26 Şubat 2007 Pazartesi

Mavileşen yakalar-2: İş zamanı


kerem özkurt

Benim sınıfımdan yaklaşık 80 kişi mezun oldu. Bunlardan devletin herhangi bir kademesinde çalışmaya başlayan benim bildiğim iki kişi var. Kalanların birçoğu özel sektörde iş buldu. Bir kısmı da benim gibi yüksek lisansa devam etti. Bunu babama ilk söylediğimde, ne yapacaklar özel sektörde devlete girselerdi ya demişti. Devletin “devlet baba” olduğu yıllar, babamın bir devlet bankasına memur olarak girdiği yıllarda kaldı sanırım. O yüzden babamın sözlerini sadece bir kuşak farkından ibaret saymıştım.

Özel sektörün inanılmaz bir cazibesi vardı. 1980’ler 1990’lar boyunca biz bu cazibenin altında büyüdük. Teoriye göre gelişen her ülkenin deneyimleyeceği gibi Türkiye’de de hizmet sektörü gittikçe şişkinleşiyordu. Buna post-industrialism’in teknoloji yoğun üretim şekli de katılınca, orta sınıfın kendi halinde üyeleri olarak bize düşen, uslu uslu okullarımızda okuyup, zamanı geldiğinde hak etiğimiz makama oturmak olacaktı. Mekânımız şehir, işimiz bol gelirli, yaşamımız vasatın üstü ve modern olacaktı. Çünkü okumuştuk. Çünkü daha iyisini hak ediyorduk.

Ben gerçeğin yüzümde şakladığını bizden bir sene erken mezun olan bir arkadaşımın kurumsal olduğunu zannettiğimiz bir firmada, satış pozisyonunda işe girdiğinde anladım. O neşeli adamın gözleri artık gülmekten değil de yorgunluktan kısılmaya başlayınca anladım. Haftada en az üç gece, eve geç gelip, geldiğinde yorgunluktan oturduğu yerde uyuya kalmasından anladım. Tam bir ay her gün, hiç tatil yapmadan, işe gitmesinden anladım. Yaptığı işin, dört yıllık yüksek tahsil olmadan da rahatlıkla yapılabileceğini gördüğümde anladım. Çalıştığı yerdeki en iyi tahsile sahip olmasına rağmen diğer satıcılarla aynı muameleyi görmesinden, işi kapıp en iyi satış rakamlarını yapmasına rağmen şirketini memnun edememesinden ve tabi şirketi tarafından memnun edilmememsinden anladım.

O arkadaşım hep bir uç örnek olarak kaldı benim için ama diğer arkadaşlarım da hep benzer şikâyetlerle geldiler. Özel sektör bir iş esnekliğine sahipti ama bu esneklik sadece işveren tarafından kullanılabiliyordu. Hafta içi fazla mesailer, eve iş getirmeler ve hafta sonu çalışmalar demekti iş esnekliği. Bunların pek çoğu da ücretlendirilmiyordu. İş/özel hayat ayrımı git gide muğlâklaşıyordu. Öyle ki, tatiller bile şirket tarafından belirlenmeye başlanmıştı; belirli haftalarda zorla izin kullandırılıyordu çalışanlara, ileriki izinleri engellemek amacıyla. İş dışındaki saatlerde bile telefonla aranıp (belki de cep telefonlarının ilk kullanım alanı budur) çalışmak zorunda kalabiliyorlardı.

İşi sahiplenmesi bekleniyordu çalışandan. Bu durumda dükkân sahibi bir esnafa dönüşüyordu çalışan. Dükkândan sorumlu; kârından sorumlu, işleyişinden, imajından sorumlu. Bir dükkân sahibi gibi. Akşam istediği saatte kapatan, çalıştığı kadar para kazanacağını düşünen, bu sebeple gece yarısı müşteri telefonla aradığında bile pijamasıyla inip dükkânı açabilecek; ertesi gün mal gecikirse diye uykusu kaçan bir dükkân sahibi. Tek fark, dükkânın kazancından faydalanamaması. Diğer bir deyişle sıkıntıda ortak -hatta çoğu zaman sıkıntının bizzat sahibi- ama kazançta alelade bir çalışan.

İlk sanayileşme dönemlerinde İngiltere’de büyük saatler konmuştu meydanlara, işçilerin işe geç kalmamasını sağlamak için. Devasa fabrikalarda işin ne zaman başlayıp ne zaman bittiğini göstermek için. Bu hayatın 24’e ayrılmış zamanlara göre düzenlenmesinin ilk şekliydi. İşçilerin ne kadar çalışacaklarını ne kadar serbest zaman kullanacaklarını belirlemenin işverence keşfedilmiş bir yolu.

200 sene sonra, bu sefer, çalışmanın ne zaman başlayıp ne zaman bittiğini kestiremediğimiz bir iş tanımı koyuyor önümüze işveren. İroni dediğimiz şey bundan fazlası değil.

7 Ocak 2007 Pazar

Mavileşen yakalar-1: Tercih


kerem özkurt

Üniversiteyi bitireli henüz bir sene oldu. Birçok arkadaşım, mezuniyetten en geç üç ay sonra iş bulabildi -ki işe alım koşullarının giderek zorlaştığı ve kalifiye elemana çoktan doymuş bir özel sektör dikkate alındığında bu büyük bir başarı sayılır-. İlk işine girmenin heyecanı, kazanılan ilk para, bir büyük gibi giyinmenin, davranmanın ve itibar görmenin verdiği mutluluğun giderek eridiğini hissediyorum gün geçtikçe; arkadaşlarım daha yakınır oldular sanki hallerinden. Birçok insanın onların yerinde olmak istediği bir ortamda; ilk bakışta bu yakınmalar, bir tatminsizlik ya da kapris gibi algılanabilir. Ancak bu yakınmalar bana daha geniş bir çerçevede tartışılmalı gibi geliyor. Bu yüzden burada onların anlattıklarından ilhamla kafamı kurcalayanları bir şekle sokmak için bir iki iddiasız yazı yazmaya karar verdim.

Bir üniversite öğrencisinin gözünde özel sektörde çalışmak, birden fazla şey ifade eder. Öncelikle maddi açıdan doyurucudur. Yüksek maaşın yanında yemek fişleri, kapıdan alıp kapıya bırakan servisler, şirket içi aktiviteler, primler, ödüller; hepsi daha iyi bir yaşamın anahtarı gibi durur. Manevi açıdan da doyurucudur; çünkü yaratıcılığına şans tanır. Farklılığını gösterebilmeni destekler. İşler pratik şekilde halledilir; resmiyete boğulmadan. Hareketlidir. İş saatleri esnektir. Çalışma ortamı rahattır. En önemlisi belki de, özel sektör değerini bilir ve performansına göre muamele eder sana.

Özel sektörde çalışmak, kendi neslim için konuşayım, çoğumuzun anne-babasının çalışma şartlarından fazlasını istemek manasına da geliyordu; bir nevi onları aşmak. Daha üniversiteye girmeden hayranlıkla izlediğimiz ağabey, ablalarımızın; o hem kariyer sahibi hem eğlencesinden geri kalmayan; hep genç, hep dinamik, yaşam şeklini (babalarımızın aksine ve sanki onların tutuğu yolu yanlışlarcasına) simgeliyordu. Ebeveynlerimizin ev temizliğinden yemek yapmaya, bürodaki çalışmasından ev bütçesine kadar her işi “usulüne” göre halledilmesi gerektiğine inanan yaşam şeklinden çok başkaydı bu. Modern olmakla alakalıydı. Yeni bir şeydi; bizim neslimize ait bir şeydi. İşlerin artık babalarımızın annelerimizin zamanındaki gibi yürümediği, daha özgür, daha rahat, daha kendimiz gibi yaşadığımız günümüzün hayat şekliydi. Biz kendimizi bu ortam için donatıyorduk ve iyi hazırlandığımızdan öyle emindik ki, tüm bunların kendiliğinden ayağımıza geleceğini sanmıştık. Kazın ayağının hiç de öyle olmadığını anlamak biraz vaktimizi aldı.

Neleri anladık? Öncelikle iş bize gelmiyordu; biz işin kapısında bekliyorduk, görüşme günü için özel olarak eksikliklerini arkadaşlardan tamamladığımız elbiselerimizle. Sonra bir kalemde siliniyordu o güne kadar yaptıklarımız, basit bir eleman oluveriyorduk potansiyel işverenimizin gözünde. Gittikçe daha çok şey isteniyordu. Stajlar, sertifika programları, kurslar, uzmanlaşma, deneyim, ikinci dil… Liderliğimizi kanıtladığımız, sorun çözmeye örnek gösterdiğimiz, geçmişimizin masum anılarını birer başarı hikâyesine dönüştürdüğümüz özgeçmişler... Biz de daha çok çabalıyorduk olunmak istenen eleman için.

Bize sıra geldiğinde özel sektör çoktan alışmıştı kapısında bekleyenlere. İşsizlik artıyordu ve şirketler bundan olabildiğine faydalanıyordu. Seçim için koydukları kriterler ise çoğu zaman işe aldıklarında nadiren, belki de hiç kullanılmayacak özelliklerdi. Sadece seçmek içindi. Hatta bazen dışarıya karşı en alt düzeyde bile çalıştırdıkları elemanın ne kadar kaliteli olduğunu göstermek içindi. Ağzımıza bir parmak bal çalınıp ciddi bir biçimde sömürüleceğimiz bir ortamın kucağına doğru atıldığımızın farkında değildik sanırım. Çünkü ne sıkışık vaziyetimiz iş beğenme keyfiyetini veriyordu, ne ülkenin ekonomik durumu müsaitti (sanki sömürmek için bir bahaneymiş gibi), ne de biz -sömürülmeyi sadece mavi yakalılara atfettiğimizden- bu terimi kendimize yakıştırabiliyorduk.

Ama şimdi… Yakanın rengi değişiyor sanki.

17 Kasım 2006 Cuma

“Pasosu olan herkes için sendika”


Normal şartlarda, hazırladığım haber veya söyleşileri GünlükHayat'ta yayımlamak gibi bir âdetim yoktur. Ancak bu sefer durum farklı.
Memlekette bir öğrenci sendikası kuruluyor. Bunu ne kadar çok insan bilirse o kadar iyi! O yüzden buyurun Bilgi Genç Haber Ajansı'nın bu keyifli söyleşisine. İlk kez GH'de!

Mustafa Kuleli / BGHA

Geçtiğimiz hafta, Anadolu Ajansı’nın geçtiği bir haberle, Türkiye’nin ilk öğrenci sendikasının kurulacağını öğrendik. “Öğrenci sendikası” terimi, ilk anda biraz yadırgandıysa da, asıl merak edilen böyle bir sendikanın ne yapacağı, nasıl işleyeceği ve ne zaman kurulacağıydı.
Kısa haberlerle geçiştirilen bu önemli gelişmenin detaylarını öğrenmek üzere DİSK Basın-Yayın ve Halkla İlişkiler Dairesi Müdürü Fahrettin Erdoğan ile görüştük.

Neden bir öğrenci sendikası kurma kararı aldınız? Varolan örgütler görevlerini yapamıyor mu?
Her şeyden önce sendikanın işlevi farklı. Üniversite çağında olan 15 milyon gencin 1 milyon 200 bin’i üniversitede okuyor. Bu 1 milyon 200 bin’lik kitleye de şu anki öğrenci hareketleri ulaşabilmiş değil. Soluyla sağıyla bütün örgütlenmiş öğrencileri toplasak bile, çok düşük bir yüzdeye denk düşer. Üniversite kapılarının yoksul ailelerin çocuklarına kapatılmak istendiği, üniversitede her şeyin paralı hale getirildiği bu dönemde, öğrenciler proletaryaya yakınlaşıyor, bizce. Bu örgütsüz sosyal boşluğu, sendikanın doldurması gerektiğini düşünüyoruz. Dernek falan değil. Sendika! Hükümet’in karşısına dikilecek, hakkını arayacak ve bunu yazılı hale getirecek, belgelere geçirecek. Bu yüzden sendika.

Bunun kanunlarda yeri var mı?
Anayasa’da örgütlenme özgürlüğü var, kâğıt üzerinde de olsa. Altına imza attığımız uluslararası sözleşmelerde de bunun yeri var.

O halde GENÇ-SEN’in amacı yaygın olarak örgütlenip, gerektiğinde hükümetle masaya oturabilecek bir güç olmak…
Evet, kesinlikle hükümetlerin karşısına çıkacağız.

“İşçileri örgütlediniz de, bir öğrenciler mi eksik kaldı.” Şeklinde özetleyebileceğimiz bir eleştiri var size yönelik…
Güçlü sendikalar demokrasinin gereklerindendir. Sendika ve kitle örgütleriniz ne kadar güçlüyse, toplumsal yapınız da o kadar iyi demektir. Ama Türkiye’de sendikaların önünde çok büyük engeller var. Sistem, örgütlü bir güç istemiyor karşısında. Tüm güç toplumu örgütsüzleştirmek için kullanılıyor.

Peki, GENÇ-Sen nasıl bir sendika olacak?
Her şeyden önce demokratik bir sendika olacak. Aşağıdan yukarıya örgütlenmiş bir sendika olacak. DİSK şu anda bunun kuruluş çalışmalarını yürütüyor, öğrenci arkadaşlarla beraber. Kuruluş aşamasından sonra tamamen bağımsız bir sendika olacak. Hatta kongre kararıyla DİSK’ten ayrılabilirler bile.

Önünüzde bir yol haritası var mı?
Şu anda işin başındayız. En başta öğrencilerle görüştük. Nabız yoklama turları attık. Bu turları tamamlamış değiliz. Bunun yanında üniversitelerde geniş katılımlı toplantılar düzenlenecek. Aralık'ta da bir forum organize etmeyi planlıyoruz. Bu forumda Türkiye’nin her yerinden öğrenciler, kendi elleriyle sendikalarını şekillendirecekler.

Sendika’nın kuruluş aşamasında ne gibi zorluklarla karşılaşmayı bekliyorsunuz? Bunları nasıl aşmayı planlıyorsunuz?
Haklarını alamadıkları ve 12 Eylül’den beri özel bir baskıya maruz kaldıkları halde, öğrenciler örgütsüz ve dağınık durumda. Dolayısıyla biz doğru damarı yakaladığımızda, sadece ‘solcu’ öğrencileri değil en geniş öğrenci kitlesini kucaklayacak damarı yakaladığınızda pek çok zorluğu aşacağımızı düşünüyoruz. İki türlü zorluk var önümüzde. Biri Türkiye’de ilk olmasından kaynaklı “Öğrenci sendikası mı olurmuş.” görüşü. İkincisi de hem geleneksel sol yapılardan hem de 12 Eylül’ün üniversiteler üzerinde estirdiği terörden kaynaklanan örgütlenme korkusu.

Bildiğim kadarıyla yurtdışındaki örnekleri incelediniz ve Türkiye için özgün bir model geliştirdiğinizi düşünüyorsunuz. Dünyadaki öğrenci sendikaları nasıl işliyor? GENÇ-SEN’in onlardan farkı ne olacak?
Fransa, Yunanistan, Şili gibi örnekler var önümüzde. Bunlar, demokratik hak ve özgürlükleri uzun mücadelelerle elde etmiş ülkeler. Türkiye’de uzun soluklu mücadeleyle hak arama geleneği yok. Bizdeki sol hareket büyük ölçüde dışarıya göre şekillenmiş. Bir takım ülkeler şablon olarak alınmış. Biz bu sendikayı Avrupa’dakilerin bir kopyası olarak ele almıyoruz. Biz kendi deneyimimizi yaşayacağız ve karşımıza çıkan şeylerle hesaplaşacağız. Kendimize özgü sorunlarla başa çıkmaya çalışacağız. Özgünlüğümüz de zaten burada.

O zaman biraz da bu sorunlardan bahsedelim. GENÇ-SEN hangi alanlarda mücadele yürütecek?
Üniversiteye giriş, özelleştirme, burslar, barınma, beslenme, ulaşım, özel hayata müdahale, kameralar, notlama sistemleri, işsizlik, ayrımcılık ve şiddet gibi pek çok konuda çalışmamız olacak. Bunun yanında akademik mücadele de çok önemli. Şu anda üniversiteler piyasa koşullarına teslim olmuş durumda. Şirketlerin istemlerine göre şekilleniyor üniversite. Bunlara karşı mücadele vermeden üniversitenin özerk, demokratik ve akademik olması imkânsız.

Mücadele yürüteceğiniz alanlar arasında başörtüsü / türban sorunu da olacak mı?
Öğrencilerin tüm sorunları, bizim de sorunumuz elbette. Kamusal alanda hizmet alan, hizmet veren ayrımı çok önemli. Üniversite öğrencileri hizmet alan konumundadır. Dolayısıyla bu arkadaşların da kılık-kıyafetine müdahale edilmemelidir.

Peki, bu söyleşiyi okuyan ve sürece dâhil olmak isteyen öğrenciler ne yapabilirler?
Şişli’deki DİSK Genel Merkezi’nde bir gençlik bürosu oluşturduk. Bu büroda kuruluş faaliyetleri sürecek. Herkes DİSK’i arayabilir, gençlik bürosundaki arkadaşlarla görüşebilir, öneri, görüş belirtebilir. İnternet sitemiz de (www.gencsen.org) yayına geçti, oradan da bize ulaşabilirler. Katılımcı bir süreç bu. Tüm üniversitelerde toplantılar düzenlenmeli ve bu toplantıların çıktıları bizimle paylaşılmalı ki, öğrencilerin ihtiyacını tam olarak karşılayacak bir sendika kurulsun.


Öğrenciler ne düşünüyor?

Öncül Kırlangıç
Mimar Sinan G.S.Ü. – Mimarlık
Öğrenci muhalefeti en kötü dönemini yaşıyor. Herkes bunun farkında. Öğrenciler olarak, kendi yaşam alanlarımıza dair hiçbir söz söyleyemez durumdayız. Yeni, kitlesel bir çıkışa ihtiyacımız var. Fransa’da, Yunanistan’da başarılabiliyorsa, biz burada niye yapamayalım ki. Pasosu olan herkesi bu mücadeleye katarak, birlikte hakkımızı arayabiliriz. Gücümüzün farkına varabiliriz.

Kıvanç Eliaçık
9 Eylül Üni. – Sinema TV (Yüksek Lisans)
Güçlü bir öğrenci sendikası, yemekhane fiyatlarını düşürebilir, ulaşımda öğrenciye %50 indirim sağlayabilir, kredi affı çıkartabilir, ders araç-gereçleri ücretsiz dağıtılmasını talep edebilir. Bunların dışında, müfredatın belirlenmesinde, rektörün, dekanın seçilmesinde, okulların yönetilmesinde de sendika söz sahibi olabilir.

Cihat Demirtaş
Anadolu Üni. – Kamu Yönetimi
Üniversitelerdeki gençlik grupları dağınık halde. Taleplerimiz somut ve meşru olmasına rağmen, kamuoyuna bu şekilde yansıtamıyoruz. Bu yüzden sendikanın, taleplerimizi resmi ve meşru bir zeminde dile getirmesi açısından önemli olduğunu düşünüyorum.

Yasin Özdemir
İstanbul Bilgi Üni. – Tarih
Öğrenci sendikası denildiğinde, yakın geçmişimizin de etkisiyle, ilk akla gelen şey politik bir yapı. Ben sendikanın siyasetler üstü olmasını, öğrenci yaşamının pratik sorunlarıyla alakalı bir yapı olmasını ümit ediyorum. Böyle bir sendika başarılı olabilir. Herhangi bir grubun ya da otoritenin politik güdümünde bir yapı arzu etmem.

Yeşim Doğanay
İstanbul Üni. – Sosyoloji
Liselere ve üniversitelere baktığımızda neo-liberal saldırıların arttığını görüyoruz. Buna karşı, kendi haklarımızı savunabileceğimiz kitlesel bir öğrenci örgütüne ihtiyacımız var. Bunun da yolu öğrenci sendikasından geçiyor.

8 Kasım 2006 Çarşamba

Üniversite mezunu ama işsiz

kerem özkurt

Ekonomik krizler tüm ülkeyi kavururken, ortalıkta şu lafın dolaştığını hatırlıyorum: Türkiye’de onca iktisat fakültesi ve her sene bu fakültelerden mezun olan binlerce insan varken nasıl oluyor da krize girebiliyor ekonomi?

Birçok üniversitenin ve fakültenin varlığı daha önce de tartışılıyordu. Yeterli öğretim kadrosu, oturmuş bir kampusu, hatta doğru dürüst binası bile olmayan nice fakülteler açıldı. Bu kadar fakülteye ve üniversiteye ihtiyaç var mıydı? Türkiye’nin bu kadar üniversite mezununa ihtiyacı var mıydı?

Rahmetli Özal’ın Türkiye’ye en büyük miraslarından biri herhalde üniversite diplomasının, kişinin iş bilirliğinin/yapabilirliğinin önüne geçmesine izin vermesidir. Üniversite diploması sadece iş bulmanın olmazsa olmaz koşulu olmakla kalmadı işverenlerin de beklentilerini yükseltti.

Üniversite diploması önceden de kıymetliydi ancak 1980'lerden itibaren bu diplomanın kullanılırlığı arttı. İşverenler, aldığı eğitimden veya iş bilirlikten ziyade sadece diplomanın olup olamamasına baktılar. Bu o kadar arttı ki üniversite eğitimi gerektirmeyen işler için bile üniversite diploması birincil koşul haline geldi. Diploma artık bir iş kıstasıydı.

Bu diploma talebini karşılamak için üniversiteler yeni bölümler açtılar, özel üniversitelerin sayısı arttı. Bir sonraki adımda, diploma yerini üniversitenin markasına baktı. Belli başlı üniversiteler öncelikle tercih edilmeye başlandı. Saygın üniversite daha önce de saygındı ve tercih sebebiydi ancak şimdi, bir banka mesela sırf saygın bir üniversiteden mezun diye psikoloji mezunu birini işe alıp onu bankacılık işlemlerinde bir görev verebilmekteydi.

Bu süreç, diploma ve “marka” üniversiteden mezun olma koşullarının yanına kurumsal birkaç şirkette staj yapma, yurt dışında MBA, 2 yıllık iş deneyimi (her işveren 2 yıllık iş deneyimi ararken 2 yıllık deneyimi olanların nerede deneyim edindiklerini hep merak etmişimdir) gibi birçok ek malzemeyle hala devam etmekte. Sonuç: İşsiz binlerce üniversiteli genç, boşta gezen kalifiye elemanlar, öğrenim alanının dışında çalışmak zorunda kalan bir o kadarı ile eğitimini gördüğü bir iş bulma şansını elde edebilmesine rağmen beyaz yakalı sömürüsüne maruz kalan bir dolu çalışan.

Her işsizliğin sebebi iş olmayışı değildir; bazen uygun işe uygun eleman bulunamaması da işsizlik yaratır. Bizimkisi biraz böyle bir işsizlik bence. Türkiye’de ara elemana ihtiyaç günden güne artmakta. Bu gidişle günün birinde musluğu bozulduğunda fellik fellik tamirci arayıp ancak bir hafta sonrasına randevu alabilecek teknokratlar toplumu haline geleceğiz. Bunun da sebebi işler arasında saygınlık açısından bir hiyerarşi yaratılıp bunun sonuna kadar işletilmesi.

Her anne-babanın isteği çocuğunun üniversite mezunu olması, örneğin hukuk fakültesini bitirip avukat çıkmasıdır. Bu sadece çocuğunun iyi para kazanmasına sağlamak için değil, aynı zamanda zeki, çalışkan ve başarılı olduğunu da kanıtlamak içindir. Okumaya hevesli bir çocuk, istese de meslek lisesine gönderilmez o yüzden. Meslek liseleri de “hanım bunun okuyacağı yok meslek lisesine yazdıralım da mesleği olsun” diyerek serserilerin adam edilmesi için gönderildiği bir yer olmaktan kurtulamaz. Mesleklerin zekilik, çalışkanlık ya da başarıyla yukardan aşağıya sıralanmayıp; iş ahlakı içinde yapılan her işin değer bakımından birbirine eşit sayıldığı bir ortam yaratılmadığı sürece bu bir kısır döngü olmaya mahkûmdur gibime geliyor.

19 Ekim 2006 Perşembe

Pamuklara sarılmış nobel

kerem özkurt

Artık Nobel ödüllü bir yazarımız var. Yıllardır yakındığımız bir eksikliğimiz giderildi. Orhan Pamuk için de Türk edebiyatı için de büyük bir adım olarak gördü bazısı, bazısı Pamuk’u ihanetle suçladı; ödülü hak etmediğini, kabul etmemesi gerektiğini savunanlar oldu. Tartışmayı medyadan takip edenler ise sevinelim mi yoksa öfkelenelim mi şaşırdılar.

Ben olaya pragmatik yaklaşanlardanım. Pamuk’un tüm kitaplarını okumamakla beraber okuduklarımdan zevk aldığımı belirtmeliyim. Pamuk güçlü bir yazar. Birçok eleştirmenin aksine, onun Tanpınar’ın takipçisi olduğu fikrine katılıyorum; hatta ifade-i meram açısından Tanpınar’la yarışabilir ama ben Pamuk’ta Tanpınar’ı okurken alttan alta kendini hissettiren derin entelektüel birikimi ve bu birikimin getirdiği hedefi on ikiden vuran toplumsal tahlilleri çok göremiyorum. Nobel alacak kadar iyi bir yazar mı? Bunun eleştirisini yapabilecek biri değilim; kimsenin de yapması taraftarı değilim.

Nobel, dünyanın belki de en saygım edebiyat ödülü olmasına rağmen, sonuçta her ödül gibi jüriyi oluşturanların beğenilerini yansıtır. Onların koyduğu kıstaslar geçerlidir. Onun için Pamuk’un hak edip etmediği tartışması aynı yerde düğümlenmeye mahkûm: Jüri uygun görmüş, vermiş; ama herkes fikrini belirtmekte özgür. Gene de Pamuk’un sırf malum konu ile ilgili açıklamaları yüzünden ödülü aldığını iddia etmek en hafif tabiriyle naiflik gibi geliyor bana; aynı şeyleri Türkiye’de birçok yazar söylüyor ama hepsi Nobel’e aday gösterilmiyor. Şunu demek istiyorum, Nobel yazarların siyasi etkinliklerine ağırlıkla bakar ama kendi prestijini korumak açısından iyi yazarları değerlendirmeye almak zorundadır. Sonuçta Orhan Pamuk iyi bir yazardır.

Şimdi biraz da konu hakkında atıp tutalım. Pamuk gerçekten Nobel ödülü alabilmek için siyasi bir oyuna giriştiyse, kabul etmek lazım oyunu tuttu; Pamuk Nobel’i aldı. Amaca ulaşmak, amaca giden yoları ne kadar meşrulaştırır şüpheliyim, gene de başarılı bir hamle olduğunu takdir etmek gerekir. Tabi burada en ufak dokunmada uyanan/uyandırılan aşırı hassas ekibimizi de unutmamak gerekir; onlar durumu yargıya taşımasalar, bu kadar fırtınalar koparmasalar, Pamuk açıklamaları ile topluma ters düşen muhalif, kendi bildiğini söyleyen cesur yazar imajını bu kadar kolay çizemezdi.

Aklıma gelmişken, kitaplarda vatan haini cümleler, paragraflar aranmasına artık bir son verilmesinden yanayım. Roman, temelinde bir kurgudur, gerçeğe en yakın olanı bile. Yazar gerçekte yaşamadıklarını, gerçekte düşünmediklerini, hatta karşı oldukları her şeyi romanda yaşayanların, düşünenlerin dilinden aktarabilir. Pamuk’un, Şafak’ın romanlarından devşirilen cümlelerin kallavisini rahmetli İlhan’ın romanlarından da devşirmek mümkün; önemli olan kimin ne yazdığından çok kimin ne niyetle devşirdiğidir bence. Aynı şekilde Bedri Baykam konuşunca sanatçı çılgınlığı deyip, Pamuk konuşunca mana aramak, ola ki Pamuk aranan manayı cömertçe önümüze sersin, tek kelimeyle ayrımcılıktır. Bırakın konuşsun sanatçı; anlamlı anlamsız, doğru yanlış; asıl duyarlı olmak her söylenen üzerinde tepki vermeden önce bir süre düşünmektir bence.

Pamuk’un okumak istediğim kitapları var hâlâ. Nobel almasa da olacaktı, keyif aldığım bir yazar. Bundan sonra da keyif aldığım için okuyacağım; edebiyatın amacı da bu değil midir zaten.