17 Kasım 2006 Cuma

“Pasosu olan herkes için sendika”


Normal şartlarda, hazırladığım haber veya söyleşileri GünlükHayat'ta yayımlamak gibi bir âdetim yoktur. Ancak bu sefer durum farklı.
Memlekette bir öğrenci sendikası kuruluyor. Bunu ne kadar çok insan bilirse o kadar iyi! O yüzden buyurun Bilgi Genç Haber Ajansı'nın bu keyifli söyleşisine. İlk kez GH'de!

Mustafa Kuleli / BGHA

Geçtiğimiz hafta, Anadolu Ajansı’nın geçtiği bir haberle, Türkiye’nin ilk öğrenci sendikasının kurulacağını öğrendik. “Öğrenci sendikası” terimi, ilk anda biraz yadırgandıysa da, asıl merak edilen böyle bir sendikanın ne yapacağı, nasıl işleyeceği ve ne zaman kurulacağıydı.
Kısa haberlerle geçiştirilen bu önemli gelişmenin detaylarını öğrenmek üzere DİSK Basın-Yayın ve Halkla İlişkiler Dairesi Müdürü Fahrettin Erdoğan ile görüştük.

Neden bir öğrenci sendikası kurma kararı aldınız? Varolan örgütler görevlerini yapamıyor mu?
Her şeyden önce sendikanın işlevi farklı. Üniversite çağında olan 15 milyon gencin 1 milyon 200 bin’i üniversitede okuyor. Bu 1 milyon 200 bin’lik kitleye de şu anki öğrenci hareketleri ulaşabilmiş değil. Soluyla sağıyla bütün örgütlenmiş öğrencileri toplasak bile, çok düşük bir yüzdeye denk düşer. Üniversite kapılarının yoksul ailelerin çocuklarına kapatılmak istendiği, üniversitede her şeyin paralı hale getirildiği bu dönemde, öğrenciler proletaryaya yakınlaşıyor, bizce. Bu örgütsüz sosyal boşluğu, sendikanın doldurması gerektiğini düşünüyoruz. Dernek falan değil. Sendika! Hükümet’in karşısına dikilecek, hakkını arayacak ve bunu yazılı hale getirecek, belgelere geçirecek. Bu yüzden sendika.

Bunun kanunlarda yeri var mı?
Anayasa’da örgütlenme özgürlüğü var, kâğıt üzerinde de olsa. Altına imza attığımız uluslararası sözleşmelerde de bunun yeri var.

O halde GENÇ-SEN’in amacı yaygın olarak örgütlenip, gerektiğinde hükümetle masaya oturabilecek bir güç olmak…
Evet, kesinlikle hükümetlerin karşısına çıkacağız.

“İşçileri örgütlediniz de, bir öğrenciler mi eksik kaldı.” Şeklinde özetleyebileceğimiz bir eleştiri var size yönelik…
Güçlü sendikalar demokrasinin gereklerindendir. Sendika ve kitle örgütleriniz ne kadar güçlüyse, toplumsal yapınız da o kadar iyi demektir. Ama Türkiye’de sendikaların önünde çok büyük engeller var. Sistem, örgütlü bir güç istemiyor karşısında. Tüm güç toplumu örgütsüzleştirmek için kullanılıyor.

Peki, GENÇ-Sen nasıl bir sendika olacak?
Her şeyden önce demokratik bir sendika olacak. Aşağıdan yukarıya örgütlenmiş bir sendika olacak. DİSK şu anda bunun kuruluş çalışmalarını yürütüyor, öğrenci arkadaşlarla beraber. Kuruluş aşamasından sonra tamamen bağımsız bir sendika olacak. Hatta kongre kararıyla DİSK’ten ayrılabilirler bile.

Önünüzde bir yol haritası var mı?
Şu anda işin başındayız. En başta öğrencilerle görüştük. Nabız yoklama turları attık. Bu turları tamamlamış değiliz. Bunun yanında üniversitelerde geniş katılımlı toplantılar düzenlenecek. Aralık'ta da bir forum organize etmeyi planlıyoruz. Bu forumda Türkiye’nin her yerinden öğrenciler, kendi elleriyle sendikalarını şekillendirecekler.

Sendika’nın kuruluş aşamasında ne gibi zorluklarla karşılaşmayı bekliyorsunuz? Bunları nasıl aşmayı planlıyorsunuz?
Haklarını alamadıkları ve 12 Eylül’den beri özel bir baskıya maruz kaldıkları halde, öğrenciler örgütsüz ve dağınık durumda. Dolayısıyla biz doğru damarı yakaladığımızda, sadece ‘solcu’ öğrencileri değil en geniş öğrenci kitlesini kucaklayacak damarı yakaladığınızda pek çok zorluğu aşacağımızı düşünüyoruz. İki türlü zorluk var önümüzde. Biri Türkiye’de ilk olmasından kaynaklı “Öğrenci sendikası mı olurmuş.” görüşü. İkincisi de hem geleneksel sol yapılardan hem de 12 Eylül’ün üniversiteler üzerinde estirdiği terörden kaynaklanan örgütlenme korkusu.

Bildiğim kadarıyla yurtdışındaki örnekleri incelediniz ve Türkiye için özgün bir model geliştirdiğinizi düşünüyorsunuz. Dünyadaki öğrenci sendikaları nasıl işliyor? GENÇ-SEN’in onlardan farkı ne olacak?
Fransa, Yunanistan, Şili gibi örnekler var önümüzde. Bunlar, demokratik hak ve özgürlükleri uzun mücadelelerle elde etmiş ülkeler. Türkiye’de uzun soluklu mücadeleyle hak arama geleneği yok. Bizdeki sol hareket büyük ölçüde dışarıya göre şekillenmiş. Bir takım ülkeler şablon olarak alınmış. Biz bu sendikayı Avrupa’dakilerin bir kopyası olarak ele almıyoruz. Biz kendi deneyimimizi yaşayacağız ve karşımıza çıkan şeylerle hesaplaşacağız. Kendimize özgü sorunlarla başa çıkmaya çalışacağız. Özgünlüğümüz de zaten burada.

O zaman biraz da bu sorunlardan bahsedelim. GENÇ-SEN hangi alanlarda mücadele yürütecek?
Üniversiteye giriş, özelleştirme, burslar, barınma, beslenme, ulaşım, özel hayata müdahale, kameralar, notlama sistemleri, işsizlik, ayrımcılık ve şiddet gibi pek çok konuda çalışmamız olacak. Bunun yanında akademik mücadele de çok önemli. Şu anda üniversiteler piyasa koşullarına teslim olmuş durumda. Şirketlerin istemlerine göre şekilleniyor üniversite. Bunlara karşı mücadele vermeden üniversitenin özerk, demokratik ve akademik olması imkânsız.

Mücadele yürüteceğiniz alanlar arasında başörtüsü / türban sorunu da olacak mı?
Öğrencilerin tüm sorunları, bizim de sorunumuz elbette. Kamusal alanda hizmet alan, hizmet veren ayrımı çok önemli. Üniversite öğrencileri hizmet alan konumundadır. Dolayısıyla bu arkadaşların da kılık-kıyafetine müdahale edilmemelidir.

Peki, bu söyleşiyi okuyan ve sürece dâhil olmak isteyen öğrenciler ne yapabilirler?
Şişli’deki DİSK Genel Merkezi’nde bir gençlik bürosu oluşturduk. Bu büroda kuruluş faaliyetleri sürecek. Herkes DİSK’i arayabilir, gençlik bürosundaki arkadaşlarla görüşebilir, öneri, görüş belirtebilir. İnternet sitemiz de (www.gencsen.org) yayına geçti, oradan da bize ulaşabilirler. Katılımcı bir süreç bu. Tüm üniversitelerde toplantılar düzenlenmeli ve bu toplantıların çıktıları bizimle paylaşılmalı ki, öğrencilerin ihtiyacını tam olarak karşılayacak bir sendika kurulsun.


Öğrenciler ne düşünüyor?

Öncül Kırlangıç
Mimar Sinan G.S.Ü. – Mimarlık
Öğrenci muhalefeti en kötü dönemini yaşıyor. Herkes bunun farkında. Öğrenciler olarak, kendi yaşam alanlarımıza dair hiçbir söz söyleyemez durumdayız. Yeni, kitlesel bir çıkışa ihtiyacımız var. Fransa’da, Yunanistan’da başarılabiliyorsa, biz burada niye yapamayalım ki. Pasosu olan herkesi bu mücadeleye katarak, birlikte hakkımızı arayabiliriz. Gücümüzün farkına varabiliriz.

Kıvanç Eliaçık
9 Eylül Üni. – Sinema TV (Yüksek Lisans)
Güçlü bir öğrenci sendikası, yemekhane fiyatlarını düşürebilir, ulaşımda öğrenciye %50 indirim sağlayabilir, kredi affı çıkartabilir, ders araç-gereçleri ücretsiz dağıtılmasını talep edebilir. Bunların dışında, müfredatın belirlenmesinde, rektörün, dekanın seçilmesinde, okulların yönetilmesinde de sendika söz sahibi olabilir.

Cihat Demirtaş
Anadolu Üni. – Kamu Yönetimi
Üniversitelerdeki gençlik grupları dağınık halde. Taleplerimiz somut ve meşru olmasına rağmen, kamuoyuna bu şekilde yansıtamıyoruz. Bu yüzden sendikanın, taleplerimizi resmi ve meşru bir zeminde dile getirmesi açısından önemli olduğunu düşünüyorum.

Yasin Özdemir
İstanbul Bilgi Üni. – Tarih
Öğrenci sendikası denildiğinde, yakın geçmişimizin de etkisiyle, ilk akla gelen şey politik bir yapı. Ben sendikanın siyasetler üstü olmasını, öğrenci yaşamının pratik sorunlarıyla alakalı bir yapı olmasını ümit ediyorum. Böyle bir sendika başarılı olabilir. Herhangi bir grubun ya da otoritenin politik güdümünde bir yapı arzu etmem.

Yeşim Doğanay
İstanbul Üni. – Sosyoloji
Liselere ve üniversitelere baktığımızda neo-liberal saldırıların arttığını görüyoruz. Buna karşı, kendi haklarımızı savunabileceğimiz kitlesel bir öğrenci örgütüne ihtiyacımız var. Bunun da yolu öğrenci sendikasından geçiyor.

8 Kasım 2006 Çarşamba

Üniversite mezunu ama işsiz

kerem özkurt

Ekonomik krizler tüm ülkeyi kavururken, ortalıkta şu lafın dolaştığını hatırlıyorum: Türkiye’de onca iktisat fakültesi ve her sene bu fakültelerden mezun olan binlerce insan varken nasıl oluyor da krize girebiliyor ekonomi?

Birçok üniversitenin ve fakültenin varlığı daha önce de tartışılıyordu. Yeterli öğretim kadrosu, oturmuş bir kampusu, hatta doğru dürüst binası bile olmayan nice fakülteler açıldı. Bu kadar fakülteye ve üniversiteye ihtiyaç var mıydı? Türkiye’nin bu kadar üniversite mezununa ihtiyacı var mıydı?

Rahmetli Özal’ın Türkiye’ye en büyük miraslarından biri herhalde üniversite diplomasının, kişinin iş bilirliğinin/yapabilirliğinin önüne geçmesine izin vermesidir. Üniversite diploması sadece iş bulmanın olmazsa olmaz koşulu olmakla kalmadı işverenlerin de beklentilerini yükseltti.

Üniversite diploması önceden de kıymetliydi ancak 1980'lerden itibaren bu diplomanın kullanılırlığı arttı. İşverenler, aldığı eğitimden veya iş bilirlikten ziyade sadece diplomanın olup olamamasına baktılar. Bu o kadar arttı ki üniversite eğitimi gerektirmeyen işler için bile üniversite diploması birincil koşul haline geldi. Diploma artık bir iş kıstasıydı.

Bu diploma talebini karşılamak için üniversiteler yeni bölümler açtılar, özel üniversitelerin sayısı arttı. Bir sonraki adımda, diploma yerini üniversitenin markasına baktı. Belli başlı üniversiteler öncelikle tercih edilmeye başlandı. Saygın üniversite daha önce de saygındı ve tercih sebebiydi ancak şimdi, bir banka mesela sırf saygın bir üniversiteden mezun diye psikoloji mezunu birini işe alıp onu bankacılık işlemlerinde bir görev verebilmekteydi.

Bu süreç, diploma ve “marka” üniversiteden mezun olma koşullarının yanına kurumsal birkaç şirkette staj yapma, yurt dışında MBA, 2 yıllık iş deneyimi (her işveren 2 yıllık iş deneyimi ararken 2 yıllık deneyimi olanların nerede deneyim edindiklerini hep merak etmişimdir) gibi birçok ek malzemeyle hala devam etmekte. Sonuç: İşsiz binlerce üniversiteli genç, boşta gezen kalifiye elemanlar, öğrenim alanının dışında çalışmak zorunda kalan bir o kadarı ile eğitimini gördüğü bir iş bulma şansını elde edebilmesine rağmen beyaz yakalı sömürüsüne maruz kalan bir dolu çalışan.

Her işsizliğin sebebi iş olmayışı değildir; bazen uygun işe uygun eleman bulunamaması da işsizlik yaratır. Bizimkisi biraz böyle bir işsizlik bence. Türkiye’de ara elemana ihtiyaç günden güne artmakta. Bu gidişle günün birinde musluğu bozulduğunda fellik fellik tamirci arayıp ancak bir hafta sonrasına randevu alabilecek teknokratlar toplumu haline geleceğiz. Bunun da sebebi işler arasında saygınlık açısından bir hiyerarşi yaratılıp bunun sonuna kadar işletilmesi.

Her anne-babanın isteği çocuğunun üniversite mezunu olması, örneğin hukuk fakültesini bitirip avukat çıkmasıdır. Bu sadece çocuğunun iyi para kazanmasına sağlamak için değil, aynı zamanda zeki, çalışkan ve başarılı olduğunu da kanıtlamak içindir. Okumaya hevesli bir çocuk, istese de meslek lisesine gönderilmez o yüzden. Meslek liseleri de “hanım bunun okuyacağı yok meslek lisesine yazdıralım da mesleği olsun” diyerek serserilerin adam edilmesi için gönderildiği bir yer olmaktan kurtulamaz. Mesleklerin zekilik, çalışkanlık ya da başarıyla yukardan aşağıya sıralanmayıp; iş ahlakı içinde yapılan her işin değer bakımından birbirine eşit sayıldığı bir ortam yaratılmadığı sürece bu bir kısır döngü olmaya mahkûmdur gibime geliyor.

19 Ekim 2006 Perşembe

Pamuklara sarılmış nobel

kerem özkurt

Artık Nobel ödüllü bir yazarımız var. Yıllardır yakındığımız bir eksikliğimiz giderildi. Orhan Pamuk için de Türk edebiyatı için de büyük bir adım olarak gördü bazısı, bazısı Pamuk’u ihanetle suçladı; ödülü hak etmediğini, kabul etmemesi gerektiğini savunanlar oldu. Tartışmayı medyadan takip edenler ise sevinelim mi yoksa öfkelenelim mi şaşırdılar.

Ben olaya pragmatik yaklaşanlardanım. Pamuk’un tüm kitaplarını okumamakla beraber okuduklarımdan zevk aldığımı belirtmeliyim. Pamuk güçlü bir yazar. Birçok eleştirmenin aksine, onun Tanpınar’ın takipçisi olduğu fikrine katılıyorum; hatta ifade-i meram açısından Tanpınar’la yarışabilir ama ben Pamuk’ta Tanpınar’ı okurken alttan alta kendini hissettiren derin entelektüel birikimi ve bu birikimin getirdiği hedefi on ikiden vuran toplumsal tahlilleri çok göremiyorum. Nobel alacak kadar iyi bir yazar mı? Bunun eleştirisini yapabilecek biri değilim; kimsenin de yapması taraftarı değilim.

Nobel, dünyanın belki de en saygım edebiyat ödülü olmasına rağmen, sonuçta her ödül gibi jüriyi oluşturanların beğenilerini yansıtır. Onların koyduğu kıstaslar geçerlidir. Onun için Pamuk’un hak edip etmediği tartışması aynı yerde düğümlenmeye mahkûm: Jüri uygun görmüş, vermiş; ama herkes fikrini belirtmekte özgür. Gene de Pamuk’un sırf malum konu ile ilgili açıklamaları yüzünden ödülü aldığını iddia etmek en hafif tabiriyle naiflik gibi geliyor bana; aynı şeyleri Türkiye’de birçok yazar söylüyor ama hepsi Nobel’e aday gösterilmiyor. Şunu demek istiyorum, Nobel yazarların siyasi etkinliklerine ağırlıkla bakar ama kendi prestijini korumak açısından iyi yazarları değerlendirmeye almak zorundadır. Sonuçta Orhan Pamuk iyi bir yazardır.

Şimdi biraz da konu hakkında atıp tutalım. Pamuk gerçekten Nobel ödülü alabilmek için siyasi bir oyuna giriştiyse, kabul etmek lazım oyunu tuttu; Pamuk Nobel’i aldı. Amaca ulaşmak, amaca giden yoları ne kadar meşrulaştırır şüpheliyim, gene de başarılı bir hamle olduğunu takdir etmek gerekir. Tabi burada en ufak dokunmada uyanan/uyandırılan aşırı hassas ekibimizi de unutmamak gerekir; onlar durumu yargıya taşımasalar, bu kadar fırtınalar koparmasalar, Pamuk açıklamaları ile topluma ters düşen muhalif, kendi bildiğini söyleyen cesur yazar imajını bu kadar kolay çizemezdi.

Aklıma gelmişken, kitaplarda vatan haini cümleler, paragraflar aranmasına artık bir son verilmesinden yanayım. Roman, temelinde bir kurgudur, gerçeğe en yakın olanı bile. Yazar gerçekte yaşamadıklarını, gerçekte düşünmediklerini, hatta karşı oldukları her şeyi romanda yaşayanların, düşünenlerin dilinden aktarabilir. Pamuk’un, Şafak’ın romanlarından devşirilen cümlelerin kallavisini rahmetli İlhan’ın romanlarından da devşirmek mümkün; önemli olan kimin ne yazdığından çok kimin ne niyetle devşirdiğidir bence. Aynı şekilde Bedri Baykam konuşunca sanatçı çılgınlığı deyip, Pamuk konuşunca mana aramak, ola ki Pamuk aranan manayı cömertçe önümüze sersin, tek kelimeyle ayrımcılıktır. Bırakın konuşsun sanatçı; anlamlı anlamsız, doğru yanlış; asıl duyarlı olmak her söylenen üzerinde tepki vermeden önce bir süre düşünmektir bence.

Pamuk’un okumak istediğim kitapları var hâlâ. Nobel almasa da olacaktı, keyif aldığım bir yazar. Bundan sonra da keyif aldığım için okuyacağım; edebiyatın amacı da bu değil midir zaten.




18 Ekim 2006 Çarşamba

Umut EVRENSEL’dir!

Mustafa Kuleli

Bugün Evrensel’e gittim. Uzun bir ayrılığın ardından, kendimi evimde hissettim.
Haber merkezinde bölümlerin yerleri değişmiş, benim çalıştığım dönemdeki –müzelik(!)- bilgisayarların yerini yenileri almış.
Çayımızın tadı aynı; yeni yüzlerde aynı gülümseme…

Bir de mizanpaj değişmiş. Bambaşka bir Evrensel’de dolaşacak yarın gözler.
Yeni bir logo, yeni bir sayfa tasarımı.
O uzun yolda atılan adımlardan birkaçı…

Hiç bitmeyecek bu uğraş. Bu adanmışlık, bu özveri...
Her gün, basın tarihinin namuslu sayfalarına yenilerini eklemek için uzanacak eller kâğıda, kaleme, klavyeye, makineye…

Gelgelelim, bu kez bir başka ‘bahar’ vardı sanki Gazete’de. Her geçen gün artıyor mu inancımız ne!
Gözlerde başka bir ışık, başka bir umut yüreklerde…

Evrensel Basım Yayın 300’üncü kitabını basıyormuş, ne hoş! Evrensel Kültür yenilenecekmiş, ne güzel! Evrensel çok olmuş on yılı devireli, ne mutlu!

Canını dişine takmış bir avuç insan, çalışıyor durmadan.
Tüm imkânsızlıklara rağmen.

Değişmek ve değiştirmek için.

Eve döndüm içimde çocuksu bir sevinçle. Bir de baktım ki ajandama, üç yıl önce, tam da bu günlerde girmişim ben de ‘gazetecilik mücadelesi’ne. Oturup yazayım dedim bu günü.
Yazayım ki bilsin insanlar; başka türlü bir gazeteciliğin olabileceğini. Başka türlü bir yayıncılığın yapılabileceğini.

Görelim hep birlikte; başka türlü bir habercilikle, daha iyi bir dünya kurmanın mümkün olduğunu.

Ve daha çok çalışalım, dört bir koldan, duyurmak için sesimizi.

2 Ekim 2006 Pazartesi

Çocuk olmak güzel şey...

Melike Geçgel

Bu aralar gözlerim çocuklara takılıyor sık sık. Nerde bir çocuk görsem incelemeye alıyorum ta ki onu incelediğimi anlayıp da bana ters ters bakana dek. Bazen kendi çocukluğumu görüyorum onlarda bazense iyi ki 80lerde çocuk olmuşum diyorum. Ben gerçekten çocuktum o yıllarda, büyüklerim gibi müziğini falan hatırlayamam 80lerin ya da siyasi karmaşasını ve ressamı, tombul amcayı. Gerçi büyüyünce dinlediğim için biliyorum ama yine de tanıklık edemedim bu konularına. Ben sadece oyun oynardım sokakta sorumsuzca, hiç düşünmeden, düşe kalka oyun oynardım. Bir de çizgi film izlerdim. Belki sizler kadar şanslı değildim televizyon konusunda, yasaktı çünkü izlemem, annemin izin verdiği saatlerde açılırdı o renkli dünya benim için ve öyle saatlerce de oturamazdım karşısında. Belki de bu yüzden şimdikilerden daha şanslıyım sokaklarda özgür olmanın ne olduğunu öğrenebildiğim için.

Ben bilgisayara ilk kez lise son sınıftayken dokundum. Hala da iki elimle yazamam. İşte asıl sorunlarımdan biri benim bilgisayar. Geçen günlerin birinde internet kafeye gittim, çıkartmam gereken yazıyı düzenliyordum. Yanımdaki sandalyede sarışın dünya tatlısı bir erkek çocuk oturuyordu. Bacakları yere bile değmiyordu. Bir anda onu izlemeye koyuldum. Ekranına doğru uzandım ve strateji olduğunu düşündüğüm bir oyun oynadığını gördüm. Kafenin sahibine seslendi “abi anneme telefon açabilir misin, merak eder beni” dedi. Adam da “numarayı biliyor musun?” dedi. Çocuk kalktı ve adamın yanına gidip telefon numarasını söyledi tek tek. Çünkü daha okuması ve yazması yoktu. Sadece ezberlemişti numarayı. Bir anda hayranlık duysam da içimi bir hüzün kapladı hemen arkasından. Ben o yaşlarda oyun oynardım arkadaşlarımla. Birbirimizi görerek, dokunarak, konuşarak, gülerek oynardık. Beraber yaratırdık bazen oyunları. Hepimiz aynı yalanları söylerdik babalarımız eve gelince. Çünkü bir tabuydu, baba eve geldiyse oyun saati dolmuştur. Ve üzüldüm o çocuğun yerine. Büyüyünce pişman olmasın diye, ben üzüldüm.

Çocukken ben -fiziksel ve düşünsel olarak- ki şu anda da çocuk olmadığımı kabul etmiyorum –hislerim bakımından- sevdiğim oyunlarım vardı. Saklambaç, dokuz kiremit, ip atlama ki bunun bin bir şekli vardı, istop, yakan top, ortada sıçan, yerden yüksek, körebe, aç kapıyı bezirgân başı... Benim arkadaşlarımla kavgalarım belli bir seviyedeydi öyle ana avrat küfürlü değildi. Ya bilmiyorduk ya da utanıyorduk o ayıp sözleri söylemekten. Örneğin bizi oyundan atmaya çalışan kendini beğenmiş bir arkadaşımıza “tapusu senin mi” derdik, hatta bu atışmaların içinde “sana ne, saman ye, daha doymazsan beni ye” gibi şu an manasız bulsam da inkâr etmeyeceğim sözler vardı. Eğer bir arkadaşımla aynı anda bir şey söylersek “cips, kola,özel kilit” derdik. Bakkal amcamız vardı, elimize geçen parayı çarçur etmenin en zevkli yoluydu ona uğramak. Leblebi tozu vardı mesela hiç unutamadığım, küçük torbalarda rengârenk kolonyalar patlatmalık, uçurtmalar vardı, plastik toplar iki günde patlayanından, ağaçlar vardı tırmandığımız ve meyvelerini patlayana kadar yediğimiz, sokaklarda çınlanırdı o zamanlar çocukların oyunlarıyla kahkahaları. Şimdiyse ya kavga ediyor çocuklar okul çıkışlarında ufacık boylarıyla ya da internet kafelerin kapısında sıra bekliyorlar düşmanlarını öldürmek için. Ben yüksek sesten korkarım, bir yerde havai fişek patlasa, gök gürlese aklıma savaş gelir. Çocukların vurulduğu... Bir yanda çocuklar gerçekten ölüyor, bir yandan çocuklar yavaş yavaş öldürülüyor.

Ben hala saklambaç oynuyorum dünyayı ele geçirmeye çalışanlarla, ben hala gözlerinde örtü olan ebeye yakalanmamaya çalışıyorum. Bunca engele takılmış ve takılmaya devam eden, düşe kalka var olan bir ülkede hâlâ mutlu ve umutlu olabiliyorum. Hâlâ o günleri iyi ifade edemiyor, tüm yeteneğimi çocukluğum karşısında yitiriyorsam... Çocuk olmak ne olursa olsun güzel şey, çocuk ne olursa olsun masum bir şey.