da mekteplisi de bilir bunu, zannederdik. Bilmeyeni de varmış, Müjdet Gezen sayesinde öğrendik.
3 Kasım 2008’de Taraf Gazetesi ““Hz. Atatürk kavgası” başlıklı bir haber yaptı. Haberde sanatçı Müjdat Gezen’in Can Dündar’ın “Mustafa” filmiyle ilgili bir televizyonda katıldığı programda boykot çağrısı yaptığı ve “Bugün Can Dündar Türkiye liboşlarının en önde gidenidir. İşine gelir Ergenekon’a komplo der, işine gelir içinden çıktığı dernek ve grupları yerden yere vurur, gün gelir Atatürk’ün sofrasına hakaret eder. Herkese Müjdat Gezen Tiyatrosu’nda gösterime giren “Mustafa Kemal” oyununu tavsiye ediyorum. Can Dündar gâvurundan iyidir.” dediği iddia edildi.
Bu habere dayanarak, 5 Kasım’da “Kemalizm, Mustafa ve Müjdat Gezen…” başlıklı bir yazı yazan Yeni Şafak yazarı Ali Bayramoğlu ise Müjdat Gezen’e atfedilen sözleri köşesine taşıyıp “Düzeye, zekâya, tepkiye bakın” dedi.
Bunun üzerine önce Ali Bayramoğlu’nu, sonra Taraf Gazetesi yazı işleri müdürü Eray Özer’i arayan Gezen böyle bir açıklamasının olmadığını söyledi ve bu sözlerin kaynağını sordu. Aldığı yanıt ilginçti. Taraf Gazetesi, haberi bir internet forumundan almıştı.
Özür her şeyi affettirir mi?
Taraf’ın haberinde, Müjdat Gezen’in katıldığı bir televizyon programında boykot çağrısı yaptığı ve o sözleri söylediği belirtiliyor. Koca gazetede söz konusu televizyon programını izlemiş bir kişi bile yoksa, insan bir durup düşünmez mi? Yahu haber sitesi değil ki bu, adı üstünde forum. Herkesin kafasına göre bir şeyler yazdığı sanal bir ortam. Ne zamandan beri internet forumlarındaki takma adlı, sanal kişileri haber kaynağı olarak kullanıyoruz?
6 Kasım günü Müjdat Gezen’den, Can Dündar’dan, kendilerini kaynak göstererek konuyu köşesine taşıyan Yeni Şafak yazarı Ali Bayramoğlu ve okuyucularından özür dilemiş Taraf Gazetesi. E iyi, pek güzel de bu özür çözüyor mu tüm meseleyi? Mesela özürden sonra, yüzlerce irili ufaklı internet sitesindeki “Kemalist Müjdat Gezen fena yakalandı!” haberleri silinecek mi?
Düşene bir tekme de biz atmayalım ama…
Üstelik benim kafamda hala bir soru işareti var: Söz konusu olan gerçekten bir hata mı? Açıkçası öyle olmamasını umuyor, olayda bir tür art niyet bulunmasını temenni ediyorum. Çünkü aksi, gazetecilerin zekâsına hakaret sayılır. Oradan-buradan duyulanları, internet aleminin derinliklerinden gelen fısıltıları doğrulatmadan zart diye gazeteye koymayı, hatta manşet yapmayı başka türlü açıklamak zor. Taraf’taki arkadaşlar gazeteciliğin temel kurallarından gerçekten bihaber olabilir mi?
Ya da şöyle soralım; her gün e-posta adreslerine gelen komplo teorilerine de inanıyorlar mı? “Türkiye’nin altı komple petrolmüş de İngilizler çıkarttırmıyormuş”, “Şu market zinciri PKK’ye para aktarıyormuş, zaten renkleri de benziyormuş”, “Dünyayı Sabetaycılar yönetiyormuş”vs. vs.
Yöntem buysa, Taraf’ın tirajını arttıracak manşetler yolda demektir.
Etiketler:
atatürk,
can dündar,
medya,
mustafa kuleli,
taraf,
yeni şafak
18 Ekim 2008 Cumartesi
Daha önceleri nerelerdeydiniz?

Mustafa Kuleli
“Misyon gazeteciliği” diye bir laf duyardım da hep, ne menem bir şey olduğunu tam çıkartamazdım. Sağ olsun Fatih Altaylı sayesinde meseleyi tam olarak anladım. Haberturk.com’un kendisiyle yaptığı söyleşide demiş ki Altaylı: “Vakit'i, gazetecilik anlayışı açısından beğeniyorum. Çok akıllılar. Bir misyon gazeteciliği yapıyorlar ve bunu çok başarı ile yapıyorlar. Düşünün Deniz Feneri davası görülüyor, Deniz Feneri davasında bir sürü mahkûmiyet çıkmış, Vakit gazetesi başlık atıyor, 'Deniz Feneri'nde 2 tahliye' diye.”
Okur okumaz “misyon gazeteciliği” nedir kavradım böylece. Söyleşinin üzerine, bir de o günün (15 Ekim) gazetelerine bakınca bu teorik bilgiyi pekiştirmek için, pratik ile sınama imkânımızın olduğunu fark ettim.
Manşetler bugün pek bir demokrat
Yeni Şafak Gazetesi mesela, “Devlet işkence için özür diledi” manşetini atmıştı sekiz sütuna. Başlık altı şöyle idi: “Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, Metris Cezaevi’nde işkence görerek ölen Engin Ceber’in yakınlarından devlet ve hükümet adına özür diledi” Hemen yanda ise Bakan Şahin’in büyük bir fotoğrafı ve “Bakan Şahin’den tarihi açıklama” yazılı bir kutucuk vardı.
Ha keza, Zaman Gazetesi de “Devlet özür diledi” manşetinin altına, “Türkiye'de dün tarihî bir olay yaşandı. Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, cezaevinde işkenceyi kabul ederek, ölen tutuklunun yakınlarından özür diledi. İhmali görülen 19 kişiyi görevden alan Adalet Bakanı'na, insan hakları örgütlerinden de destek geldi” diye yazmıştı.
Star’ın manşeti ise “Devlet ilk kez özür diledi” idi. Manşetin sağında Şahin’in mütebessim bir fotoğrafı ve “işkenceye sıfır tolerans” damgası vardı.
Sizi geçen günkü sohbette görememiştik
Buraya kadar tamam. Ortada gerçekten tarihi bir olay var ve manşete çıkması doğal. Peki bu gazeteler neden altı gün önce de işkenceye karşı böylesine duyarlılık göstermemişti? İddialar kesinleşmediği için mi yoksa hükümetin nasıl davranacağı kestirilemediği için mi? Bakın diğer gazeteler o günlerde ne yapmış:
9 Ekim’de “Engin’in tek suçu dergi dağıtmaktı” manşetini atan BirGün Gazetesi , “Yürüyüş dergisi dağıttığı için tutuklanan Engin Ceber, Emniyet’teki darp ve hapishanedeki dayak yüzünden ‘beyin ölümü gerçekleşince’ hastaneye kaldırıldı” diyor; avukatların tanıklığını ve doktorların kafaya darp sonucu ölüm teşhisini haberde belirtiyordu.
Cumhuriyet Gazetesi’nin birinci sayfadan verdiği spotun başlığı “‘Cezaevinde dayak’ öldürdü” şeklindeydi. Milliyet de birinci sayfadan “Cezaevinde ölümüne işkence” başlıklı bir spot girmişti.
10 Ekim’de Radikal gazetesi birinci sayfasından “Metris’te tutukluyken komaya giren Engin Ceber’in işkence gördüğü iddiası darp ve travma raporlarıyla desteklendi” diyor, Evrensel ise “Gözaltındayken ve cezaevinde gördüğü işkenceler sonucu beyin ölümü gerçekleşen Ceber”in tahliye edilmesindeki ironiyi geniş bir haberle sayfalarına taşıyordu.
Gerçekler zamanla anlaşılır
Zaman Gazetesi 11 Ekim’de “Metris cezaevinde şüpheli ölüm”, Yeni Şafak Gazetesi 12 Ekim’de “Metris’te dayaktan ölüme soruşturma” ve Star Gazetesi yine 12 Ekim’de “Suçu dergi satmaktı, bildiğimiz kadar” başlıklı haberleri birinci sayfalarına taşımıştı. Yeni Şafak ve Star, bu olayı haberleştirmek için soruşturma açılana dek beklemeyi uygun bulmuştu.
14 Ekim’e gelindiğinde Mehmet Altan, Star’daki başyazısında “İşkence Ankara Kriteri mi? diye sormuş, Anca 15 Ekim’de, Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in özrü vesilesiyle bu olay kendine Zaman, Yeni Şafak ve Star’ın manşetlerinde yer bulabilmişti.
10-11 Ekim tarihlerinde iç sayfalarından “şüpheli ölüm” diyerek, olayı kısa haberlerle veren bu gazetelerin, 15 Ekim’de koca koca manşetler atmaları size de biraz “şüpheli” gelmedi mi?
Zaman Gazetesi’nin Mehmet Ali Şahin’in açılmalarını verirken, haberin sonuna “İşkence olaylarının sayısı her yıl azalıyor” ara başlığını uygun görmesi ve Başbakanlığa bağlı Türkiye İnsan Hakları Kurulu Başkanlığı’nın istatistikî verileriyle bunu kanıtlamaya çalışması, yalnızca okuru bilgilendirmek için mi?
Ve son bir soru daha soralım; Acaba Doğan Grubu’nun hükümetle gerilimli ilişkileri olmasa, bu grubun gazeteleri (Hürriyet, Milliyet, Radikal vs.) böyle bir işkence haberine ne kadar yer verirdi? Geçmişte mesela, ne kadar duyarlıydılar? Arşivler internette, isteyen baksın.
Etiketler:
doğan grubu,
medya,
mustafa kuleli,
yeni şafak,
zaman gazetesi
5 Ağustos 2008 Salı
Solcular Ergenekon’da taraf oldu, Taraf sansür koydu!

Mustafa Kuleli
Bu aralar öyle şeyler oluyor ki memlekette, insan kime ne diyeceğini, nerede duracağını, kime inanacağını şaşırıyor. Ortalık böylesine toz duman iken, servis edilen sahte/gerçek belgeler havada uçuşur, iddia ve ithamdan geçilmezken, birileri “ölümüne demokrat” edasıyla ortalarda salınıp, herkese demokrasi ve özgürlük “ayarı” verirken, bir de bakıyorsun ufacık bir detay ezberleri bozuveriyor. Hem de hiç beklenmeyen bir anda, beklenmeyen bir biçimde…
2 Ağustos Cumartesi gününden beri Ezilenlerin Sosyalist Platformu (ESP), Taraf ve BirGün gazetelerine ilan veriyor. Bu ilanlarda, 6-7 Eylül olaylarından Hrant Dink cinayetine, Gazi Mahallesi’nden Şemdinli’ye, 1 Mayıs 1977’den Güngören bombalamasına kadar pek çok olayın kontrgerilla tarafından gerçekleştirildiği belirtilip, farklı isimlerle (İttihat ve Terakki, JİTEM, Özel Harp Dairesi ve TİT) anılan bu organizasyonun “sistematik bir suç imparatorluğu” olduğu ifade ediliyor.
İlanın üst kısmında, metni tamamlayan bir fotoğraf kolajı dikkat çekiyor. En önde Kenan Evren, Mehmet Ağar, Hurşit Tolon, Tansu Çiller gibi isimlerin yer aldığı, Şevket Kazan, Yaşar Büyükanıt, Korkut Eken, Veli Küçük, Yeşil gibi portrelerle tamamlanan bu kolajın üstünde “Bize güç verin, onlara diz çöktürelim” ve altında “Savaş suçluları mahkemesi kurulsun, kirli savaş baronları yargılansın” yazıyor. Ne kadar çarpıcı değil mi? Ama maalesef Taraf Gazetesi’nden birileri bizim gibi düşünmüyor, okurların ilanı bu şekilde görmesini sakıncalı buluyor.
Taraf’ta yayınlanan ilanda, kolajın olduğu yere, Susurluk’ta kaza yapan Mercedes marka otomobilin ve Şemdinli olayının fotoğrafı konmuş. Başlıklar ve metin ise aynen duruyor. Bunun üzerine işkillenip, bir ESP temsilcisi ile telefonda görüştüm. “Maalesef Taraf orijinal ilanı basmak istemedi” dedi.
Şimdi insan “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” demez mi. Bu durumu açıklayabilmek mümkün mü? “Ergenekoncular”ın fotoğraflarını her gün koca koca basan Taraf, bu ilandan neden rahatsız olur? Kenan Evren üzülmesin diye mi? Yaşar Büyükanıt görevde olduğu için mi? Tansu Çiller ya da Mehmet Ağar’a duyulan derin saygıdan mı?
Madem ilan hoşunuza gitmiyor, niye eğip bükmek pahasına yayınlıyorsunuz? Bu tutumun, hem Arçelik’i bir reklamveren olarak kaybetmek istemeyen hem de Anneler Günü reklamında photoshop ile temsili annelerin etek boylarını, bluz kollarını uzatan Milli Gazete anlayışından farkı var mı?
Solculara, “Ergenekon meselesinde taraf olmayı” öğütlerken mangalda kül bırakmayan arkadaşlar, ortaya Kenan Paşa’nın resmi gelince “bizim okuyucu henüz buna hazır değil” mi diyorlar acaba? Yoksa Taraf okuyucularını ESP’nin “yıkıcı bölücü” faaliyetlerinden mi koruyor? Yoksa… Yoksa… “Demokratlık da bir yere kadar mı?..”
Not: ESP temsilcisi ile konuşmamın ardından elbette Taraf Gazetesi’ni de aradım. Taraf’ın ilan servisinde cevap verecek “yetkili” bir kişi yoktu. Bana döneceklerini söylediler. Telefonumu aldılar, henüz ses seda yok.
Taraf: “Sansür yok, hukuki inceleme var”
Dün, Medyakronik’te “Solcular Ergenekon’da taraf oldu, Taraf sansür koydu!” başlıklı bir haber yayınlamış ve haberin sonunda Taraf Gazetesi’nden açıklama beklediğimizi belirtmiştik. Beklenen açıklama geldi. Gazete’nin Yazı İşleri Müdürü Eray Özer, telefon ederek neden ilana müdahale ettiklerini anlattı.
Taraf’ın doğrudan görsel malzemeye yönelik bir müdahalesinin olmadığını belirten Özer, gönderilen ilanı incelediklerini, suç sayılabilecek unsurlar olduğu için, ya görsel malzemenin ya da “Savaş suçluları mahkemesi kurulsun, kirli savaş baronları yargılansın” ifadesinin değiştirilmesini istediklerini söyledi. Fotoğraf kolajında Yaşar Büyükanıt gibi, hala görevde olan ve haklarında kesinleşmiş bir suç bulunmayan insanlara da yer verildiğini söyleyen Özer, “Suç unsurunun tarafı olmak istemedik” dedi. (6 Ağustos 2008)
13 Temmuz 2008 Pazar
Fotoğraflarla GünlükHayat zirvesi

“Çok güzel bir şeyler konuştuk ama neydi?” – Elif İnal
Bir avuç GH yazarından oluşacak toplantımız öncesinde gurul gurul guruldayan midemi bastırmam, rakıyı ‘adabıyla’ içmem ve ‘ağzınızla için şu içkiyi’ eleştirilerine maruz kalmamam için elzemdi. Bu yüzden her ne kadar diğer yazarların dakik olacağına dair inancım az da olsa (daha sonra bu düşünce beni fena halde bozacaktı çünkü Kerem ve Mithat dakikten de öteydiler), buluşma saatimize geç kalmamak için en hızlısından bir ‘Anıt büfe ziyareti’ gerçekleştirdik. Büfede yıllardır düşündüğüm, geçerliliği olmasa da çocukluğumdan kalan anılar bunu desteklediği için doğruluğuna canı gönülden inandığım bir ‘gözlem’imi aktardım (tabii ki Mustafa ‘Ne alakası var’ dedi, Tuğba ise her zamanki temkinli tavrıyla ‘Bir düşünelim’ dedi). Gözlemim de şu: Planlanmış bir aktivitenin öncesinde geçirilen vakit, çoğu zaman aktivitenin kendisinden daha eğlenceli, daha anlamlı, daha derin ve daha samimidir. Çoğu zaman yolculuğun varılacak yerden daha önemli hale gelmesi gibi, yemek hazırlama aşamasında mutfakta yapılan sohbet asıl yemek sofrasındakinden çok daha samimi olur ve öyle içten konuşmalar bir daha sofranın kendisinde yapılmaz. Toplantıyı Anıt Büfe’de yapsak daha mı derin konuşmalara imza atardık diye düşünmeme ramak kalsa da, sofranın kendisi de (rakı sofrasının ayrı bir samimiliği de var tabii) aynı derecede doğal, eğlenceli ve ‘Çok güzel bir şeyler konuştuk ama neydi?’ dedirtecek kadar hoştu. Gözlemden bozma teorim varsın GH toplantısıyla çöksün; ‘sofra’nın kendisi, etrafındaki insanlarla samimi olduğu sürece, biraz ‘mutfağı’ anımsatıyor.
“İyilik güzellik” – Kerem Özkurt

Bir lokal düşünün; büyük bir aile toplantısına gelmiş gibi her masa, birbiriyle alakasız ama aile reisinin kocaman evinin bahçesinde eğleniyormuş kadar rahat ve içten. En önce kendilerini keyiflendirmek sonra birazını bize de ikram etmek için kenarda çalan bir kanun, bir keman, bir darbuka. O masalardan birini düşünün ki beş kişi oturuyor: biri tüm gece masadaki mezeleri tırtıklıyor ve çok konuşuyor; bir tanesi, en köşede sessiz sedasız demlenip ancak en kritik pozisyonlarda müdahale ediyor; bir tanesi, sakalı olmasa gözüm bir yerden ısıracak, tüm masanın editörlüğünü yapıp her bulduğu tabağın üzerine zeytinyağını boca ediyor; masanın iki sevimli kızından bir tanesi karşısındakilerin toplumsal hareketler bilgisini ateşle imtihan ediyor, öyle ki her sigara yakışında bu sefer yakacak çıramızı diyoruz; beriki ise belli ki Barthes’ı kullanacağı bir yazı yazacak onu hesaplıyor, az konuşup bolca tekme atıyor. Sonrasında Erkin Koray çalıyor fasıl heyeti... Sonrası iyilik güzellik…
“Rakının keyif verici endikasyonu neşemizin tek kaynağı değildi” – Tuğba Maran“Her (minik komünal ya da bireysel) aktivitenin hazırlık süreci o aktivitenin kendisinden daha eğlenceli geçer” (Elif İnal in Anıt Büfe, 2008) Bu anonim bilgi, bu yerel Murphy kanunu 1. Geleneksel(!) GH Zirvesi’ni, bu teori altında istisna kılan şeydir. Neydi bu gecenin öncesi? (You think you know the story, but you only know how it ends. To get to the heart of the story, you have to go back to the beginning, The Tudors’un tagline’ı in various dvd/divx) Dokumantarist’te izlenen iç burkan, yürek rendesi iki belgesel (‘Limanların Uğultusu’ ve ‘Kimim Ben?’) en azından beni ağlatmanın kıyılarında dolaştırdı ve inancımızı yine canımızı acıtarak tazeledi. Bu kıvama gelmiş Mustafa, Elif ve bu fakirin ‘felekten bir gece çaldılar’ ‘manşet’inin üç atlısını oluşturması çelişkili görülebilir. Ama ne derler medya için “kiri varsa sabunu da kendisi”. İşte biz de acısını da sevincini de kendi içinde bulan, kekremsi bir hüzünle, duygulanımlarımızın pekiştiği (ay devam edemiyeceğim, zira edebi yönüm tasvire imkân ve şerait tanımıyor kuzum). Ne diyorduk? Evet, acı başladı, neşeli bitti. Kerem yeterince güzel yazmış gecenin detaylarını. (Detay derken Elif’in ve benim boy ölçülerimizden bahsediyorum tabii :) Elbette rakının keyif verici endikasyonu neşemizin tek kaynağı değildi ve biz Voltran’ı oluşturup ‘Türk Solu’nu kurtaracakken fasıl başladı ve dış mihraklar sesimizi kesti. ‘Tanju Okan bilmiyoruz’ demelerinden ben anlamıştım zaten ajan olduklarını…
“Maziye bir bakıver neler neler bıraktık” – Mustafa Kuleli
Bu yazıyı, geçen cumaki “dostluk ve dayanışma gecemiz” üzerine yapılan tüm yorumları okumanın verdiği gönül rahatlığı ile yazıyorum. Kerem, Elif ve Tuğba kendi meşreplerince vaziyeti anlatmışlar. Ama izninizle ben de, enformatif futbol anlayışımla, bir gireyim topa:Bolca siteden konuştuk önce, sonra körler ile sağırlar birbirini ağırlar misali birbirimizi övdük. Sonra Tuna gibi, Duygu gibi, Kuzey gibi arkadaşlarımızı yâd(!) ettik, herkes herkesi cismen tanımasa da. Bir an önce geri dönseler dedik. Çoook uzun zamandır yazmayan ‘konuk yazar’ları hatırlamaya çalıştık, falan filan. Sonra hayata dair başkaca meseleler, okul durumları, televizyon, Kanat Atkaya ve Yılmaz Özdil çekiştirmeleri; Ufuk Uras, çatı partisi ve sol ne yapmalı tartışmaları; zeytinyağı, kanser, Akdeniz mutfağı; deterjan reklamları ve hatta Adanalılar ve tonla başka şey...
Bu arada hiç kimse yazmamış tabi, bir ara oynadık bile. Bayağı, şıkır şıkır oynadık! Gecenin sonunda ise Kerem beklenmedik bir çıkış yapıp, “Maziye bir bakıver!” dedi durduk yerde. Bana diyor sandım, tam ona doğru dönecekken Mithat ters köşeden “Ömrümüzün son demi!” diye açıklama getirdi saz ekibine. By-pass olmuştum, kederlenip, mecbur şarkıya katıldım:
Ömrümüzün son demi son baharıdır artık
Maziye bir bakıver neler neler bıraktık
Küserek ayrılırsak olur inan ki yazık
Maziye bir bakıver neler neler bıraktık
(İlk dize pek uygun değilmiş bize ama olsun)
(Ayrica bkz. Kerem Özkurt ve Mithat Fabian Sözmen'in konu ile ilgili yazıları)
Çeki-Yorum #4
Beyoğlu / İstanbul
Beyoğlu / İstanbul
14 Mayıs 2008 Çarşamba
Yok aslında birbirimizden farkımız, hepimiz Bizans’ın evladıyız!
Mustafa Kuleli
Geçmişimizi konuşmak ve geleceğimizi kurgulamaya çalışmak üzere, geçen hafta, Türkiyeli ve Yunanistanlı üniversite öğrencileri olarak, hocalarımızla beraber Delphi’de bir araya geldik. İki ülkenin genç insanlarının uzun yıllardır bir diyalog zemini kuramamış olması içimi biraz burksa da, “zararın neresinden dönsek kâr” deyip, toplantının yolunu tuttum.
İstanbul’dan Atina’ya uçarken, daha havada, denizin koyu mavi tonu, gri kayalar ve zeytin yeşili makiler yolculuğun başka bir memlekete değil de, bilakis sanki aynı mahalle içinde kapı komşusuna yapıldığını hissettirdi bana. Yanılmamışım. İlk günden itibaren kendimi evimde gibi hissettim. Hele daha Atina “El Venizelos” havaalanından yeni çıkmış, otobüsle Delphi’ye doğru giderken, Meltem’in (Ürüt) bir eliyle çocuğu işaret edip, bir eliyle sırtımı dürtükleyerek “Aaaa bak bu da Karaburunluymuş!“ demesi, resmen beni benden aldı. Hemşerim Yannis hiç görmemiş İzmir’i, Karaburun’u. Haritada yerlerini biliyor sadece. Bir de çok güzel “İzmirni”, “Karaburuni” diyor. Şöyle en içteninden. Hemhâl olduk hemen. Kederlendik de biraz. Bu buluşmanın önemini de kavramış olduk böylece ilk günden.
Zamanla aramızdaki yakınlığın yalnızca coğrafyadan kaynaklanmadığını da somut örnekler ile öğrendik. Mesela Türkçe ve Yunanca arasında beş binden fazla ortak sözcüğün olduğunu biliyorduk ama cacıki, karpuzi, spanaki diyince birbirimize, bu teorik bilgi yeni bir boyut kazandı. Ve hatta bazen kimin hangi ülkeden geldiği bile birbirine karıştı. Mesela onlar benim baklava yemememe hayret ederken, ben onların kahvaltıda zeytin ve zeytinyağı tüketmemelerine akıl sır erdiremiyordum.
“Sokaktaki adam”ın ruh hâli
Ayıptır söylemesi eli boş gitmedik Yunanistan’a. Yanımızda bir de 20 dakikalık “sokak röportajları” götürdük. Katılımcılar da sağ olsunlar teveccüh gösterdi, mutlu olduk. Meltem (Ürüt) ve İlknur (Aydoğan) ile beraber yaptığımız bu röportajlarda en çok dikkatimi çeken Türkiyelilerin AB konusunda yaşadığı derin hayal kırıklığı oldu. Bu meselenin psikolojik boyutunun bu denli önemli olabileceğini daha önce düşünmemiştim doğusu. Kameraya yansıyan genel yaklaşım “Madem onlar bizi istemiyor, biz onları iki kere istemiyoruz!” şeklinde idi. “Onlar bizi bölmek istiyorlar”, “Avrupa ülkeleri bize düşman”, “Biz geleneklerimizi, günlük alışkanlıklarımızı değiştiremeyiz” ve “Onlar Hıristiyan kulübü” gibi “yorum”larda bulunanların bile, en derinlerinde “Avrupalı” olma hayalinin bulunması da, bir başka dikkate değer noktaydı. Bu örnekler sayesinde, çocukluğumda büyük bir heyecan ve “yaşasın, Avrupalı olduk!” nidalarıyla araba plakalarına yapıştırılan mavi zeminli, Avrupa Birliği yıldızlı çıkartmaların, bugün nasıl kırmızı zeminli, ‘ay-yıldız’lı çıkartmalara döndüğünü anlamak biraz daha kolaylaştı galiba.
Toplantı boyunca konu bazen, milliyetçiliğe, bazen Kıbrıs’a, bazen ‘öteki’lere, bazen AB’nin ne kadar demokratik olduğuna, bazen kemalizme, bazen siyasal İslâm modeline geldi. Zaman zaman Türkiyeliler kendi arasında, Yunanlılar kendi arasında hararetli tartışmalara girişti. Yunan arkadaşlarıma haksızlık etmek istemem ama biz son dönemde tüm meselelerimizi sorgulamaya ve tartışmaya çalıştığımız için sanki biraz daha açık fikirliyiz, hazırlıklı ve hazırız altüst olmaya gibi geldi bana. Ama yapılan bu tartışmalar, dar bir çevrede kaldığından, toplumun genelini etkileme kabiliyetinden yoksundur muhtemelen. Burada da görev medyaya mı düşüyor ne…
-İstanbul-
28 Ocak 2008 Pazartesi
90 yıl sonra Ekim Devrimi’ne ve Sovyetler'e bakmak

Mustafa Kuleli
(Doğu Almanya günlüğü-3)
Bundan neredeyse 5 sene önce Almanya’ya ilk gelişime kadar, Türkiye’de neden Doğu Almanyacı olmadığını düşünür dururdum saf saf. Öyle ya, Sovyetler Birliği taraftarları, Maocular, Kübacılar ve hatta Arnavutluk yanlıları varken, DDR’ci (Demokratik Alman Cumhuriyeti) yoktu, sol siyaset sahnemizde. DDR, Sovyetler Birliği’nden ayrı bir şey olduğuna göre onun da yandaşlarının olması gerekirdi. Derlerdi ki bana, “Ha Doğu Almanya, ha Sovyetler!” Ben ise diretirdim, çocukça bir romantizm ile Marx’ın, Engels’in, Karl Liebnecht ve Rosa Luxemburg’un topraklarında kurulmuş bu ülkenin, herhangi bir “uydu devlet” olmasını kabullenmek istemezdim. Ama gerçek buydu… Dolayısıyla, Doğu Almanya üçlememizin işbu son yazısında, sanırım biraz Sovyetler Birliği’nden bahsetmek gerekiyor. Zira onun üzerine konuşmak, aslında DDR üzerine de konuşmak demek.
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) üzerine söylenebilecek hemen her şey söylendi galiba. “Liberaller” otoriter yanları nedeniyle Sovyetler Birliği’ni yerden yere vururken, “solcular” da yüksek nitelikli ve herkes için ulaşılabilir eğitim ve sağlık hizmetleri hasebiyle göklere çıkardı. Ben izninizle, Ekim Devrimi’nden 90 sene sonra kaleme aldığım bu yazıda, elbette daha önce başkaları tarafından da belirtilmiş olan, iki noktanın üzerinde durmak istiyorum: Devrimin yarattığı özgürleştirici güç ve onun kapitalist sistemi ıslah edici etkisi.
John Reed’in, harikulade eseri “Dünyayı Sarsan On Gün”de anlattığı üzere, Bolşevikler St. Petersburg’da yönetimi ele geçirdiklerinde, şehrin diğer bölgelerinde insanlar günlük hayatlarına devam etmiş, yaşanan olayların önemini başlangıçta fark edememişlerdi. Aslında sosyalist bir ülkede yaşamamış ve soğuk savaşın tek taraflı propagandasına maruz kalmış bizler de, “fiilen varolmuş sosyalizm”in dünyanın çehresini nasıl iki defa (kuruluşunda ve yıkılışında) baştan sona değiştirdiğinin halen tam olarak farkında değiliz galiba.
Devrim milyonların esin kaynağı oldu
Her şeyden önce, Ekim Devrimi hem Sovyet halklarına hem de tüm dünya emekçilerine inanılmaz bir özgüven verdi. Evet, yönetimin ele geçirilmesi başlı başına bir başarıydı ama bunun yanında devrimi takip eden on yıllarda elde edilen sportif başarılar, yaratılan kültür ve sanat ürünleri, tüm Sovyet cumhuriyetlerine yayılmış muazzam bir sanayi, uzaya gönderilen mekikler, ücretsiz ve nitelikli eğitim-sağlık imkânları, aslında bu özgüveni sağladı. Tüm bunların önemi bugünden geriye doğru baktığımızda daha iyi anlaşılıyor.
Daha da önemlisi, Ekim Devrimi, insanlara kendi güçlerine inanmanın ne demek olduğunu öğretti, onlara öz saygınlıklarını kazandırdı. Bu yüzden devrim, tüm otoriterliğine karşın müthiş bir özgürleştirici güce de sahipti. Halkın, işlerin denetimini elinde tuttuğunu hissetmesi ve tarihsel olayların sadece izleyicisi olmadığının, bizzat tarihi yaptığının bilincine varması, devrimin başarısıydı. Ve işte tam da bu “devrimci itilim” (başlarda güçlüydü sonra zayıfladı), devrimi başarılı kıldı.
SSCB ile beraber sosyal demokrasi miti de sona erdi
Bunun yanında, “fiilen varolmuş sosyalizm” (really existing socialism), anti-kapitalist özü dolayısıyla kapitalizmi ıslah etti, dizginledi. Ekonomik ve toplumsal sistemi ile kapitalizme tam bir alternatif olan SSCB rejimi nedeniyle, kapitalizm her daim işleyişini düzeltmek, yumuşatmak, insancıllaştırmak durumunda kaldı. Gelişmiş batı demokrasilerindeki işçiler, bu nedenle ileri haklar elde edebildiler. Eğer sosyalizm gerçek bir ihtimal, somut bir tehdit olmasaydı, sermaye işçi sınıfıyla uzlaşma yoluna gitmezdi.
1989’da kapitalist düzen “zaferini” ilan ettikten sonra da sözde emek yanlısı, sosyal demokrat partiler Avrupa’da iş başına geldi, ancak hiçbiri yürürlükteki neo-liberal programın dışına çıkıp emekçiler lehine düzenlemelere imza atamadı. Yani, SSCB’nin salt varoluşu bile Avrupalı emekçilerin çıkarınaydı.
* * *
Ekim Devrimi’nden 90, Berlin Duvarı’nın yıkılışından 17 sene sonra, sosyalizm ve post-sosyalizm üzerine yapılan tüm tartışmalardan benim aklımda kalan işte bu iki nokta oldu: Devrimin önceden hiçbir şeyi olmayan insanlara verdiği büyük güç ve onun kapitalizmi ıslah edici etkisi.
Kanımca, sosyalist dönem ve sonrasında yaşananlar değerlendirilirken bu hususlar da göz önünde bulundurulursa daha sağlıklı bir tartışma zemini yakalanabilir.
N: Bu yazıda Boris Kagarlitsky’nin, Green Left Weekly dergisinin 5 Kasım 1997 tarihli sayısında yayımlanan “The unfinished revolution” (Bitmemiş Devrim) yazısından yararlandım. Dileyenler http://www.greenleft.org.au/1997/296/15617 adresinden yazıya ulaşabilir.
-Frankfurt/O-
Etiketler:
ddr,
doğu almanya,
kapitalizm,
mustafa kuleli,
sosyalizm,
sscb
29 Aralık 2007 Cumartesi
Pinhani’de bir şey yok
Mustafa Kuleli
Pinhani ile tanışmam ani olmadı. “Ben nasıl büyük adam olucam” ve “İstanbul’da” şarkıları, ara ara kulağıma çalınıyordu ilk zamanlar. Bir gün dedim ki, yahu git şu adamların albümünü* al da doğru dürüst dinle. Gittim aldım, iyi ki de öyle yapmışım…
“İstanbul’da” ile açıldı albüm: “Kaçamayıp da saklanan kedicikler gibi / sığındım senin sıcaklığına”
Dakika bir, gol bir! Böylesine ‘gerçek’ sözler, eşsiz bir vokal, insanın içine işleyen gitar soloları ve toplamda müthiş bir ahenk ve duygu yükü…
Şarkı iki, şarkı üç, dört, beş derken, "Allah Allah, yahu bu şarkıların hepsi güzel!" Bir de favorim olan altıncı şarkı var. Diyorlar ki: “Herkes köşesini kapmış, iyi ama ben nasıl büyük adam olucam” Bizler gibi, kapılmış köşelere karşı yazı yazmaya, varolmaya çalışan insanlar için marş niteliğinde bir eser!
Başlarda; zamanla geçer, bu şarkılar da unutulur, hele biraz bekle, hemen yazılar döşenip de sonra madara olma diyordum kendi kendime. Ama yok, gerçekten çok güzel yaptıkları müzik.
Daha sonra ufak bir araştırma yaptım haklarında. Solist Sinan Kaynakçı ve Bas gitarist Zeynep Eylül Üçer kuzen imişler. Bulutsuzluk Özlemi’nin efsanevi gitaristi Akın Eldes ve Davul ustası Cem Aksel de onlara destek verince işte bu albüm çıkmış ortaya.
Peki bu mu meselemiz? Sadece güzel müzik yaptıkları için mi konu ediyoruz Pinhani’yi? Evet diyemeyeceğim. Nasıl anlatsam bilemiyorum. Bu arkadaşlarda başka bir şey var. Ya da bir şey yok. “İmaj” yok mesela. Sinan’ın kafasında jöle, Zeynep’in yüzünde makyaj yok. Web sitelerinde (www.pinhani.com) “afili rock’cu” fotoğrafları yok. Sarf ettikleri sözlerde “Dizi müziği de yaptık, biz artık olduk” havası yok. Hala üniversite kampüsünde, çimenler üstünde ya da sahilde gitar çalar gibiler. Biz de etraflarına toplanmış, halimizden memnun, dinliyoruz.
Daha da önemlisi bu kardeşler de bizler gibi 80 sonrası kuşaktan. Bizlerle aynı çağın, aynı iklimin çocukları. Muhtemeldir onlar da “Süper Baba” izlediler mesela, onlar da 90’ların o baş döndürücü dönüşüme tanık oldular, onlar da Anadolu Lisesi/Kolej sınavı stresini yaşadılar.
İşte belki de bu yüzden müzikleri bu denli içimize işliyor, sözleri bu denli sarıyor bizi.
Aynı dili konuşuyoruz çünkü…
* * *
Pinhani ile hala tanışmamış birileri vardır belki diye yazıldı bu yazı. Yoksa haklarında söyleyebileceğim daha fazla bir şey yok. Ürün ortada. Hala dinlemediyseniz, dinleyiniz. Tavsiyemizdir.
* Pinhani, İnandığın Masallar, 2006 Piccatura
Pinhani ile tanışmam ani olmadı. “Ben nasıl büyük adam olucam” ve “İstanbul’da” şarkıları, ara ara kulağıma çalınıyordu ilk zamanlar. Bir gün dedim ki, yahu git şu adamların albümünü* al da doğru dürüst dinle. Gittim aldım, iyi ki de öyle yapmışım…
“İstanbul’da” ile açıldı albüm: “Kaçamayıp da saklanan kedicikler gibi / sığındım senin sıcaklığına”
Dakika bir, gol bir! Böylesine ‘gerçek’ sözler, eşsiz bir vokal, insanın içine işleyen gitar soloları ve toplamda müthiş bir ahenk ve duygu yükü…
Şarkı iki, şarkı üç, dört, beş derken, "Allah Allah, yahu bu şarkıların hepsi güzel!" Bir de favorim olan altıncı şarkı var. Diyorlar ki: “Herkes köşesini kapmış, iyi ama ben nasıl büyük adam olucam” Bizler gibi, kapılmış köşelere karşı yazı yazmaya, varolmaya çalışan insanlar için marş niteliğinde bir eser!
Başlarda; zamanla geçer, bu şarkılar da unutulur, hele biraz bekle, hemen yazılar döşenip de sonra madara olma diyordum kendi kendime. Ama yok, gerçekten çok güzel yaptıkları müzik.
Daha sonra ufak bir araştırma yaptım haklarında. Solist Sinan Kaynakçı ve Bas gitarist Zeynep Eylül Üçer kuzen imişler. Bulutsuzluk Özlemi’nin efsanevi gitaristi Akın Eldes ve Davul ustası Cem Aksel de onlara destek verince işte bu albüm çıkmış ortaya.
Peki bu mu meselemiz? Sadece güzel müzik yaptıkları için mi konu ediyoruz Pinhani’yi? Evet diyemeyeceğim. Nasıl anlatsam bilemiyorum. Bu arkadaşlarda başka bir şey var. Ya da bir şey yok. “İmaj” yok mesela. Sinan’ın kafasında jöle, Zeynep’in yüzünde makyaj yok. Web sitelerinde (www.pinhani.com) “afili rock’cu” fotoğrafları yok. Sarf ettikleri sözlerde “Dizi müziği de yaptık, biz artık olduk” havası yok. Hala üniversite kampüsünde, çimenler üstünde ya da sahilde gitar çalar gibiler. Biz de etraflarına toplanmış, halimizden memnun, dinliyoruz.
Daha da önemlisi bu kardeşler de bizler gibi 80 sonrası kuşaktan. Bizlerle aynı çağın, aynı iklimin çocukları. Muhtemeldir onlar da “Süper Baba” izlediler mesela, onlar da 90’ların o baş döndürücü dönüşüme tanık oldular, onlar da Anadolu Lisesi/Kolej sınavı stresini yaşadılar.
İşte belki de bu yüzden müzikleri bu denli içimize işliyor, sözleri bu denli sarıyor bizi.
Aynı dili konuşuyoruz çünkü…
* * *
Pinhani ile hala tanışmamış birileri vardır belki diye yazıldı bu yazı. Yoksa haklarında söyleyebileceğim daha fazla bir şey yok. Ürün ortada. Hala dinlemediyseniz, dinleyiniz. Tavsiyemizdir.
* Pinhani, İnandığın Masallar, 2006 Piccatura
-Frankfurt/O-
24 Aralık 2007 Pazartesi
GünlükHayat 2 yaşında!
1 Aralık 2007 Cumartesi
Köpek ve tüfek ile dolaşmak yasaktır

Tedbir – Mustafa Kuleli
Bir Karaburunlu olarak önce ben söz alayım:
2007 Haziran’ında yine Karaburun tepelerini tavaf eder, gövdemi bir yelken gibi deli rüzgârlara açarken gördüm bu tabelayı. İlk anda şimşek çaktı beynimde: ‘Devlet’ bizim oranın insanının kurnazlığına karşı da önlem almıştı. Muhtemel sahne kafamda canlandı:
(Hemşerim elinde tüfek, yanında köpek iş üstündedir. Derken bir ağacın arkasından Jandarma Eri belirir)
-N’apıyorsun burada, avlanmak yasak bilmiyor musun?
-Ben ağlanmıyom ki!
-Ya ne yapıyorsun?
-Heeeç, dolanıyom öööle bizim Garabaş’nan.
-Lan bu tüfek ne peki elinde?
-Ulen belli mi olur dağ başında, başa ni geeecek, tedbir u tedbir.
* * *
Tabi meselenin aslı böyle değildir muhtemelen. Zira Karaburunlu balıkçılık yapar, öyle tüfekle falan işi olmaz. Demek ki birileri İzmir’den gelip Karaburunlu kuşları, keklikleri öldürüyor, bir de utanmadan yalan söylüyor. Neyse, meselenin bu kısmı pek eğlenceli değil. İyisi mi ben sözü Tuğba’ya devredeyim.
Bu üçlü çok güçlü - Tuğba Maran
Avlanmak ve avcı kılığında dolaşmak yasaktır; misal tüfekle dolaşmak bunun bir tezahürü olabilir. Bir de köpek varsa el pençe divan, e bir de sen, biz anlarız ki bu üçlü çok güçlü. Normalde bizler tüfek ve kopeksiz sokağa çıkmazmışızcasına, bu istisnai bir durum degilmişcesine uyarmış devlet baba.
Çok hislendim bir şarkı armağan edeceğim:
Kopek ve tüfek sordular seni, neredesin?
Nasıl derim devlet fark etti
Uyarıp beni gitti
Anladılar ki av sezonu bitti
Alay ettiler benle hep
Sen oldun bunlara bak sebep
Karga dedi "gördüm ah onu", burası devlet yoluuu...
Çeki-Yorum #3
Fotoğraf: Mustafa Kuleli
Karaburun / İzmir
Fotoğraf: Mustafa Kuleli
Karaburun / İzmir
Etiketler:
çeki-yorum,
devlet,
izmir,
karaburun,
mustafa kuleli,
tuğba maran
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



