şehir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şehir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2009 Perşembe

Ben apartman yöneticisiyim!

Fotoğraf: Radikal Gazetesi

Duygu Kocabaylıoğlu

"Yazın bunalıyoooz, kışın ısınamıyoozz… Bütün şikâyetler bana gelir.” Sözleriyle başlıyor televizyonda dönen banka kredisi reklamı ve apartman yöneticisi olduğunu söyleyen hanfendinin akıllıca(!) bir çözüm araştırıp, bularak çevreye duyarlı yatırımlar için özel olarak çıkartılan bir banka kredisi alıp, bu sayede binaya yalıtım yaptırdığını, hem kendisinin hem apartman sakinlerini huzura kavuşturduğunu öğreniyoruz. Ha bu reklam diğer tüm reklamlar gibi abartılı ve göz boyamaya da yönelik olabilir. Ama yalıtımın bir binayı koruduğu ve koruyacağı gerçeğini, apartman yöneticisinin şikayetleri dikkate alma sorumluluğu olduğu gerçeğini değiştirmez. “Yazın bunalıyoooz, kışın ısınamıyoozz” diyen sakinler bir sonraki apartman toplantısında dertlerine çare bulamadığı için var olan yöneticinin istifasını(!) isteyip, onu değiştirebilirler ya da kendileri aday olabilirler. Al sana en küçük ölçekte demokrasi! Bu ülkede demokrasi 20 dairelik apartmanlarda başlıyor ama maalesef apartmanın demir kapısından geçip, sokağa bile yayılamadan oracıkta kalıveriyor.

Bugün “Ben Büyükşehir Belediyesi Başkanıyım!” diyen zatların bırakın 15 milyonluk şehri idare etmeyi, bir nev-i çekip çevirmeyi , ‘köy muhtarı’ mevkisini bile dolduramayacağını, iyi kötü idare eden köylüyü çamura boğacağını cümle âlem görüyor da köylünün bizzat kendisi görmüyor!
Efenim dün sinirlerim el verdiği sürece doğal(!) sel felaketini televizyonlarda takip etmeye, yetkili yetkisiz her ağzından çıkan lafa yetişmeye çalıştım. Asabım kaldırdığı ölçüde, sırf haberim olması maksadıyla köy muhtarının ‘loji’ye sığmayan açıklamalarını dinledim.

Ve alt alta şunları sıraladım:

  • İyi ki İstanbul boğazı taşmadı!
  • İyi ki okullar tatildi! Düşünsenize öğrenci servisleri de o sele girmiş olsa, şimdi onlarca çocuk kaybolmuş ve ölmüş olabilirdi!
  • Kendimi Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık romanında hissediyorum. Efsanevi romanın bir bölümünde kasabaya yıllarca yağan yağmur kesilmez, her şeyi sel götürür, hayvanlar ve evler suda yüzer. Fakat herkes bilir ki Marquez bir masal anlatıcısıdır!
  • Birileri bu adamların önüne lise coğrafya kitabı ve atlası koysun, okyanus kıyısında olmadığımızı, New Orleans'ı, Filipinleri, Uzak Doğu’yu yerle bir eden t-sunaminin, kasırganın buralarda görülmediğini ve TDK sözlüğünden doğal afet kavramının tam karşılığını anlatsın!
  • Ayrıca takvim de verilsin, İstanbul’u kim, hangi yönetimler kaç onca yıldır yönetiyor hatırlatılsın!
Bir telefon bağlantısından alelacele alınmış not:

Mimar, MSGSÜ Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Öğretim Görevlisi Oktay Ekinci: "Bizim bir öğrencimiz böyle bir imar planıyla karşımıza gelse, çok açık söylüyorum sınıfta kalır!"
Ey Sayın Ekinci! Mimarlar Odası genel başkanlığı bile yapmışsın ama boşuna mimar, yüksek mimar, şehir planlamacısı yetiştirdiğini halen anlamamışsın maalesef! Halbuki sizin öğrencilerinize "Siyasi Ranta Girişi I-II, Belediyelerde İleri Rant Uygulamaları" gibi dersler vermeniz gerekirdi. Ama nerde o öngörü değil mi efenim?

NTV haber merkezinin sunucularından Erhan Ertürk’ün çok çevik ve becerikli bir üslupla haber merkezi yönettiğini ve İstanbul’un başına geçmesi gerektiğini düşünüyorum. Var olan yönetimsizlikten daha etkili olacağına kesinlikle eminim. Ayrıca Oğuz Haksever, meteorolojinin ‘Dikkat! Sel gelebilir!’, diye bas bas bağırmasına karşılık hiçbir şekilde önem alınmamasına ve 26 kişinin pisipisine ölmesine o kadar öfkeliydi ki elinde tuttuğu ilkokul 4.sınıf, resimli ilkyardım kitapçığını satır satır ve bağıra bağıra okudu stüdyoda. Belki sesini birileri duyar, diye düşünüyor sanırım…

Başarısız bir apartman yöneticisinin bile sorumluluk alıp istifa ettiğini ya da üsturubuyla görevini bıraktığını, nedense gecenin bir vakti eksi sözlüğü açıp “Kadir Topbaş’ın istifa etmesi” başlığını görünce hatırladım. Değil mi ya, şerefiyle istifa etmek gibi bir kavram var bu dünyada! Ama Türkçe karşılığı henüz oluşturulmadı ki bu yüzden hep Japoncasına, Frankçesine başvuruyoruz tanımlarken…

20-25 dairelik Apartman yöneticisi hanımefendi dahi komşularının dertlerine çare olmak için çözüm arayıp, bulmuşken, 15 milyonluk şehri yönetenler gırtlaklarına kadar çamura batarak, insanların göz göre göre ölüme sürüklenmesini izlediler ve bir de üstüne rahmet okudular! ‘Yağmur dediğin zaten rahmet değil mi?’, diye sorasım gelir…

Basından ve benden son not olarak en son, akşam kendi programında Cüneyt Özdemir’in yüzsüz ve utanmaz yağmacılara karşı çok öfkeli olduğunu, canlı yayında bastırmaya çalışsa da sinirinin gözlerinden okunduğunu, ses tonuna yansıdığını gördüm.

Hem yağmacıları kınayanlara, hem de İstanbul’un başına baş belası olanlara hesap soran aklı başında insanlara diyorum ki, yanı başında cesetler yatarken mübarek(!) günde, zaten mağdur olmuş insanların malını, ‘yemeyen domuz pişkinliği’ ile yağmalayan şerefsizlerin seçtiği adamlar ‘baş’ olursa, apartman yöneticisi, köy muhtarı ya da başkan olursa, o yönetiminden size, bize ne hayır gelir? Ancak böyle öfkeli, isyankâr ve cümlenize lanet okuyan bireyler yetiştirirsiniz. Sonra da doğru söyleyeni köyünüzden kovarsınız!

2 Ocak 2008 Çarşamba

Yeni yıla bel bağlayanlara...



Duygu Kocabaylıoğlu

2008'den tek bir dileğim var: 2007 hiç bitmesin!


Diledim. Çok diledim ama olmadı. Olduramadım; makûs kader ve ben baş başa kaldık bugünün takvimiyle. Her yılbaşı gecesi 23:55-00:05 arasındaki o sürede 'yıl değiştirmenin' saçmalığına inanmasam da, sonunda ben de insanım; kendimi alamıyorum zaman döngüsüne bu kadar çok sevinen insanlığın kıskacından. Hem böyle caddeleri, ağaçları ışıklarla süslediler mi, iyice kaptırıyorum sevimli kapitalizme kendimi. Muhtemelen 2009 'a girerken kendime bir 'Noel anne' kostümü alacağım ki, yeni yıl coşkusuna 'uyum sağlama' sürecim tam olsun.

Malum yazılı ve görsel medyada 2007 analizleri, başımızdan neler gelmiş geçmiş dökümleri yapıldı son 2 haftadır. Ben de eline tv kumandası alan her aciz kul gibi "2007'de neler oldu?" başlıklı ‘VTR'lerden birinin peşine takıldım, ne yaşamışız bir hatırlayayım niyetiyle. Girişte birbirinin ardına sıralanan "Dünya'dan kareler"i izlerken, "ulan ben bunu geçen sene 2007'ye girerken de izlememiş miydim? Hiç mi bir şey değişmedi bu koca 365 günde?" serzenişinde bulundum gayr-i ihtiyari biçimde. Gerçekten de, sanki önüme arşivdeki bayat ‘VTR’ sürülmüş gibi tüm yaşananlar sanki 3-5-10 yıldır aynıydı.

Ortadoğu'da halen, yapış yapış bir sakız misali bitmek bilmeyen, bir savaş oyunu var, nedense(!) iktidarlar dışında herkesi hedef alan suikastlar-suikastçılar var, bombardımanlardan geriye kalan yıkıntılar arasındaki çocuklar var, bir de tabii hem sefaletten hem AIDS’ten ölen Afrikalı çocuklar var ki onlar her yılın acı bilançosunda baş tacı zaten... Bir de bunları kınım kınm kınayan (Nietzsche’nin kulakları çınlasın) üst-medeni Avrupa var ki kendilerinin bu aralar tek derdi Fransa Cumhurbaşkanı’nın yeni manken- oyuncu sevgilisi… Her neyse, sonra her sene zavallı gezegenimizin farklı bir yerini vuran seller, kasırgalar, depremler var… Belaların içinde belki de en masum olan bu doğal afetlerde perişan olan insancıklar var… Kendi seçimi olmayan iktidarı, sesiyle protesto ediyor diye biber gazını suratına, copu başka yerine yiyen şehirli insancıklar var… Çivisi çıkmış dünyaya daha fazla dayanamayıp, göçüp giden aydın beyinler var, onların zamansızlığına ağlayan insanlar var...

Yanılmıyorsam ilkokul birinci ya da ikinci sınıftaydım. Annem meşhur Yalan Rüzgarı’nı seyrederken haber spikerinin yayın akışını kesip, arada hangi sireni duyarsak ne yapmamız, nereye kaçışıp, saklanmamız gerektiğini hatırlattığını anımsıyorum. Oyun gibiydi o zamanlar. Kimin ‘eli’ kimin neresinde entrikaları arasında, muhtemel bombardıman uyarısı. Amerika fast-food işletmeciliği ile dünya yönetimi.

Kısacası doğu cephesinde değişen bir şey yok.

2008’den diledim ki zaman döngüsü bir yerden kırılsın, kopsun. Madem değişen bir şey yok elimizde, bari 2007 bitmesin; durduk yere umutlanmayalım ışıl ışıl ağaç süsleriyle. Olmadı. Olduramadım. Mecburen, yüzümdeki çizgilere 1 yaş daha aldım. Sevdiklerim için iyi dilekler tuttum, utanmadan aklımdan bireysel planlar bile geçirdim. Farkındalık umudu çiğneyip geçiyor; umursamamak istedim. Umuyorum ki, 2008 Aralık’ında ben halen aynı ‘VTR’yi seyrettiğimi hissetmem...





Böyle bir yazının ardından riyakârlık gibi dursa da, herkese mutlu yıllar dilerim…

14 Kasım 2007 Çarşamba

Doğu Almanya'da bir şehir merkezinden


Tam ZAMAN’lık – Abdullah Uysal

Evvela cümleten selamlar,
bu fotoya verebileceğim, katabileceğim ve sokabileceğim cümleler ya da cümlemsi gibi duran duygusal tepkimeler şöyledir:

1- Oralarda bir yerde -Mustafa'nın göremediği- her iki sokak için "sola dönmek yassahtır!" levhası vardır. Böylelikle kolektif bilinçaltına ve üstüne sola dönülmemesi gerektiği hatta soldan dönülmesi gerektiği ve bunun sonucunda karşıdaki WcDonald's a varılabileceği mesajı adaleye zerk edilmektedir.

2- Marx ve Rosa'nın mülkiyetlerinde sokakları olduğu ve hatta Marx'ın kiracılarından birinin WcDonald's olduğu ortadadır. Bu konuda Marx'ı özeleştiriye çağırmaktan başka çare yoktur. Hatta Rosa ve Marx'ın yollarının ayrıldığı, bunun sebebinin de ikisin de ortak kullandığı direk olabilme olasılığı kuvvetle muhtemeldir.

3- Uzun yıllardır Avrupa'da dolaş(a)mayan hayalet acaba sadece bu iki sokakta mı dolaşıyor? Acıkınca yemeğini nerede yiyor peki?

4- Zaman Gazetesi’ne haber versin biri. Tam onların reklamlarına uygun bir foto. Hani yazmışlar ya; "Karşıt görüşler çatışır ... diye bilirdik. Meğer aynı köşeyi paylaşabiliyorlarmış." ahanda tam böyle bir şey. Hatta yüz yüze bile bakabiliyorlarmış değil mi sevgili Zaman.
"aman liberalim canım liberalim" bu şarkı benden tüm ZAMANlara gelsin...


Anlık küfürler, anlık kazançlar - Tuğba Maran


İlk göze çarpan yerdeki BUS(H) yazısı; zira halkın otobüsle eze eze geçmesi amacıyla, "altyapı" ve "üstyapı" konularında becerikli ve müstehzi bir üstadın elinden çıktığı anlaşıyor.

Diğer dikkat çeken şey ise Mc.Donald's önünde atmaca gibi konuşlanmış, (kırmızı olduğu dikkatli okurun hissi kabl el vuku'sundan kaçmayacak) ışığın yeşile dönmesini bekleyen araçlar. O sırada, ya yine yetişemedikleri "çok ivedi ama" işin hıncını ışıktan çıkarmaktalar, anlık küfürlere ve anlık kazançlara biat etmekteler ya da neden otobüse binen insanların Karl Marx ve Rosa Luxemburg'la muhatap olurken, arabadakilerin hep aynı "McDonalds"ı "pass by" ettiklerini "düşünuyorlarcaklarken düşüneyazdıyazacaklarken" işte yeşil yanıyor.

Hayat devam ediyor.

Ezik kalın.

Foto-Yorum #2
Fotoğraf: Mustafa Kuleli
Frankfurt (O) / Almanya