14 Mart 2009 Cumartesi

Doğum günü yaklaşan bir yazarın anıları



Duygu Kocabaylıoğlu

Şu fani dünyada 25. takvim yılımı dolduruyorum bu pazar ve günlükhayat okuyucularına kısmetmiş “İyi ki doğdum mu ulan ben?!” yazısını okumak. Yoksa hangi bloglar, hangi köşeler yalvarmadı ‘gel bizde yaz’ diye de, kulak asmadım. Karnımı doyurmasa da çok şükür iyi kötü yazabiliyorum. Hamdolsun günlükhayat okuyucularına en son seslendiğim günden bu yana hala işsizim; ama olsun. Yüce Rabbim öyle olmasını istediyse vardır bir bildiği. Eski parayla 50 trilyon için loto oynadım, gene 3 tuttu. 25. yaşımı itinayla doldurup, ufaktan ‘Hala beni istemeye gelen yok!’ krizine girmek üzereyken, şans topları teselli kabilinden bunu uygun görmüşler benim talih kuşuma.

Rabbimin zahmet edip gönderdiği meleklerin kulağıma numaraları fısıldamasıyla, 3 kolon oynadım; 1’i tuttu. Hatlarda bir karışıklık oldu sanırım. Her neyse, velhasıl 3 koydum, 1 aldım pek sevgili okuyucular. Bu ‘sevgili okuyucular’ tandansı da ne anti-samimi bir yaklaşımdır, ne Ayşe Arman’cılıktır, inanın kendim de çözemiyorum. Küçükken, takriben bundan 12-13 sene evvel, her gün Ayşe Arman okurdum; Mudolu, Mangolu, lap-toplu, Cosmopolitan okuyucusu kent kadını alt yapım sağlamdır yani. Bak şimdi düşündüm de, geçmişte bir grup sevgilimi aldatmamın bir nedeni de, ilk ergenliğimde beynime kazınan özgür kadın imajı olabilir! İyi ki varsın psikanaliz. Yoksa kendimi nasıl çözerdim de, bu şizofrenle barışırdım!

Sayın editörüm ne der, şimdiden kestiremiyorum ama ‘daldan dala, daldan dala’ (buraya rep müziği gelecek) sesleniyorum bugün size günlükhayat’ın belli kültür seviyesi üzerindeki sayın okuyucuları. Bak, çeki düzen verdim hemen kendime. En son ne diyordum: Evet, 3 koydum, 1 aldım. Tıpkı güzel memleketim gibi. Ama hiç heveslenmeyin, bu yazıda siyasete bulaşmayacağım; yani, mümkün mertebe. “Yıllardır boşuna üniversite okumuşum, keşke evde oturup dantel öğreneydim” sızlanmasına da girmeyeceğim. … … Aha dur! Tıkandım! Başka ne yazıyordum ben? Şiir yazıyordum bir aralar ne güzel. 15-17 yaş civarında. Çirkinliğim ve platonik aşklarım sağ olsun, iyi bir şair bozuntusuydum. Sonradan editörü olarak başına geçtiğim lise edebiyat dergisi, bana ikinciliği layık görmüştü!
Ya hayat böyle işte, nerdeeen nereyeee. Sen dün el etek öperek koca metropolün belediye başkanı ol, bugün gel koskoca memleketin başına geç. Ama Yüce Rabbimin uygun gördüğü alınyazısı böyleyse onlar ne yapsın, değil mi? Üç kuruş aklım olsaydı 10 yaşındayken İstanbul belediyesinin kapısını aşındırırdım ben de; artık uygun bir kadro uydurulurdu canım! Şimdi 25 yaşında, bir bakanlığın basın-yayın müdürü gibi bi’şey olurdum, gazeteciklerim, televizyoncuklarım olurdu; medyada ne kadar –cak –cuk varsa parmak atardım. Pardon, pardon el atardım.

Çok stres altındayım global krizin teğet geçtiği okuyucu, anla beni! Bugüne bugün 25’imi dolduruyorum çok şükür. Hamdolsun ki kapitalizmin kalbinde yaşayan bir kadın için bu ne demek biliyor musun? 5 sene sonra gece/gündüz gözaltı kremleri kullanmaya başlamak demek. Çivisi çıkmış dünya nüfusunu artırmaya yarayacak doğurganlığın, yarısı gitti yarısı kaldı demek! Ayrıca, 25 yaşına geldim hala parmağımda bir TekTaş yok. “TekTaşımı keeeendim aldım” diyecek param da yok. TekTaş alsın diye bir adam sevdim, o benden de züğürt çıktı. Hayırlısıyla ciddi ciddi 25 yaş bunalımdayım sevgili sadık okuyucu kitlesi. Benden entelektüel seviyesi tavan yapmış bir yazı bekleme. Depresyon iznimi kullanıyorum.

O değil de, kapitalizm, sosyalizm, sosyo-ekonomik düzen, cart curt diye atıp tutarken geçenlerde IKEA’nın Çılgın Çarşambası’na gittim. Aferin bana, kırk yılda bir normal olmak lazım. Sabahın köründe deli dürtmüş gibi Bayrampaşa IKEA’nın girişinde 50-60 kişi itişe itişe bekleşiyordu kapının açılmasını. O gün çift kişilik dolap ‘çılgın’ indirimdeymiş. Ben herkes bizim gibi dolap almaya geldi sandım. Meğersem kahvaltı da 3 liradan 2’ye inmişmiş. IKEA cahiliyim, ne yapalım AllaAlla. O sabah Bayrampaşanın her sınıftan halkı cümbür cemaat kahvaltı etmeye gelmişti. ‘1 lira için diğer insanlar nasıl ezilir, nasıl ezilmelidir?’ konulu dersimi aldım, üstüne de bedava kahve içtim.

Balık pazarındaki Aslıhan pasajının alt katında sahaf İdris Abi var (ismini yanlış andımsa affet); kendisi Can Yücel’e benzemesiyle tanınıyor. Havadan sudan muhabbet ediyorduk, “Çok düşünme be kızım!” diye nasihatte bulundu bana. Okuduklarını unutuyormuş, aklına yazmıyormuş. Kendisine imrendim. Bir de 81 yaşında bir dedem var. Rabbim uzun ömür versin, yakışıklı ve inatçı dedem alzheimer’ın eşiğinde. Hafızanın kepenklerini indirmiş, tüm bilgileri RAM’e yazıyor; saatte bir de reset atıyor. Oh mis gibi. Sen rahat ben selamet hayırlısıyla.

Dün Frankenstein dedi ki, ‘Bilmek lanetlenmektir. Ne kadar çok bilirsen o kadar lanetlenirsin.’ Ben de kurşun döktürdüm, nazar boncuğunu boynuma taktım, lanetim kalksın diye. Ama sanırım benimki biraz daha farklı, daha ‘kompleks’ bir lanet. Öyle 2000 yıllık Şamanist geleneklerle sökülüp atılamıyor.

Neyse ne diyordum? Bu gezegende miladi takvime göre 25. yılım bitiyor. Dün kardeşim bir anket dolduruyordu, 'Sence benim başıma gelen en güzel şey nedir?' dedi. Sesimi buğulaştırıp ‘Doğmaak’ dedim, Nebil Özgentürk tonuyla. Sanırım 25 yıldır başıma gelen en güzel şey doğmak ve Rabbime çok şükür şanslı doğmaktı. İnsan olmak güzel şey evvelallah. “Dünyanın Durduğu Gün” adlı çakma kıyamet filminde de yıllar önce gezegenimize gönderilen uzaylı, karşılaştıklarında Keanu Reuvs’e öyle dememiş miydi? “O kadar uzun zamandır insanım ki, artık onlardan biri oldum. Ve bu hayatımın en güzel zamanıydı.”

Kendime inanamıyorum. Nihayet tamamen mutsuz, umutsuz ve karamsar olmayan bir yazı yazabildim. Rabbim sağolsun verdiği iman gücüyle yazdırdı. Yoksa benim ne haddime? Van minütss bıraksan beni, böyle ekşisözlük tadında, ordan burdan alıntılıyarak daha 25 sayfa yazarım yüce rabbimin izniyle. Post-modernizim çağında değil miyiz kafası karışmış okuyucum? Beğenmeyen olursa ‘post modernim’ der, başkasına satarım, kime ne ayol? Ben şimdi kentli kentli bunalıma girmeden, annemden dantel-örgü öğrenmeye gidiyorum. Ne varsa geleneksel değerlerimizde var hamdolsun. Haftaya da ilk örgülerimi semt pazarında satacağım, tüm okuyucularımı beklerim!

4 Mart 2009 Çarşamba

Necmiye biraz kaçıktır lakin Nazmiye’nin gönlü açıktır

Tuğba Maran

Sevgililer gününün anlam ve önemine binaen (girişime kurban, topla gel bayan) bir yazı yazmak şart olmuştu, bu mevzu Muştu yolu yokuştu. O melun gün geldi çattı ve biz ey insanlık olarak dışarı çıkılmaz günlerimizden birine daha geldik, bir günü daha sisteme kurban verdik. Yo yoo! Zannetmeyin ki “kapitalizmin koyunu, sonra çıkar oyunu” tadında bir yazı yazacağım. Tamam, doğru, yazıcam beeğ! Ama ve peki sevgililik kavramına ayar vermeden, tıfıl gününü eleştirmek ayıp olmuyor mu sevgi partnerleri?

“Evet evet şahane bir tespit” diyen dudu dilleri lıkır lıkır içtikten sonra buradan bilhassa gencolara sesleniyorum. Genç nesiller! Artık itiraf etme zamanı geldi de geçiyor: Sevgililik bir kurumdur hatta kurum kurum kurgudur. Böyle bir iddia ortaya atıp çalıların ardına saklanasım var ama gel gör ki mecranın tabiatı izin vermiyor. Sevgililik öyle bir kurumdur ki; efsanelerle genç, yaşlı, velet, bebe demeden her yaştan zevatın aşklarıyla o kıvırcık Benjamin Button kılıklı zibidi Eros’un oku aracılığıyla beynimize beynimize verilmiştir. Bir dakika ama yo yooğ şşş! “Aşk eski bir yalan Adem’le Havva’dan kalan” da demiyorum beybi çek it avt. Evet aşk denen o tuhaf lanete inanıyorum. Ama aşk ve sevgililik iki ayrı şeydir. Bütün sevgililer birbirine âşık değildir ama âşık ve bir arada insanlara sevgili denir. (So what? Offf.)

Seri katillikten seri monogamiye Adam ve Havva’nın güğerçek yüzleri

Geçen bütün kızlar toplanmışız “görlz nayt ağut” gibi bi gece sebebiynen konuşuyoruz. Tabii ki aşk da konuşuldu. “Hatta sadece o konuşulmuş olmasın acup?” diyen erkek okura Fato gibi tükürebilirim. Dedi ki bir arkidaş “Aşk 3 kişiliktir zaten. İki taraf da birilerinin arasından seçtiği kişiyi sever. Seçmek önemlidir” vs. Düşünsenize ıssız adaya iki kişi düşse bunlar “fuck buddy” olurlar ama 3 kişi olurlarsa âşık olurlar, 4 kişi olursa orji morji ohooo falan. Neyse işte o an kafamdan kaynar sular dökülsün mü? Aklıma Adem ve Havva gelsin mi? Ahanda böyük yalan böylece çözülsün mü? İnsanlık tarihi aydınlansın mı? İşte yine bir amme hizmeti ile size söylüyorum: Adem ve Havva 3. kişiyi (ve kimbilir nicelerini) öldürdüler ve aslında o yüzden cennetten kovuldular ve o yüzden selamet peşinde kötü yaratıklarız, ve dolayısıyla en güzel sistem kapitalist sistemdiiir, hobareeeey dön baba dönelim.

Tamam, kimseyi öldürmediler; yanlış olmasa da eksik bilgi verildi bize ve o gizli kahraman 3. kişiyi asla öğrenemedik. “3. kişi kesinlikle şarttır ve de candır” demek istemiyorum ama düşünmeye değer bir yardımcı mekanizma sanki. Ama işin özünde ben bu 3. kişi geyiğine niye girdim? Niyeeğ? Çünkü o üçüncü kişi benim huleyn. Sevgililerin yanındaki 3. kişi kontenjanının vazgeçilmez elemanı olarak buradan okeyin 4. kişisi, mahalle maçlarının kalecisi olma yolunda kariyer değişikliğine gideceğimi ve sevgililer günü hediyelerinin ben gibi 3. kişi, gizli kahraman ve fahri sevgililere verilmesini dilediğimi bildirir gereğinin yapılmasını arz ederim.

E zorla da kısmet olmaz ki, seni gidi zalim yağr!

He işte ne diyorduk, sevgililik bir kurumdur ve evliliğin öncü depremidir. Sevgililik denen zıkkımı övüp özgürlüğün, gençliğin, libidonun vs işareti olarak görüp de evliliği tu kaka ilan etmek ben kulunuza tutarlı gelmiyor. Allahını seven açıklasın ikisinin arasındaki farkı. Şöyle düşünelim, evlilikte de az çok sevgililik kriterlerinize uyacak insanları seçersiniz. (ya da vice versa) Farkındayız ki eğlenilecek ve evlenilecek insan ayrımı gittikçe alaturka ve de o la la bulunmakta ve modern insandan eğleneceği insanla evlenmesi beklenmekte. Birtakım evli kimseler “ay bizimki aşk evliliği, veled-i zinamız da aşk çocuğu” diyerek övünürler. Bazıları ise dürüstçe mantık evliliği yaptık der, sanki evlilik mantığa içkin bir şey değilmişçesine. Evlilik evliliktir ve her çeşidi “mantıklıdır”; o kadar diyorum!

Oysakine evlilik gibi meselelerin “tarihçesine” baktığımızda Minnie Riperton’un “Loving You” şarkısındaki gibi kuş cıvıltıları duymayabiliyoruz. Yani aşkı da evlilikle bir kırmızı kurdale ile düğümleyen süreçler görüyoruz; tıpkı seksi (ve daha nicelerini) sevgililik kurumuna düğümleyen süreçler gördüğümüz gibi. (şu cümleyi kurdum ya literatüre bile girerim ki) Hülasa etme vakti gelmiş zira sevgililik mefhumuna daha fazla laf edersem etrafımdaki herkesi kaybedebilirim. Hayatım tehlikede. Çok sayıda tehdit alıyorum. Bu yazıyı da alkollüyken yazdım zaten. (bkz: kendini iyice kaybeden insan)


11 Şubat 2009 Çarşamba

Karınca, sonun gelecek!


Elif İnal

Almanya Günlüğü–2

Banksy der ki 'Grafitinin söyleyeceklerinden korkulmayıp serbest bırakılacağı bir dünya istiyoruz' ya da en azından ben böyle yorumluyorum. Sokakta söyleyecek bir şeyin varsa, aracın da duvarlarsa, grafiti kaçınılmazdır. Ama Banksy kadar yaratıcı ve pek bir derinden etkileyenine de rastlamamıştım. 2005'te Londra duvarlarına yazdıkları bir yazıyı naçizane çevirimle iletmek isterim: 'Bir zamanlar birbirlerinin en iyi arkadaşı olan bir ayı ve bir arı varmış. Bütün yaz arı, sabahtan akşama kadar balözü toplarken ayı arkasına yaslanıp güneşleniyormuş. Kış gelince ayı yiyecek hiçbir şeyi olmadığını farketmiş ve kendi kendine düşünmüş: 'Umarım küçük arıcık balının bir kısmını benimle paylaşır'. Ama arı hiçbir yerde bulunamıyormuş. Çünkü stress kaynaklı kalp rahatsızlığından ölmüş'.

Bütün çocukluğu boyunca ağustos böceği, karınca hikâyesinde ağustos böceğiyle özdeşleşmiş ve hikâyeye sinir olmuş biri olarak bunu okuyunca Berlin'deki kitapçının ortasında 'çok iyi yahu' dememi engelleyemedim (öhöm, toparlanalım). Bütün yaz çalışıp stress sahibi olan sinir karınca 'Çalışsaydın efendim, açlığının sebebi tembelliğindir, ölsen de yeridir' diye diye beynimize kazındı. 'E haketti cırtlak ve de aylak ağustos böceği' dedirtti. Anca şu an, geri dönüp 'neden canım, paylaşma beraberinde karşılığı mı getirmeli illa ki?' diyebiliyoruz. Paylaştığımızın çetelesini tutup kafada bir yerlere not mu ediyoruz hep? Bu yüzden de ‘işgal evi’ fikrini, İstanbul'da yaşarken tahayyül bile edemezdim. Hala daha mülkiyet duygularımın kolay kolay yok olamayacağını varsayarsak da sadece teorik düzeyde işgal evi mantığına yakınlık duyabiliyorum herhalde. 'Birkaç çapulcu toplanmış boş olan evleri işgal edip, orada yaşamaya başlıyor'dan öte olsa gerek işgal evleri. Farklı farklı Avrupa şehirlerinde devletin ve polislerinin bunlara gıcık kapıp işgal evlerini yıkmak istemesi de mülkiyetsizliğin tahayyüllünün bile yeşermesini istemediklerinden.

Haydi, işgal evi çok göze batıyor, kontrol alanlarını aşıyor, dayanamıyorlar. 'Bizden ne istedin Alman polisi?' diyesim geliyor kaç gündür. Hemen anlatayım. Her zaman alışmışız ya Türkiye'de her şeyin çalışmayanlara göre düzenlenmesine, Almanya'da tam tersi olunca bizde bütün düzen şaşıyor. Pazar alışveriş günüdür, Almanya'da -koskoca Berlin'de bile yahu- pazar günü aç kalsak ancak döner yeriz (biraz abarttım ama alışveriş merkezini bile pazar kapkaranlık görünce böyle oluyor insan). Hal böyleyken de haftasonu trenler de seyrek çalışıyor. Biz de inatla 'nasıl olmaz canım illa ki vardır' deyip Ostbahnhof'umuzda –Doğu Berlin’in güzel tren garı diyelim- 3 saat bekliyoruz. Yine böyle bir cumartesinde, sabaha karşı 2.30- 5.30 arasında bazen sızarak bazen de gece gece çıkan garip tiplere bakarak vaktimizi geçirirken yanımıza bir evsiz oturdu. Almancasından anlayabildiğim kadarıyla 'Korkma korkma, uyu' deyip birasını içmeye başladı. 'Aramızda Almanca sorunu olmasa neler neler konuşabilirdik' diye hayıflandık ama adamın hareketleri bile çok eğlenmemize yetti (Her zaman böyle miydik yoksa bizde korku mu kalmadı?). Tüylü şapkası, 35 cent’lik birasıyla bize kendinin eski siyah beyaz resmini gösterdi, arada yanımıza yaklaşanları kovdu (bizi pek bir sahiplendi, hoşuma gitmedi değil). Önce birasından ikram etti 'Danke canım danke, almayalım' dedik, sonra 'sigara sarayım bir tane' dedi, onu da reddettik, en son dayanamadı torbasından yarım tavuk budu çıkardı. Mal mülk o kadar bitti tabii ikramlar. 'Neyim varsa paylaştım, daha ben ne yapayım' demiştir herhalde… Ara ara polisler gezip dolaşır o tren garında ama Istanbul'daki gibi rahatsız etmez varlıkları. Daha önce polislerin trende 'Afiyet olsun hanımlar' kıvamındaki laflarından mıdır, güleryüzlülüklerinden midir, Alman polisiyle ilgili okuduklarımızı unutuvermişiz. Ama evsizin yanında mutlu mutlu oturunca iş değişiyormuş. Ben nedense polislerin gelip bize takmasını evsizin yanında oturup muhabbet etmeye çalışıyor olmamıza bağlıyorum. Ondan rahatsız olmuyorsak vardır bizde bir gariplik, eh bir de kara tipleriz tabii. Önce pasaportlar istendi, sonra pasaportun incelenmedik yeri kalmadı, sonra bir yerler aranıp numaralar kontrol edildi. 'Öğrenciyiz, bak kartımız' diyecek olduk, 'Gereği yok' dediler. Bize göre meali: 'Gereği yok canım, canımız uğraşmak istiyor, siz de oturun izleyin'. Biz de saf saf bakıyorduk 'evsize sormayacak mı acaba, kimlik neyin' diye ama arada iki çift laf döndü, onla ilgilenen olmadı. Neredeyse tren kaçacaktı ki pasaportlar geri geldi. Evsiz de sırtımızı sıvazladı 'Haydi yırttınız, geçmiş olsun' dedi, polislerin arkasından hareketi çekti, içmeye devam etti. Süper paylaşımcı evsizin başına bir şey gelmedi, muhtemelen de hiçbir zaman gelmeyecek. Ama bizim tek eşyası torbasındaki tavuk ve biralar olan evsizlerle, işgal evlerinde kalanlarla ilişkimiz olduğu sürece uğraşırlar herhalde.

Almanya'da alıştırdılar bizi 'güven toplumu' diye diye, polislerle şakalaşır olduk, polisin işlevini unuttuk. Neyse böylece hatırladık, grafiti duvarları kirletirmiş, evsizlerden kaçılırmış, işgal evleri çapulcu işiymiş, mış, muş.

18 Ocak 2009 Pazar

Yıllarca böyle bildiniz siz: Mesut Bahtiyar’dan şarkılar dinlediniz

Tuğba Maran

Köyden emicegil ya da Ekvatordan hala kızı size tropikal meyve yollamış diye düşünün. (dikotomiye gel!) Bu meyveleri ikiye ayrımış; biri kuzey malı biri de güney malı demiş öbürü de hani bana hani bana demiş. Şaka şaka dememiş. Neyse, iki tane ayrı dünyaların meyvesiyle yayla lezzet testine giriştiniz. Ve fekat hala kızı Zehra’nın kavanozlarından birinde, diğerine ait olması gereken bir meyve gördünüz. Hayda bre pehlivanlar ne olacak şimdi? Etrafı hızlıca kesip, usulca o meyveyi ait olduğu diğer kavanoza mı koyacaksınız? Ya da fikrine şüphe hâsıl olmuş bir kimse olarak iki kavanozu da boşaltıp “hala kızı Zehra” şarkısını söylerek tek tek bakacak mısınız, teyit mi edeceksiniz çok bilir hala kızını?

Eveet geldik Descartes ile günün meselesine. Aslında felsefik bir eylem içindesiniz “aman yavaş aheste!” (Barış Manço günü oldu) Descartes de böyle yapmıştı. Hala kızına güvenme istediğini, yusuf yusufluğunun etkisini “kartezyen döngü” kelimesi ile dilimize kazandırılmış durumda. (“Keşke sırf bu yüzden sev(me)seydim seni” Dekart kabakaağt!) Kabaca “her bilgiyle uğraşamam; şöyle anaç bir bilgi bulurum, onu iki satır sorguladım mı o bilginin yevrucaklarını sorgulamama gerek kalmaz” dedi. Dedi evet. Aynen bunu dedi. (Benden siriyısliy felsefe öğrenmeyeceğiniz için gayet lakayd yazıyorum kaynak sorana darılabilitem mevcut) Siz içinizdeki küçük dekart ile ne yapacaksınız? Muhtemelen o kadar incik cincik kim uğraşıcak deyip atıvericeksiniz diğer kavanoza “istisna” meyvenizi. Gece uyuyabilecek misiniz peki? (O-hayn!) O değil de, en azından o iki kavanoza da eskisi gibi bakmayacaksınız. En azından gözlerinizi kısarak bakıp “hmm hıımırtı” diye yoklayacaksınız meyveyi. Hele kurt murt çıktıysa aborey! Tek tek açacaksınız el mecbur. Yoksa midemiz çok mu genişledi? Yuta yuta... Böyle mi olacaktık yalep?

Baban da mı ististaydı?

Ya dostlar kâh güldük kâh düşündük deyip kıssadan hisse yapasım geldi ama konu burada bitmeyu. “Bize meyve falan gelmiyo tığam mı? Hem ne alakası var ki?” diyenler için devam edelim. Peki. “Bize de gelmiyor zati. Ev yapımı bir metafor bu. Hem arkadaşın neyin de mi yok insafsız?” diye serzenişleri cevapladıktan sonra sadede gelelim kuzum. Gündelik ilişkilerimizde de (one-night stand falan düüermişim) birtakım kişiler bazı algı kavanozlarımızdaki “yanlış yerlerden” çıkabilirler. Bu durumda ne yaparız? “Hiç öyle görünmüyorsun biliyor musun?” Ya da “göründüğünden çok farklısın” deriz. Karşıdaki düşünür. “Kim gibi?” Kafasındaki balon içinde meşhur Rodin heykeli belirir. İstisna dünyasına hoş geldiniz. (ALKIŞ KOPAR)

Bodoslama konuya dalıyorum ki arkasında aslan kral gibi durduğum bir iddiam var: Herkes kendisini, kendi yaşantısını şöyle bir gözden geçirse istisnalardan mütevellit bir hayat yaşadığını görebilir. Safi münferitiz mübarek. “Baban da mı ististaydı hey yavrum hey” diye sorarsanız evet babam da öyleydi. Herkes dedim insanlığı bağrıma bastım (anti-hümanizmamı çizdim) ama cidden kuyruğu titreticem bu meseleden; o derece bıktım usandım.

You rock my world!

Bir insan/bir olay bizi alaşağı edip de cebimizden bozuk para gibi şakır şukur “sağduyulu” (sosyolocik anlamda “common sense” demek isterdim aslında ama bunu Türkçeye çevirenle yıldırım nikâhı ile evlenicem o derece) bilgiler döküldü mü utanmadan hâlâ o kişiye, olaya, ne haltsa işte “istisna” diyebiliyoruz. Peki cancağızlar benim derdim bu insanla mı? Değil. O zaman derdim nedir? Derdim aksini iddia edendir. Yani önyargısız olduğunu iddia eden, yaygın olanın dışına çıkmış “görünendir”. Asidir. Gençtir. Galiba bal tutmadığı için parmağını yala(ya)mayandır. (Bu çok önemli bir krıterdir ancak bir kusuru vardır: Zamana bakar; bal tutmasını beklersiniz karşınızdakinin) Aman efendim o zalak, bu çıngıraklı, şu marslı, bu anarşik, na şu hepten tikican. Kabul ediyorum tasnif etme kaçınılmaz bir pratik ihtiyaç olabilir. Deneyimlerinizden (en iyi ihtimalle tabii! Tersi yönde iddialar için bkz. “Bir arkadaşım anlattı” ekolü.) birkaç şey öğrenmişizdir; bir de okuduğumuzdan ettiğimizden vs öğreniriz… Ve fekat harbiden öğreniyor muyuz? Yoksa argüman mı besliyoruz evcil hayvan niyetine; işte bunu bilmiyorum. Ötekinin olmadığı yerde beriki de olmaz. Sahi biz bunu gerçekten biliyor muyuz ecabağ?

Benim gözümde bir insanı nev-i şahsına münhasır yapan şey yetiştiği koşullardan (en azından kısmen) bağımsız olabilitesi ve kendini ortaya koymasıdır. Bu ne demek? İçine doğduğu ortam avantajlı olabilir, zengindir buna rağmen paranın bi fifime yaramadığını/yaramayabildiğini görmüştür. Enteldir danteldir krem dö la kremdir hıdır bıdır. Ama “Ohuş rahatmış be! Para yoksa kültürel kapital var evelallah” deyip de burnunun ucundaki minimal “devrim”i yapamıyordur. Hala karşı dururmuşçasına takılıp, aynı etiketlere tamah edip de sırf karşı tarafta olmanın koformizmine yaslanmıyordur bence insan evladı değidimiz kımıl zararlısı.

10 dekka ara mı versek?

“Yiğenim otur bi soluklan bi çay iç” diyorsunuz çok haklı olarak. Amma ve lakin siz kendini “ateşe atarken” (şiirselim özünde) karşınızdakinin koltuğunda yarım metrelik popo göçüğü görmeniz mideniz için sakıncalı olabiliyor. Bu zındık, onca yıldır doğduğu kolutukta oturmaktadır ki dötü yerle temas etmeden o konformizmi terketmez. Benim gibi “kategorizasyon mağdurları”ndan (böyle bir dernek mi kursam ne?) bir arkadaşımla bu meseleyi konuşuyordum. Yine bir iddiam var ki bazı insanların sizi “istisna” olarak nitelendirmesinde “özel” bir sebep var. Bu insanlar sizin üzerinizden kendini tanımlar. Siz ne olması gerekiyorsanız o olmasınız ki karşınızdaki o olmayan/siz olmayan olabilsin. Yanisi yine değilleme metodu ile iş başına geçilmiştir. Sizin istisna olmanız o insan için pratik olarak mümkündür ama teorik olarak asla. Niye ki? Çünkü böyle bir insanı sizinle arkadaşlık ettiği süre içinde içerden kemiren şey şu olacaktır: “Bu insan ‘istisna’ise nice koç yiğitler de aslında istisna olabilir. O zaman ben kime karşıyım? Yanlış mı hatırlıyorum Muhabbet Sokağı numara 90. Boşuna mı gidecek bunca çaba? İçim ürperiyor. Ya evde yoksan” Hah işte “kimsenin evde olmadığı” boş binaya çemkiren bu zevat içerde insan var sanırken (üstelik de hiç yoklamamışken) terk-i diyar eylemek durumundadır. O zaman seçim yapmalı: Ya koltuk göçertmeye devam ya da bay baay biricik “sağlı-sollu duyular”ım.

Burada bir de emekleme aşamasında bir iddiam var ki “durumlar gerçek olarak nitelendirilirse sonuçları itibarıyla gerçek olurlar” (yok la ben böyle bir laf edemem- bu Thomas Theorem’di) Misal “bir insana 40 kere deli dersen deli olur” gibin. Belli sıfatların yapıştırıldığı insanlar kendilerini gerçekten “o şey” sanır; daha acısı o şey olabilir hatta. Burada (kısmen) adil ve mühim olan şey şudur ki bu durum hem niteleyen hem de nitelenen için geçerlidir. Sizin (ardınızdaki ideolojik cemaatinizle) x sıfatını yüklediğiniz kişi x değildir anlamına gelmez… Yanisi “nesnesini” kurucu özne, (“istisna belirtgeç dönengeci” kafalı zevat) hala 1-0 yeniktir, borçludur. Bir reklam vardı ekranda önce bir kişi görünüyorkan kamera yaklaştıkla incecik bir sıranın en önündeki insanı gördüğünüzü anlardınız. Esasen siz “aç kapıyı bezirgân başı” derken arkanızda bir yığın insan getirmişsinizdir. “Bah hele bunnar da istisnayız diyor” dersiniz. Ama uyarıyorum bakın; basamakta durmayın “otomatik kapı” çarpar. Acıdır.



1 Ocak 2009 Perşembe

GünlükHayat üç yaşında!


Üçü doldurduk dörde girdik - Duygu Kocabaylıoğlu

İlk iki kutlamayı kaçırmış olsam da, en nihayet üçüncü yaşa kadeh kaldırabildiğim için kendi adıma mutluyum, memnunum, mes-udum.

Gelelim akılda kalanlara:

Kino aslında bize bir "bahçe" olduğunu hatırlattı ve klima teknisyeni gelinceye kadar orta halli üşüdük. Ama muhabbete kaptırınca unuttuk.

Hatta ben zamanın nasıl akıp gittiğini anlamadım bile.

Tuğba, dışarıda Mustafa'ya yavşayan kediye acıyıp, onu içeri almak istedi. Hatta çok istedi, ama halka inemedi bi türlü:)

Geceye erken başlayan Kerem, saat 1 sularında kokoreççide anlattığım hiç bi'şeyi ertesi gün hatırlamayacağını söyledi. Hatta beni bile hatırlayacağından şüpheliyim :-p

Mithat gecenin ağır abisi modundaydı. Geç geldi, aç geldi. Sustu sustu, en bomba yerde konuştu.

Ve gecenin ev sahibi Mustafa! Bi bizi disco'ya götürmediği kaldı :-p

Sağ olun, var olun. İyi ki yazmışım, gelmişim, görmüşüm dediğimsiniz :))

4. yılımızda görüşmek üzere...


Şiire gazele, böyle bir siteye eşkini tezele! – Tuğba Maran

Efeniim "yeter ki gel banaağ senede bir gün" hissiyatındaki kucaklaşmalarımızdan bir tanesi daha vuku buldu. Ne değişmiş? Hiçbir şey. Okuldan çıkıp buluştuğumuz mekâna azıcık sinirnen gittim. Diyecaksın ki niye? İşte eyle. Şaka şakağ! Sevmem öyle avans verip yan çizmeyi. Bi arkadaşa sonunda nuuaah çekip gittim, azıcık asabat hâsıl olmuştu bena. Neyse bu sefer daha az gürültülü ama daha soğukcana bir yerde buluşup göbek hoplata hoplata güldük.

Mustafa elitist komanist, Kerem anti-Foucault'cu ve de homo ve kel-fobik, Mithat cyborg (üşümüyor yemin ederim; kazakla gelmiş insafsız), Duygu...Duyguuu valla hiçbi kabayati yok allah için. Benim de tabii. (tabii:) Zamanın nasıl geçtiği cidden izafiyet teorisini bir kez daha anlamamıza vesile olurken (en azından bizim öyle zannettiğimiz izafiyet teorisini. "Ona öyle demezler" diyen buyursun anlatsın; el öpek dua edek.) Aaa kediiiyi unutuyordum. Günün kahramanı kediydi aslında. Çünkü kendini Madonna zanneden bir kedi gördük. Şeffaf örtüye dayanarak (mekân o şeklide cabrio mekândan, tenteli mekâna devşirilmişti) kendini "elletme" (uğğş) fantezisine uyduk sevelim dedik. Sonra garsoncu, kediyi bu "örtülü seksomani"den kurtarmak için kafasından çekmek suretiyle zalimce içeri aldı. Kerem buradan kıssadan hisse eylerek "benim "halkı" kendi yanıma çekme amacını güderken "halkın" hiç de öyle bir niyeti olmadığını söyleyerek" ince ince Yasemince yaptı. Çünkü kedi içeri girer girmez bizden kaçım kaçım kaçtı. Şu tırnak içindeki "halk" şahidimdir ve de Fukocu cevabımdır ki: Halk diye bi şey yok; tevatürdür loo!

Ama gece boyunca kâh "halk" oluyor kâh "paşa kızı" oluyordum. Neden? Çünkü geçen buluşmada olduğu gibi Kerem'i tekmikleyip durdum masa altından. Artık özür kâr etmez oldu o derece. Ama Kerem previously içip geldiği için daha bir mutlu daha bir mutlu geldi gecemize. Elitist tavrına rağmen Mustafa ise "halk adamı" olmayı da çok iyi biliyor. Bizi sevindirik etti nice güzellikler anlattı. Musikişinas bir insan kendisi. Duygu ile "tez tez diye nicesinden oldum" isimli bir ağıt yaktık karşılıklı. Ayrıca nasıl yere kapaklanılır mevzuu üzerinden "yatay yürümek" diye tabir edilesi düşüşlerimizi paylaştık. Mithat "ne diyo bunnar be?" diye konuşmaya müdahil olup hızla sıyrıldı. Bir de süs biberlerini ve acılığı yüzünden ekmekleri paso "ye gız" diye ağzıma sokuştururmuşçasına yaptı. "Yandım allah yandırma beni" deyip 2 taneden fazlasını yimedüm a canlar. Bir dahaki sefer siz de gelsez ya? "Halka" açalım dedim de bak kimse geliyor mu? Gelmez. Okurlara açalım dersek herkes gelir ama. İşte çaktırmadan namevcut ya da "nabza göre şerbet" kategori olarak halkı örneknen taçlandırdım. La tezi bundan mı yazsam?

P.S: Konumu çalanı vururum!

İçine Nuray Mert kaçmış yazarınız Tuğba.


"Sen bir acayip şarapsın, daha içmeden kandım hey!"
– Mithat F. Sözmen


Zirveye varış yolunun çetinliği beni bekleyen gecenin güzelliği konusunda ipuçları veriyordu aslında…

Önce mesai saatimin uzamasıyla buluşmaya 1-2 saat geç kalacağım ortaya çıktı. Sanki bu, beklemekten ve bekletmekten nefret eden bendeniz için yeterince sinir bozucu değilmiş gibi bir de Fransız sineması tadında bir otobüs yolculuğu tecrübe etmek zorunda kaldım. Trafiğin dinamikliğinden(!) illallah edip bindiğim taksinin "hızlı yaşa genç öl" zihniyetli bir Michael Schumacher tarafından kullanıldığının ortaya çıkması artık benim için sürpriz değildi. Yol boyunca yaşanan ufak çaplı ölüm tehlikelerini tebessümle karşılamam da bu alışkanlığın sebebi olsa gerekti.

Neyse ki heyecanı seven bir delikanlıyım. "Bunlar eziyet değil emektir emek" diyerek edebimi korumayı başardım ve Asmalımescit'e 2 saat gecikmeyle de olsa varabildim.

Alaturka bir meyhane-fasıl adamıyım. Dolayısıyla buluşma öncesi sanal ortamda gerçekleşen "mekân savaşları" sebebiyle rakısız ve fasılsız kalacağımın da farkındaydım ama bira-pearl jam ikilisi de incesazları aratmadı açıkçası. İçki ve Muhabbet arasındaki diyaloga yormak gerek herhalde bunu. Ne demiş şair : "Sen bir acayip şarapsın, daha içmeden kandım Hey" Aynen o hesap! Yine de kim bilir içimde kopan hangi fırtına yüzünden havaya girmem kolay olmadı! Ta ki Tuğba'dan süs biber ve Ali Nazik bombaları gelene kadar... Kusura bakma Tuğba bunlardan bahsetmeden geceyi tam anlamıyla tasvir edemezdim!

Nihayetinde GH'ciler yine yeniden sıcak bir akşam geçirdiler. Elif ve Kuzey'i arayan gözler elbette ki mevcuttu. Kerem ellerimden patates yer, Tuğba kedilerle olan esrarengiz yakınlığımdan faydalanırken, öte yanda ben Duygu'yla tanışmanın keyfini sürüyor ve usta hatibimiz Mustafa'nın ağzından damlayan balları kovalıyordum. Gecenin bitiminde bağyanları evlerine götürecek araçlara bindirip tarihsel erkeklik görevimizi yerine getirirken herkesin aklında "ulan bu düdük Mithat nasıl üşümüyor" sorusu vardı belki ama benim yetersiz alkol sebebiyle durgunlaşan zihnimde sadece şu cümle devir daim ediyordu: "Mustafa'lara gitsek de bi cila çeksek."


Küçük bir not – Mustafa Kuleli

Yeeeah be kardeşim, ben daha ne yazayım. Ekip bitirmiş zaten olayı. Bunlar üzerine bir şeyler daha yazmak, sadece yer israfı. (Zor geldiğinden değil vallahi)

Hakkımda söylenenlere dair cevap hakkımı saklı tutuyor ve üçüncü yaş günümüzü tebrik ediyorum.

Daha nice seneler beraber olacağız.

Dolayısıyla fazla yüzgöz olmamakta yarar var.

Puhuhuhahaaa!

Son Not: Bu arada Kerem, “bir özel şirketteki” sömürülen beyaz yakalı pozisyonu nedeniyle yazacak vakit bulamadı zannımca, olsun bize onunla geçen yıllarımız yeter...



=Yorumlar=

Geç ve güç
Yazamadım; ama sebebi sadece iş değil. Masada oturan ahali ile beraber hakem Mithat’ın da gözlerinden kaçınarak atılan; bu sayede de sarı karttan kurtulan pek Foucault’cu şahsiyet Tuğba’nın masa altından attığı tekmelerin acısı geçene kadar beklemek zorundaydım. Tanışma şerefine, hele şükür, nail olduğumuz pek şirin ama sitemizde halen duran yazısında yazdığının aksine artık asgari ücretli bir işte çalışmayan Duygu’yu hatırlamaya çalışıyordum... En sonunda tüm hafta boyunca, bizzat kendim de karın belli belirsiz yağdığı İstanbul sokaklarında test ederek, buna rağmen Yaradan’ın hikmetinden sual olunmaz deyip peşini bıraktığım Mithat’ın o gecenin ayazında nasıl üşemediği muammasını çözmekle meşguldüm.

Her ne kadar son bir aydır tembellik etsem de, iyi ki Günlük Hayat’ta yazıyorum dediğim bir geceydi diyebilmek, sanırım kestirmeden tüm geceyi özetler. Söylenecek ne varsa herkes bir ucundan tutmuş. Biz biliyoruz ya birbirimizi; yorumları okuyanların yanlış anlamasına mahal vermemek adına birkaç noktaya açıklama getireyim.

İtiraf edeyim Tuğba’yı kızdırmak için açtım Foucault meselesini; kendisiyle tanışmam, ama ismi Fransızca geliyor; iyi biridir herhalde, bu arada Foucault kız ismi değil mi? Erkek olsa da fark etmez, homofobikliğin âlemi yok…

Duygu’yu hatırlıyorum, midyecide ne konuştuğumuzu da. Şeyden bahsediyorduk... Şeyden... Duygu’yu hatırlıyorum ama…

Mithat’la nasıl oluyor bu kadar susarak bu kadar iyi anlaşıyoruz. Masada herkesle öyle; Mithat konuşmadan iletişim kurmanın yolunu keşfetmiş. Bir de arkadaşlar atlamış, içeride dönenip duran kediyi yakalayıp Tuğba’ya getiren Mithat’tı. Sonra kedi kafasının geçtiği bir delikten çıkıp gitti.

Yeri gelmişken, gecenin kahramanı “kedi”den de bahsedelim. İtiraf edeyim onunla hala görüşüyoruz; kendisi hala toplum pedagojisinden nefret ediyor ve her davet edişimde inatla içeri girmiyor.

Mustafa’ya ne denir; iyi ki varsın, iyi ki sebep oldun tanışmamıza, yazmamıza, okunmamıza.

Bir daha toplandık; bir daha konuştuk sonuna kadar. Bir daha eğlendik. Bir kez daha anladım Günlük Hayat bu ekiple daha nice yılları devirecek; nice toplantılar tertipleyecek.
Kerem Özkurt eklemiş. 01 Ocak 2009 Saat 23:30

..
ketumlugum abartiliyor:)
mustafa yine kendi yazmayip bizleri somurmus. hain patron! yok yok seviyoruz onu
Mithat Sozmen eklemiş. 01 Ocak 2009 Saat 23:40

hain patron
Yahu dune kadar yilbasi programinin hazirligi vardi, dun de 6 saat yilbasi programi yaptik kanalda. Ben n'apayim arkadas! Ben insan degil miyim?
Mustafa Kuleli Hain Patron eklemiş. 01 Ocak 2009 Saat 23:43

hahaha
hahahaha kizdi
Mithat Sozmen eklemiş. 01 Ocak 2009 Saat 23:45

hakem
MUSTAFA SEN BIZIM HERSEYIMIZSIN!
Kerem bana hakem demis biktim bu spor referanslarindan :) siteyi takip eden kizlar beni ketum bir fotospor yazari zannediyor. ofpof bittim!
Mithat Sozmen Fotospor yazari eklemiş. 02 Ocak 2009 Saat 00:31

Degil misin?
:))
Mustafa Kuleli eklemiş. 03 Ocak 2009 Saat 14:55



Çeki-Yorum #5
Beyoğlu / İstanbul