13 Nisan 2009 Pazartesi

Eğlen-me savaş




Mithat Fabian Sözmen

Hayatı belli kalıplara sıkıştırmak, kurallara boğmak, gerekli ya da gereksiz bir resmiyete sokmak için bitmek tükenmek bilmez bir azmimiz var. Hep bir tabur intizamı, devlet dairesi sıkıcılığı ve kendimizi güvende hissetme konformistliğinin peşindeyiz. Sokakta yürürken kendi kendine gülenleri sevmiyoruz; dalga geçiyoruz onlarla. Hani Orhan Veli demiş ya "sokakta giderken, kendi kendime/ gülümsediğimin farkına vardığım zaman/beni deli zannedeceklerini düşünüp/gülümsüyorum..." Aynen öyle. Tek başına gülmek, ayıp ve saçma. Yahut şarkı söylemek, kendi kendine konuşmak. İnsan yalnız başınayken sıkıntılı sıkıntılı yürümeli ve susmalı! Bizlere bu öğretildi "sıkıcı ve emniyetli dünya 101" dersinin abc'sinde. Bu davranış geleneğinin bireysel olduğuna inanmıyorum. Genetik kodlarımızda sıkıcılık aşkı kazılı olamaz. Fakat otorite diye bir şeyin ruhu varsa eğer mutlaka sıkıcılık tanrısının emrindedir. Buna eminim.

"Devletin olduğu yerde baskı mevcuttur." Amin! Bu sebepten "sistem"'in otoriterliği dünyanın neresine gitseniz aynı. Yerleşik her yapıda, kurumda, organda bu sıkıcı ve otoriter sistemin ahtapot kollarına takılmak mümkün. Dünyanın en eğlenceli işini yapıyor yahut izliyor olalım, o aktivite bir kez sisteme entegre oldu mu kaçınılmaz "sıkıcılaştırma" mafyasının kontrolü altına girdi demektir. Cık cık'çı teyzeler, eli coplu polisler, linççi gençler, tükürgen orta yaşlılar... Sivili, resmisi hepsi kolluk kuvveti, hepsi emniyet sübabı. "Sıkıcılığı sağlayacağız, elimizden uçan, kaçan dahi kaçamaz." Bu, onların her sabah okulda okudukları kutsal ant gibi bir şey.

Spor da bu sistemin etki alanına dâhil elbette. Saha içindeki mücadelenin bize git gide daha yapay gelmesi sadece nostaljisever oluşumuzdan mı? Yoksa bunca saha dışı elin etkisiyle sporlar, o en can alıcı özellikleri olan otantikliklerini mi kaybediyorlar?

Pazar günü iki büyük maç vardı. Biri "yüzyılın derbisi" Galatasaray-Fenerbahçe, biri NBA'de Doğu Konferansı'nın playoff'lar öncesi son "mesaj" maçı Cleveland Cavaliers-Boston Celtics. Bu 2 maçtan ve Pekin 2008 Olimpiyatları’ndan farklı kareler, medya yorumları ve taraftar izlenimleri aktararak meramımı açıklamaya çalışacağım.

ARDA SEN METİN GİBİ OL AMA ÖNCE FENER'İ...

Öncelikle bizim maç, yani koca derbimiz, saha içi mücadele açısından tam bir rezaletti. Mücadeleden keyif almamızı sağlayabilecek tek bir an bile yoktu ama asıl merak ettiğim şu: Derbi heyecanıyla tribünleri ve ekranları dolduran milyonların öncelikli derdi maçtan keyif almak mıydı yoksa Emre Belözoğlu'na küfretmek mi? Cidden soruyorum ya niye taraftarız? Futbol takımlarıyla niye aşk yaşıyoruz? Eğlenmek yahut iyi vakit geçirmek için mi yoksa küfredip, kırıp dökmek için mi? Maçın son dakikasında kırmızı kartlar, yumruklar, küfürler gönlümüzü eyledi mi? Bir derbiyi büyük yapan öğeler nedir? Belli ki bizimkinin "dünya derbisi" olma sebebi içerdiği şiddet katsayısı.

Arda Turan'a herkes kızgın. Böyle davranarak Metin Oktay olamazmış. Ne Metin Oktay'ı yahu? Adamın Metin Oktay olmasını istemiyorsunuz ki. Maça küfretmek için giden bir insan Metin Oktay üzerine edebiyat parçalama hakkını kendinde nasıl buluyor? Senin futbolu takip etme sebebin Metin Oktay tarzı sporcular değil ki! Ha bir de şu var, Metin Oktay bugün yaşasa Metin Oktay olabilir miydi acaba? Bir yanda, Lacan'cı konuşursak "Büyük Öteki" yani sistem, onun güdümünde sporcuları "entertainer" değil "warrior" olmaya sürükleyen medya, onun da yönlendirdiği taraftar kitleleri. Bu ortamda Metin Oktay'ın, Metin Oktay olmasına izin verilir miydi zannediyorsunuz? Futbol hala eğlenceyken Metin, Metin'di. Futbol bu haldeyken de kusura bakmayın ama Arda, Arda. Sabri'yi alkışlayan, "Sabri Emre'nin anasını ..." diyen hiç kimse ağzına Metin Oktay'ı alıp edebiyat parçalamasın, komik hatta iğrenç oluyorsunuz.

OLİMPİYAT ROBOTU

Daha önce de alıntılamıştım, Daniel Boorstin'e göre sporları seviyoruz çünkü 20.yüzyıl insanı ancak onda yüzde yüz gerçek, spontane ve tekrarı olamayacak anlara olan amansız açlığını tatmin edebiliyor. Bireysel olarak baktığımızda bu doğru fakat sistem, otorite, tekillerle ne kadar aynı fikirde orası tartışılır. Usain Bolt, Pekin'de insanoğlunun sınırlarını yeni bir boyuta çekerken yarışın son 10 metresinde profesyonelliği (ya da sıkıcılığı mı demeliyim) elden bırakıp sevinmeye başladığı için Olimpiyat komitesi başkanı Jacques Rogge tarafından kıyasıya eleştirilmişti. Bolt'u, sevincini, heyecanını gizleyemediği için eleştiren Rogge, onun rakiplerine ve "olimpiyat ruhu"na saygı göstermediğini iddia etmişti. Hiçbir sporcudan böyle bir yakınma gelmezken olimpiyat komitesi başkanından bu sözlerin gelmesi şaşırtıcı mıydı? İnsanların eğlenmesi, gülmesi, iyi vakit geçirmesiyle tarihsel olarak problemleri olan totaliter bir kurumun başkanından böylesi bir yorumun gelmesi ben gibi düşünen insanlar için gayet normaldi. "Olimpiyat ruhu"ymuş. Dünyanın en sıkıcı ruhu olsa gerek bu bahsedilen ruh. Oldu olacak olimpiyat robotu diyelim adına da.

SEKİZİNCİ GÜNAH: EĞLENME

Bizim dillere destan derbiden sonra sıra Cleveland-Boston maçındaydı. LeBron'un önderliğinde ligin tozunu atan Cavs, Garnett'ten yoksun Boston'ı 31 sayı farkla mağlup etti. Bu senenin saha içi ve dışında en eğlenceli takımı olan Cavaliers, her zaman olduğu gibi galibiyeti kenarda renkli davranışlarla kutladı. LeBron klasik gitar çalma rutinini yaptı, dans ettiler, hayali aile fotoğrafları çektirdiler. Eğlendiler yani. Cleveland maçlarını takip edenler için yeni görüntüler değildi bunlar. Evlerindeki her maçta aynı gösterileri yapıyorlar. Maçı NTVSPOR yayınlıyordu. Ve otorite bu kez de medya kılığında iş başındaydı. Murat Kosova ve Kaan Kural kızgındı. Bir takım galibiyetini nasıl böyle kutlayabilirdi? Rakibe saygısızlıktı, amatörceydi, ayıptı vs. Bir takımın eğlenmesini rakibe saygısızlık olarak okumamız öğütleniyor bize medya tarafından. Çünkü adamlar "savaşıyor", oyun oynamıyor. Savaşta eğlence olmaz. 2.Dünya Savaşı’nda, Allah'ın Stalingrad'ında bile eğlence olur (bkz: enemy at the gates), spor savaşında olamaz. Cık cık cık büyük saygısızlık. Böyle yorumları dinlediğim zaman cık cık'çı teyzeler aklıma geliyor. Murat Kosova dün onların erkek versiyonu gibiydi. "Eğlenmek", ne büyük günah!

Kurumlar, medya ve hepsinin ötesindeki yüce otorite, spor gösterilerini yapaylaştırıp, otantikliğini öldürür başka bir deyişle onların bizi eğlendirme kapasitesini minimuma indirmeye çalışırken emek döktüğü ve para kazandığı işi hafife alabilen "entertainer"'lar çağımızın nadide elmasları haline dönüşüyorlar. O yüzden Usain Bolt'un 9.59 koşabilecekken 9.69'da kalmasını umursamadım hatta onun yarış henüz devam ederken başladığı sevinç gösterisi yüzünden fazladan bir heyecana bile kapıldım. Yine o yüzden dün Cleveland ve LeBron'un "zararsız" sevinç gösterilerini yadırgamadım ve "yüzyılın derbisinde" yaşanan her şeyden nefret ettim. Eğlencemizi öldürüp ondan Roma'daki gibi bir savaş yarattılar. Şimdi de savaşanları savaşarak izlememizi istiyorlar. Roma'da bile bu kadar ileri gidilmemişti.

11 Nisan 2009 Cumartesi

Festival'de değişen birşeyler mi var?

Elif İnal

Malum festival dönemindeyiz yine… Taksim meydanındaki “Eli kanlı Obama, ülkemizden defol!” sloganları arasından sıyrılarak geçen, moda haftasından fırlamış tipler hızlı hızlı festival sinemalarına doğru yol alıyor. Zaten bu aralar Taksim’de, elinde bilet koşan tipler görürseniz bilin ki yine filme geç kalan festival tipidir o. Geç kalmaya neden bu kadar takıyorum, ben hiç geç kalmıyor muyum? Kalıyorum tabii ama bu yer bulma meselesi uzadıkça uzuyor, film bir türlü başlayamıyor. Sinema salonlarına devrim mahiyetinde bir önerim var: Numaraları kaldırın! Evet, kaldırın gitsin.

Günlerdir Beyoğlu Sineması'na gidiyorum, bilmeyen biri kendi yerini ciddi araştırmaya girse bulamaz. Koltuklarda herhangi bir numara yazmadığı gibi, 'Pardooon sizin numara kaç?' diye sorsan da bulamazsın çünkü çok komplike bir sistem yapmışlar. Ben yüzyıllardır devam eden sırlarını açıklamak pahasına söyleyeyim, A en arkadan başlıyor, 1 ve 2 en ortada, sonra tek ve çift olarak ilerliyor. Vayy bee!

Bunun yüzünden festival, değiştirilmesi teklif bile edilemeyen kuralından feragat etti: “Filme beş dakika bile geç kalınamaz! Ağlamalar işe yaramayacaktır!” 15 dakika da oldu 20 de, millet en abuk yerlerdeki yerini bulmak için uğraştı, rötar üstüne rötar.

Neyse ben önerime döneyim. Nereden çaldım bu fikri? Tabii ki gözünü sevdiğimin Berlinale - Berlin Film Festivali'nden. 'Koskoca Berlin yahu nasıl bilet bulacağız' diye hayıflanıyorduk, filmden bir gün önce bilet alabildik. Sinemaya gittik, yer gösterici yok. Bir adama sordum müthiş İngilizcesiyle cevap verdi, biraz da güldü ama olsun: 'İstediğiniz yere oturabilirsiniz'.

Peki, şimdi can alıcı noktası geliyor; bizde bu sistem yürür mü? Moda haftası tiplerimiz, numaralar kalksa birbirini ezer mi film uğruna? Geçen günkü filmde 'arkanıza yaslanır mısınız' uyarısını alan, 'Yaslanmazsam ne olur!!! Çıkışta dövecek misiniz?' diye bağıran 'femünüst abla' istediği yere geçerken sorun çıkartacak mı?

Ya da daha önemlisi, ben yer göstericinin işini elinden almakla suçlanır mıyım bu yazdıklarımdan sonra?

Attila İlhan ve Ahmet Kaya: "Namlı masal sevdalıları"


Mithat Fabian Sözmen

Ahmet Kaya diskografisi üzerine kapsamlı bir çalışma yapma fikri her zaman aklımın unutkan ve çekingen köşelerinde saklanır durur. Ahmet Kaya müziği deyince uzun soluklu, inişli çıkışlı, tatlı sert ama illaki muhalif bir kariyeri ve yüzlerce eseri mevzubahis ettiğimizden, işimiz eğlenceli ama bir o kadar da çetrefil. Kaya'nın Türk şiirinin kalburüstü isimlerinin yansımalarını taşıyan 200'ü aşkın eserinde amiyane tabirle boş şarkı bulmak güç iştir. Kimler yok ki; Hasan Hüseyin Korkmazgil, Nâzım Hikmet, Ahmed Arif, Ülkü Tamer, Nevzat Çelik, Nihat Behram, Ataol Behramoğlu, Orhan Veli, Ali Çınar, Yusuf Hayaloğlu, Orhan Kotan, Yılmaz Odabaşı, Enver Gökçe hatta Mehmed Akif Ersoy. Fakat ben ilk olarak Attila İlhan'ın Ahmet Kaya müziğine olan etkisini incelemek hevesindeyim.

Attila İlhan ve eserleri benim için Türk edebiyatının film noir'ı gibidir. Onun her yapıtından buram buram 1950'ler, İstanbul, "femme fatale" kokuları yayılır. Müthiş bir imge üstadı ve kalemşör olmasının yanında sinematografik de bir dili vardır. Özellikle romanlarında kalemini bir kamera, hatta bir aksiyon kamerası gibi kullanmayı çok iyi becerir. Her dizesinde Paris sokaklarında fink atan Mehmed-Ali'yi, Troçkist Hernandez'i, Fatih'ten Unkapanı'na koşuşturan gazeteci Mehmed Ersoy'u hissederim ve tabii İstanbul'u da. Binbir dili konuşur: argosundan, devrimcisine, fahişesinden, burjuvasına... Bukalemun gibi bir üsluba sahiptir. Ve bu çok yönlü üslup Ahmet Kaya şarkılarına da yansımıştır.

İlhan'la Kaya'nın ilk buluşması An Gelir albümünde olur.(ki 86 tarihli albüm Kaya'nın 4.albümüdür) An Gelir, Lili Marlen Türküsü, Sen İnsansın, Haçan Ölesim Gelir, Tut ki Gecedir, Acı Ninni, Hiçbir Şeyimsin, Rinna Rinna Nay, Böyle Bir Sevmek, Cinayet Saati ve elbette ki Mahur bir çırpıda aklıma gelen eserleridir ikilinin.

İlhan ve Kaya çok farklı hatta zıt sınıflardan, köşelerden gelen iki isim. Bu sebepten de sanatsal birliktelikleri çok önemli. Acı Ninni, Tut ki Gecedir, Cinayet Saati gibi şarkılarda İlhan'ın o "film noir" tarzını ve İstanbullu dilini birebir hissetmek mümkün. "İstanbul uyusun / Fatih uyusun / Karagümrük uyusun / Atatürk Bulvarı'nda rüyalar büyüsün" derken Ahmet Kaya, ben onun dibine kadar Kürtçe Türkçesi'nden bir İstanbul hikâyesi tadı alabiliyorsam elimde bir elmas var demektir. Bu hem şairin, hem de müzisyenin gücünü betimlemesi açısından önemli. Bana göre sanatçı eserlerinde yorumunu konuşturabilmelidir elbette ama bir şiiri besteler ve icra ederken ona kendinizden bir şeyler katıp özünü de tam manasıyla koruyabiliyorsanız size "dahi müzisyen" demek çok da abartılı olmaz. Hele ki İlhan-Kaya örneğinde olduğu gibi farklı sınıflardan yahut etnik kökenlerden geliyorsanız.

Kuşkusuz bu uyuşmanın bir de ortak paydası var o da sosyalizm ve toplumcu sanat anlayışı. Attila İlhan -ki en solcu dönemlerinde bile Mustafa Kemal'e olan hayranlığını gizleyememiştir- siyasi görüşü sallantılı da olsa toplumcu sanat anlayışına olan meyilini hiç kaybetmemiştir. En sembolik çalışmalarında bile bunu ön planda tutar. (Mesela "5 dakika bekle git") Keza Kaya da su katılmamış bir komünist değildir. Onun da hayatına paranın girişiyle birlikte değişimler gösterebildiğini görmüşüzdür ama o da iflah olmaz bir muhaliftir ve şarkılarında hep bunu yansıtmıştır.

Ne olursa olsun "Marş söylemeden ölmek bize yakışmaz" (Lili Marlen Türküsü) diyen 2 kişi var karşımızda. Lumpen veya muğlâk olabilir ama verimli olduğu da kesin. "Ne kadınlar sevdim zaten yoktular" ve "Sen benim hiçbir şeyimsin" derken aşkını haykırarak, doyasıya yaşayamayan, birbirinden habersiz bir çoğunluğun sessiz çığlığını dile getirmişlerdir. Bu noktada da ikilinin romantik yanlarına pay çıkarmak lazım ki Attila İlhan'da en sevdiğim yan budur. Bir sanatçı aynı anda hem toplumcu hem de romantik olamaz diye bir kaide yoktur, olmamalıdır. Bu yüzden İlhan'ı kendime yakın bulur ve önemserim.

"Azıcık okşasam sanki çocuktular / Bıraksam korkudan gözleri sislenir / Ne kadınlar sevdim zaten yoktular / Böyle bir sevmek görülmemiştir" Şarkıyı bilenler Kaya'nın neşeli bestesini hemen mırıldanmaya başlayacaktır. Hüzünlü bir hikâyedir aslında "Böyle Bir Sevmek" ama aynı zamanda da rahattır, kendiyle eğlenir. Düşünürsünüz bu sözlere daha iyi bir beste yapılabilir miydi? Cevabı hiç bilemezsiniz belki ama "yapılamazdı be", dersiniz "yapılamazdı!"

Lili Marlen'de, Grev'de, Rinna Rinna Nay'da devrimcilerin ve işçilerin onurlu öfkesini hissedersiniz. "Oy Bilesin ki ben ha / Taş döven demir döven / Oy Bilesin ki ben ha / Toz toprak içinde şanlı / Erken yükseldi feryadım / Grev hakkımı isterim" derken bir taş işçisi bağırır sanki Gesi'den, Cihanbeyli'den. Rinna Rinnan Nay'da ise Egeli, Akdenizli pamuk işçilerini duyarsınız; Gediz'den, Çukurova'dan. "Biz dünyalılar yemin ettik imanımız var / Hürriyet için hürriyet aşkına" dizelerinde ise sosyalizmin evrensel ülküsünü hatırlatır ikili bize; Zagreb'i, Havana'yı.

Ve son olarak "O, mahur beste çalar / Müjganla ben ağlaşırdık" mısraları çalınır kulaklarımıza. Burada da kuşkusuz devrimci hassasiyetlerinin benzeşmesi vardır. "Mahur" Deniz Gezmiş'lerin idamının üzerine yazılmış bir şiirdir. "Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı / Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı / Hoyrattı gülüşleri / Aydınlığı çalkalardı"

"Öylelerdi be” dersiniz, "öylelerdi", "namlı masal sevdalıları."

25 Mart 2009 Çarşamba

'Önce kelâm vardı...'


Elif İnal

Seçime bir kaç gün kala ne zaman toplu taşıma araçlarına binsem malum konular konuşuluyor. Herkes nefretini kustukça birbirine, insanlar karşılıklı 'tağğbi canım' diye birbirini pışpışlıyor. Yine böyle sıkıntılı bir iş sabahında biri yaşlıca 'görmüş geçirmiş', diğeri genç ve tutkulu konuşan iki adamın konuşmasını dinledim yine bir köşeden. Genç olan bütün sosyal devlet tartışmalarını bir cümlede yıkıyormuş gibi, 'Adam 450 TL işsizlik maaşı alırsa tabii çalışmaz, zaten maaşı 600 tl' dedi. Yaşlı olandan da pışpışı hemen geldi, 'Tağğbi canıım, kahvede oturur bütün gün'. Bu lafın üzerine derin bir iç çektim ve gülümsemekle yetindim… Sonra beni can evimden vuran bir konuya giriştiler ki herkes işine dağılıyor olmasaydı tırnaklarımı kemirmeye başlayacaktım. Konu özgürlüktü (ya da hürriyet diyelim manidar olsun yazının geri kalanına istinaden). Neymiş efendim, yaşlı amcamız deneyimlerine dayanarak söylüyor, adamların (artık hangi 'potansiyel suçlu'dan bahsediyorsa) hapishanedeki halleri dışarıdakinden çok daha iyiymiş, bütün gün yan gelip yatıyorlarmış, bir de üstüne yiyip içiyorlarmış, eh sadece dışarı çıkamıyorlarmış. Burundan nefes vererek, ağzı bir yana kaydıran gülümseler de yapıldı ve konuşma bitti. Hadi işkenceyi, kötü muameleyi, aşağılamaları geçtik diyelim, insanın özgür olamaması bu kadar basit nasıl algılanır?

Özgürlük bu kadar hafife alındığı için bir şeylerin yasaklanması da kimseye o kadar ters gelmiyor galiba. Yıllarca yasaklanmış bir dil olan Kürtçe’yi de insanlar sokakta hala kısık sesle konuşuyorsa yasakların kalkması yeterli değil demek. Değil tabii de, belki de bu kadar aceleci davranmamak lazım; daha Ajda 'Keçe Kurdan'ı yeni söylemiş, 'Güneşi gördüm'ü izleyenler yeni yeni ağlamaya başlamış, mış mış... Benim asıl derdim dille alakalı. Diyelim ki Kürtçeyle ilgili her şey normalleşti, ondan sonra dile bakışımız değişecek mi? Geçen gün kendimi şöyle bir cümle kurarken yakaladım: 'Sanki Kürtçe'yi çok dikkatli dinlersem anlayacakmışım gibi hissediyorum'. Sonra durdum, düşündüm 'neden başka bir dil değil de Kürtçe için bunu söylüyorum' diye. İşin kötüsü, bu lafı ettiğimde Kürtçe'ye karşı bir yakınlığım, herhangi bir bilgim ya da kulak dolgunluğum da yoktu.'Türkçe'den çalmış adamlar' diyenlerden daha iyi durumdayız tabii ama yine de bildiklerim; dilimdeki, sözümdeki yargıları atmaya yarayamamış. 'O biraz zor' diyebilirisiniz. Türkçe'nin pek çok şeyi yasaklama, reddetme üzerine yaratıldığını düşünürsek doğru tabii.

'Kürtçe zaten 300 kelimelik bir dil değil mi?' ya da 'Arapça, Farsça ve Türkçe'nin karışımı, karma bir dildir' diyenlere hayret ederdim nasıl böyle bir şey diyebiliyorlar, ya da bunlara nasıl inanıyorlar diye. Dünya üzerinde herhangi bir dil var mı ki 'bizim dilimiz başka dillerin karışımı, kardık bir kaçını kullanıyoruz' diyen? Fakat şimdi anlıyorum nasıl inanıldığını. Dilin içindeki zenginliği görmek kolay birşey değil, hele sizin diliniz bütün tarihinden, zenginliğinden koparılmışsa… Bir kelimenin, içinde birçok anlam taşıyor olmasının zenginliği çok kolayca kısırlık olarak görülebilir. Biz Türkçe olmayan kelimeyi anlayabilmek için bir büyük, üstüne bir de küçük ünlü uyumları uygulayaduralım; Süphan Dağı'nın hiçbir anlam ifade etmeyen, içi boş tınısına karşı “Sîpanê Xêlatê” bütün bir sözlü geleneğiyle, 'kelama ses veren dengbejler'in anlatımıyla insanlara aynı anda birçok anlamı, duyguyu ifade etmeye devam ediyor. (Tabii ki son cümle Mehmed Uzun'dan etkilenerek yazılmıştır)

Bir şeyler değişiyor tabii, hiçbir yasak on yıl önce olduğu gibi kalamıyor, konuşulması hiç akla gelmeyen şeyler tartışılıyor. Mesela yarınki toplu taşıma maceramda da 'Cumhurbaşkanı'nın Kürdistan lafını kullanması' başlıklı birkaç tartışmaya tanık olmayı planlıyorum. Bu değişime de olumlu bakıyorum ama ‘dilin kendi içine gömülmüş inkâr’dan kurtulmanın yolu yok mudur diye de merak etmeye devam ediyorum…

20 Mart 2009 Cuma

Amerika devlet başkanı ülkemize teşrif ediyor!





Duygu Kocabaylıoğlu

1950’lilerde ya da ‘60’larda bir gazetenin yazı işleri müdürü olsam, gazetenin o günkü baskısına bu kabilden bir manşeti uygun görürdüm herhalde. Efenim, malumunuz yüce devlet Amerika’nın ilk ve tek siyah devlet başkanı Barrack (nasıl da Burak diyesim geliyor!) Obama 6-7 Nisan tarihlerinde Türkiye sınırları içerisinde olacakmış. İlk gün Ankara, sonrasında İstanbul programı çizilmiş. O gün okula işe gitmek zorunda olanlar, dışarıda işi olanlar, yani İstanbul ahalisinin %70’i yandı. Bence işten izin alın, okulu kırın. Ben o günlerde İstanbul Film Festivali için Emek ve Atlas sinemasına göçmüş olacağım, size de tavsiye ederim. Her neyse. Konumuz Obama, sinema değil.

Efenim benim bütün umudum Obama’da! Siyah ya da ezilen olduğumdan değil; gerçi kendi toplumum dışında gene 3. dünya ülkesi insanı muamelesi görüyorum, o ayrı mesele. Benim neden bütün umudum Obama, açıklayayım.

Bildiğiniz üzere komşumuz Yunanistan “kudurmuş”, Obama’nın Türkiye’yi ziyaret edeceğini ama kendilerine uğramayacağını duyduklarında. Türkiye’nin kendini Amerikan yönetimi gözünde saydırabilmesinin bir başarısı, bir kanıtı olarak gösteriliyor bu ziyaret. Kılını kıpırdatmadan başarı kazanmak da bize has olsa gerek. 20.yy’ın altında petrol olan, kutsal topraklara yakın stratejik coğrafyalarından birine yerleş, sonra her gelen giden süper güç seni adam yerine koyuyor san. Güzel masalmış, ama ben çocuklarıma anlatır mıyım, ondan şüpheliyim. Çok sayın Yunan gazeteciler, köşe yazarları; Obama size neden gelsin allasen? Bir dur, düşün. Sizin, herhangi bir siyaset yasaklı politikacınız Amerika’da üstinsan Bush’a misafir olup, ondan Yunanistan’da kendisi için börekler açmasını istedi mi? Bush sizin olası başbakanınızın sırtını sıvazlayıp, ‘Alright man! Oldu bu iş!’ dedi mi? Eğer sizin de iç politikanız Amerikan oval ofisinde belirleniyorsa, orasını bilemem. O zaman Obama’nın size uğramamasına alınmanız doğal.

Obama bu memleketin mavisini yeşilini merak ettiği için mi geliyor acep? Ah öyle olmasını ne çok isterdim! Obama yepyeni bir başkan, yepisyeni bir umut olarak pazarlandı tüm dünyaya ama kendisi Türkiye için seleflerinin gittiği yoldan ilerleyecek, zira başka çaresi yok! Sen süper güç ayaklarıyla 1950’den itibaren bir ülkenin iç-dış politikasını ve ekonomisini yönlendir, sonra yıl olsun 2009 “Ben yeniyim, sizden bana ne arkadaş!” de. Buna Obama’nın bile kudreti yetmez. Zira Afganistan ya da Pakistan modelinde olmadığımızdan dolayı, bizi kaderimizle baş başa bırakmazlar. İlla kaderimizi çizerler.

İşte Sayın Barrack Obama bunun için geliyor. Bush’un soktuğu b.klu çomağın, 2002’den bu yana, ne tam Ortadoğu’da ne de batıda olan bu memleketi ne hale getirdiğini, yazılı raporlardan sonra kendi gözleriyle de görmeye geliyor. Benim de o saklı umudum bu noktada devreye giriyor. Hali hazırdaki yönetimin Amerika’nın yüce ve yüksek çıkarlarına daha fazla hizmet etmediğini anlayıp, sihirli bir çubuk sallamasını ve beni beğenmediğim (ve de hak etmediğim) bu yönetiminden kurtarmasını umuyorum. Zira benim vatandaşlık hakkım olan tek bir oyumu kullanıp, ülkemde beğenmediğim yönetimi değiştirme gücüm yok. Bırak geneli, yerele bile gücüm yetmiyor. Ama Amerika’da bu güç var. Hem kimse Obama’yı “Gülbenergen’e nekonduculuk” ile de suçlayamaz!

Buyursun gelsin Sayın Obama, başımızın üstünde yeri var. Başbakanın vereceği öğle yemeğinden sonra kendisini İstiklal’e film festivaline de beklerim.