27 Mart 2007 Salı

Mavileşen yakalar-3: Yanılsama


kerem özkurt

Her üniversitede bahar şenliklerinden az bir zaman evvel kariyer günleri yapılır. Çeşitli şirketlerin çalışanları hem şirketi tanıtmak, hem öğrencileri heveslendirmek hem de kendine eleman seçmek amacıyla kısa sunumlar yaparlar. Genellikle o üniversiteden mezun olmuş biri sahneye çıkıp, kendisinin hangi evrelerden geçerek, kendini nasıl geliştirerek, hangi basamakları çıkarak, bulunduğu yere nasıl tırmandığını anlatır. Canlı bir başarı öyküsü. Öğrenciye şu mesaj verilir: Neden sıradaki sen olmayasın?

Özel sektörün en çekici yanlarından biri terfiiydi. Evet, ilk başta küçük bir görevle başlatıyordu çalışanını ama çok çalışılırsa, fark yaratabilirse yükselmek işten bile değildi. Böylece “yönetici asistanı” gibi isimde ağır görevde hafif unvanlarla ve cüzi ücretlerle işe girmekte bir sakınca görmüyorduk. Ama aylar geçtikçe, gittikçe belirginleşiyordu: bundan fazlasına ulaşamayacaktık. Daha doğrusu çıkabileceğimiz makamın düzeyi çoktan sınırlandırılmıştı.

İşe girerken “bu departmanda müdür yok gibidir, herkes eşittir, hiyerarşik bir yapılanmadan kaçınırız” vaadi hakikaten doğruydu; ancak bize söylenmeyen bu yatay yapılanmanın kendini en belirgin şekilde terfii mekanizmasında gösterdiğiydi. Terfii, unvanda afili bir değişiklik (belki daha İngilizce bir unvan), ücrette ufak bir oynama, ama sonunda önceden yapılan işten pek farklı olmayan yeni bir görev getiriyordu. Hep aynı düzeyde duruyordu çalışan. Ne uzuyordu ne kısalıyordu. Bu basamakları çıkmaktan çok sahanlıkta ileri geri gitmek gibiydi. Sonunda küçümsediğimiz devletin o dereceli, kıdemli sistemindeki kadar bir ilerleme sağlanabiliyordu. O da devletteki gibi belli süreleri doldurunca otomatik olarak değil, ancak yoğun bir çaba gösterilir ve pozisyon açılırsa…

Yine de içimizdeki ümidi sürdüren bir yanılsamayla avunuyorduk: Bizden çok daha düşük tahsilli ama yaşça ve deneyimce bizden üstün olan kişilerin başımızda bulunması. Departman şefleri, müdürleri, yöneticileri (özel sektör ne kadar çok isim bulabiliyor), bir gün onların bulunduğu konuma bizim de gelebileceğimizi müjdeliyor gibiydiler. Kendimizi kim yönlerden onlardan üstün buluyor, onların işe başladığı zamanki durumlarına kıyasla daha yetkin olduğumuzu görüyorduk. Onlar yapabildiyse biz de yapabilirdik. Canlı bir başarı öyküsü.

Oysa onların o makama ulaştıkları dünya bizimkinden çok farklıydı. Henüz yapılanan bir özel sektördü o; eleman diye her yere saldıran, psikoloji bölümü mezunu birini satış departmanına yerleştirebilecek kadar rahat davranan bir özel sektördü. Sorduğumuzda, onlar da işe en alt kademeden girmişlerdi, doğru ve bu bizde aynı yolları kat ederek aynı yerlere ulaşabileceğimiz yanılgısı yaratıyordu. Oysaki onların zamanında bu yol çok açıktı. Üniversite mezunun çok olmadığı bir zamanda iş bilen kişi, ne olduğuna bakmaksızın yükselebiliyordu. Fikri olan garsonların reklâmdaki gibi yeteneklerini kanıtladıklarında masaya oturtulduğu zamanlardı. Şimdiyse özel sektör herkesi aldığı pozisyonda tutmaktan yana. İşler böyle de gayet iyi işliyor özel sektör için. Nasılsa bir ordu kadar işçi var rezervde.

İşin en hazin yanı, yükselmenin maddi dayanaklarının yok olduğu bir ortamda yükselme hayalinin hala devam etmeseydi. Biz o hayalin peşinden koştuk; bizden sonra da kim bilir kaç nesil aynı hayalin peşinden koşacak.

Olabilirliği çoktan silinmiş ama albenisi her gün tazelenen bir hayalin…

26 Mart 2007 Pazartesi

Ali Nesin'den mektup var


Mustafa Kuleli

-Aziz Nesin'lik bir karalama kampanyası-

Eğitim olanaklarından yoksun çocukları yetiştiren, onlara her şeyin en iyisini vermeye çabalayan Nesin Vakfı, geçtiğimiz aylarda, çirkin bir kampanya ile karalanmaya çalışıldı.Prof. Dr. Ali Nesin de, bir mektup yazarak Nesin Vakfı’na yönelik saldırılara cevap verdi.Ali Hoca süreci anlatmış, iddiaları yanıtlamış, kimilerine sitem etmiş ve dostlardan yardım istemiş. Biz de bu mektubu sizlerle paylaşmamız gerektiğini düşündük:


Sevgili Dostlar,
Dehşetengiz bir karalama kampanyasıyla karşı karşıyayız. Bunun sonunu hiç hayırlı görmüyorum. Sadece Nesin Vakfı açısından değil, Türkiye ve insanlık açısından da.

Eğer bunca özveriyle kurulan ve yaşatılmaya çalışılan bir çocuk kurumuna böylesine alçakça ve acımasızca çamur atılabiliyorsa, gerisi benim hayal gücümü aşıyor.

Sonuçta çocuk bakıyoruz... Yemiyoruz yediriyoruz, ısınmıyoruz ısıtıyoruz.

Nesin Vakfı’na ve kimsesiz çocuklara bakan diğer kurumlara hayâsızca saldıranlar, sokak çocuklarından, tinercilerden, kapkaççılardan, sokakta yaşanan vahşetten yakınma haklarını kaybettiklerini biliyorlar mı acaba?

Çocuk kurumlarında çalışanlar büyük bir özveriyle yokluk ve zorluklarla boğuşurlar. Üç kuruş maaşa... Kimi zaman da gönüllü... Tek mutlulukları yüzleri gülen çocuklardır. Onlar bu toplumun isimsiz kahramanlarındandır, bu toplumu toplum yapan değerleri yaşatan kişilerdir.

Nesin Vakfı’nda bir “anne” dört çocuğa bakar. Geçenlerde TV kanalında izlediğiniz devlet kurumunda çocukları döven “anne” kaç çocuğa bakıyordu? Saydınız mı? 30 muydu? Herhalde. Siz hiç 30 çocuğa baktınız mı? 30 çocuğa bakmanın ne demek olduğunu bilir misiniz? Üstelik hangi çocuklara, hangi ortamda, hangi koşullarda...

O “anne”nin kendisi de dayakla büyümüştür büyük olasılıkla; kendi çocuklarını da dayakla büyütmüştür. Simdi de 30 kimsesiz çocuğun sorumluluğu verilmiş... Bunun ne demek olduğunu tahmin etmeye calisin. Dövmesin de ne yapsın anne? O maaşa ancak böyle bir anne bulunur. O eğitimde ve o düzeyde biri o koşullarda ancak öyle davranabilir.
Düşmanı iyi belirlemek gerekir. Düşman ne o kurum, ne de o annedir.
Düşman, içinde yasadığımız koşullardır.

Bir senaryo kurayım: Nesin Vakfı’nda bir anne dört çocuğa bakar dedim biraz önce. Peki, çok kötü koşulda dört çocuk daha görsek ne yapacağız? Örneğin kömürlükte yasayan, ya da işkence gören, ya da sokaklarda dilendirilen, aç sefil, ölüm tehlikesinde... Almamazlık olur mu? Görmemeye çalışıyoruz ama görürsek alacağız mecburen. Gözle görünce dayanılmıyor.
Peki ya bu yeni çocuklara bakacak annemiz yoksa? O zaman var olan annelerin her biri dört yerine beş çocuğa bakacak... Peki, bağışlar azalır da çalışan sayısını azaltmak zorunda kalırsak ne olacak? O zaman da ya bir anneyi işten çıkaracağız ya da annelerden biri “maaşım ödenmiyor” diye işini bırakacak, ama bu sefer de her anne beş yerine altı çocuğa bakacak. Kolay mı o kadar çocuğa bakmak? Eğer koşullar değişmezse bir annenin sorumlu olduğu çocuk sayısı yediye, sekize çıkacak. Belki de daha az maaşa çalışacak bir anne bulacağız. Annenin sinirleri yıpranacak, yorgun düşecek. Haliyle... İnsan bünyesi bu, bir yere kadar dayanır. Bir ara uykusuna yenilecek. O sırada çocuk pencereden sarkacak, elektrik prizine çivi sokacak, odadan çıkacak... Allah korusun... Allah korusun ama ne olur ne olmaz, biz gene de önlemimizi alalım...

Çocuk bakan kurumlara saldırmak mıdır çözüm?

Nesin Vakfı aleyhine sürdürülen kampanyayı sıcacık evlerinde rahat koltuklarına gömülmüş cıkcıklayarak izleyenler, o sırada bizim ne yaptığımızı düşündüler mi acaba? Ben söyleyeyim ne yaptığımızı: Tuvalet temizlemekten gelecek ayı nasıl çıkaracağımızı hesaplamaya kadar olağan tüm isleri yaptığımız gibi, bir yandan da bakirelik kontrolünden geçen kızlarımızı teselli ediyorduk, yuvalarından alınacaklarını düşünen çocuklarımızı yatıştırıyorduk, olan biteni anlayacakları ve üzülmeyecekleri bir dilde anlatmaya çabalıyorduk, gülümsemeye, güven vermeye çalışıyorduk. En çaresiz kaldığımız zaman da hıçkırıklarımızı hapsedip onlara sarılıp susuyorduk.

Söylemeden geçemeyeceğim. Küçücük kızlarımızdan birine adli tip doktoru olacak kişi, “namaz kılar gibi yap” demiş. Kızımız bilememiş doktorun ne demek istediğini. Bu yüzden de doktordan bir güzel azar işitmiş. (Acaba toplumun hangi kesimi cıkcıklayacak bu satırları okuduğunda?)

Sevgili dostlar, sizlere bize yaşatılan her şeyi anlatamıyorum. Çünkü bu mektuplar maalesef cinsel evrimlerinin evcilik oyunu aşamasında takılıp kalmışların da eline geçiyor.

Gazetelerde çarşaf çarşaf yayımladılar, televizyonlarda bangır bangır bağırdılar: Nesin Vakfı’nda tecavüz! Anüste yırtık var! Üç kıza daha tecavüz edilmiş! Vakıf’ta bakire kalmamış!

Oysa hiçbir şey yok! Adli Tip raporları tertemiz. Ama gene de haber yapıldı ve hakkımızda dava açıldı!

Pes! Diyecek laf bulamıyorum.

Her şey doğru olsa bile, böylesine trajik bir olay böyle mi haber edilir? Toplumsal sorumluluktan vazgeçtim, hiç mi utanma arlanma yok?

Tutuklanan gençlerimiz cezaevinde işkenceden geçtiler, aşağılandılar, korkutuldular, ölüm ve tecavüz tehditleri aldılar. Biri tabanlarına basamaz ve çenesi kenetlendiğinden konuşamaz bir halde ve beş kuruş parasız gecenin bir yarısında sefil bir durumda Bayrampaşa sokaklarının karanlığına terk edildi. 17 yasında bir çocuktan bahsediyoruz! Bu çocuk bir hafta boyuncu kati yemek yiyemedi ve tuvalete gidemedi. İki gün kaldığı cezaevinden çıkıp 36 saat sonra Vakıf’a döndüğünde (önce annesine gitmiş) donuk gözlerle bakıyor ve iki kelimeyi zor yan yana getiriyordu.

İnanıyorum demesine karsın, “seni Allahsız!” diye dövmüşler. Önce jandarmalar, sonra gardiyanlar, daha sonra da mahkûmlar. Aslında dövmek istedikleri Aziz Nesin ve düşünceleri elbet.

Çocuk yurdunda çocukları döven anneye olduğu gibi, düşmanını karıştırıp çocuklarımı döven bu cahillere de acıyorum.

Cahiller neyse de, okumuş yazmışların düşmanını karıştırmaya hakkı yoktur. (Öyle değil mi piyasa gazetelerinin ve TV kanallarının sayın haber müdürleri?)

Çocuklarımız iki günlük cezaevi ziyareti boyunca yaşadıklarını kaleme alıyorlar. İnanın bana, pek kolay olmuyor yazmaları. Bitirdiklerinde kamuoyuna sunacağım.

İşkenceyi şikâyet etmek amacıyla aldığımız adli tip raporları, “o kadar da önemli bir şey yok” gibilerinden bir şey soyluyor. Oysa taban, avuç ve sırtlarındaki dayak izlerini ben gözlerimle gördüm. Birinin dosyası takipsizlik aldı, itiraz ettik, sonucu bekliyoruz. Diğerinin şikâyeti halen soruşturuluyor.
Bilen söylesin: Türkiye’de tecavüz suçlamasıyla tutuklanan kaç kişi iki gün sonra salıverilmiştir? En küçük bir emare ya da delil olsaydı, sonuç böyle mi olurdu?

Biri işkence diğeri tecavüz iki rapor var. İkisi de ayni şeyi soyluyor: Iskence/tecavuz olmamıştır. Birine dava açılmıyor, diğerine açılıyor. Bu da Aziz Nesinlik değilse ne Aziz Nesinliktir?

Suçsuz çocuklarımı ihbar etmedim suçlamasıyla mahkemeye verildim.
1,5 yıl hapsim isteniyormuş. Sanki umrumdaydı! Temsil ettiğim ruha dokunamazlar ki...

Üstelik çocuk baktım diye hapse atacaklarsa, 1,5 yıl ne ki! 150 yıl atsalar ıslah olmam!

Sözlerim öncelikle bize düşman olmaması gereken ama beni çok şaşırtan basına ve medyaya (onlar bilirler kim olduklarını): Çocuk bakan kurumlara saldırmayın, onlara sahip çıkın ve destekleyin.

Dostlar: Toplumun Nesin Vakfı’na ihtiyacı olduğu surece dimdik ayaktayız ve bu vakfı yaşatacağız, ama insanlık ölürse bize yer kalmaz ki! İlla ki insanlığı kurtarmak gerekiyor!

Ali Nesin

26 Şubat 2007 Pazartesi

Mavileşen yakalar-2: İş zamanı


kerem özkurt

Benim sınıfımdan yaklaşık 80 kişi mezun oldu. Bunlardan devletin herhangi bir kademesinde çalışmaya başlayan benim bildiğim iki kişi var. Kalanların birçoğu özel sektörde iş buldu. Bir kısmı da benim gibi yüksek lisansa devam etti. Bunu babama ilk söylediğimde, ne yapacaklar özel sektörde devlete girselerdi ya demişti. Devletin “devlet baba” olduğu yıllar, babamın bir devlet bankasına memur olarak girdiği yıllarda kaldı sanırım. O yüzden babamın sözlerini sadece bir kuşak farkından ibaret saymıştım.

Özel sektörün inanılmaz bir cazibesi vardı. 1980’ler 1990’lar boyunca biz bu cazibenin altında büyüdük. Teoriye göre gelişen her ülkenin deneyimleyeceği gibi Türkiye’de de hizmet sektörü gittikçe şişkinleşiyordu. Buna post-industrialism’in teknoloji yoğun üretim şekli de katılınca, orta sınıfın kendi halinde üyeleri olarak bize düşen, uslu uslu okullarımızda okuyup, zamanı geldiğinde hak etiğimiz makama oturmak olacaktı. Mekânımız şehir, işimiz bol gelirli, yaşamımız vasatın üstü ve modern olacaktı. Çünkü okumuştuk. Çünkü daha iyisini hak ediyorduk.

Ben gerçeğin yüzümde şakladığını bizden bir sene erken mezun olan bir arkadaşımın kurumsal olduğunu zannettiğimiz bir firmada, satış pozisyonunda işe girdiğinde anladım. O neşeli adamın gözleri artık gülmekten değil de yorgunluktan kısılmaya başlayınca anladım. Haftada en az üç gece, eve geç gelip, geldiğinde yorgunluktan oturduğu yerde uyuya kalmasından anladım. Tam bir ay her gün, hiç tatil yapmadan, işe gitmesinden anladım. Yaptığı işin, dört yıllık yüksek tahsil olmadan da rahatlıkla yapılabileceğini gördüğümde anladım. Çalıştığı yerdeki en iyi tahsile sahip olmasına rağmen diğer satıcılarla aynı muameleyi görmesinden, işi kapıp en iyi satış rakamlarını yapmasına rağmen şirketini memnun edememesinden ve tabi şirketi tarafından memnun edilmememsinden anladım.

O arkadaşım hep bir uç örnek olarak kaldı benim için ama diğer arkadaşlarım da hep benzer şikâyetlerle geldiler. Özel sektör bir iş esnekliğine sahipti ama bu esneklik sadece işveren tarafından kullanılabiliyordu. Hafta içi fazla mesailer, eve iş getirmeler ve hafta sonu çalışmalar demekti iş esnekliği. Bunların pek çoğu da ücretlendirilmiyordu. İş/özel hayat ayrımı git gide muğlâklaşıyordu. Öyle ki, tatiller bile şirket tarafından belirlenmeye başlanmıştı; belirli haftalarda zorla izin kullandırılıyordu çalışanlara, ileriki izinleri engellemek amacıyla. İş dışındaki saatlerde bile telefonla aranıp (belki de cep telefonlarının ilk kullanım alanı budur) çalışmak zorunda kalabiliyorlardı.

İşi sahiplenmesi bekleniyordu çalışandan. Bu durumda dükkân sahibi bir esnafa dönüşüyordu çalışan. Dükkândan sorumlu; kârından sorumlu, işleyişinden, imajından sorumlu. Bir dükkân sahibi gibi. Akşam istediği saatte kapatan, çalıştığı kadar para kazanacağını düşünen, bu sebeple gece yarısı müşteri telefonla aradığında bile pijamasıyla inip dükkânı açabilecek; ertesi gün mal gecikirse diye uykusu kaçan bir dükkân sahibi. Tek fark, dükkânın kazancından faydalanamaması. Diğer bir deyişle sıkıntıda ortak -hatta çoğu zaman sıkıntının bizzat sahibi- ama kazançta alelade bir çalışan.

İlk sanayileşme dönemlerinde İngiltere’de büyük saatler konmuştu meydanlara, işçilerin işe geç kalmamasını sağlamak için. Devasa fabrikalarda işin ne zaman başlayıp ne zaman bittiğini göstermek için. Bu hayatın 24’e ayrılmış zamanlara göre düzenlenmesinin ilk şekliydi. İşçilerin ne kadar çalışacaklarını ne kadar serbest zaman kullanacaklarını belirlemenin işverence keşfedilmiş bir yolu.

200 sene sonra, bu sefer, çalışmanın ne zaman başlayıp ne zaman bittiğini kestiremediğimiz bir iş tanımı koyuyor önümüze işveren. İroni dediğimiz şey bundan fazlası değil.

7 Ocak 2007 Pazar

Mavileşen yakalar-1: Tercih


kerem özkurt

Üniversiteyi bitireli henüz bir sene oldu. Birçok arkadaşım, mezuniyetten en geç üç ay sonra iş bulabildi -ki işe alım koşullarının giderek zorlaştığı ve kalifiye elemana çoktan doymuş bir özel sektör dikkate alındığında bu büyük bir başarı sayılır-. İlk işine girmenin heyecanı, kazanılan ilk para, bir büyük gibi giyinmenin, davranmanın ve itibar görmenin verdiği mutluluğun giderek eridiğini hissediyorum gün geçtikçe; arkadaşlarım daha yakınır oldular sanki hallerinden. Birçok insanın onların yerinde olmak istediği bir ortamda; ilk bakışta bu yakınmalar, bir tatminsizlik ya da kapris gibi algılanabilir. Ancak bu yakınmalar bana daha geniş bir çerçevede tartışılmalı gibi geliyor. Bu yüzden burada onların anlattıklarından ilhamla kafamı kurcalayanları bir şekle sokmak için bir iki iddiasız yazı yazmaya karar verdim.

Bir üniversite öğrencisinin gözünde özel sektörde çalışmak, birden fazla şey ifade eder. Öncelikle maddi açıdan doyurucudur. Yüksek maaşın yanında yemek fişleri, kapıdan alıp kapıya bırakan servisler, şirket içi aktiviteler, primler, ödüller; hepsi daha iyi bir yaşamın anahtarı gibi durur. Manevi açıdan da doyurucudur; çünkü yaratıcılığına şans tanır. Farklılığını gösterebilmeni destekler. İşler pratik şekilde halledilir; resmiyete boğulmadan. Hareketlidir. İş saatleri esnektir. Çalışma ortamı rahattır. En önemlisi belki de, özel sektör değerini bilir ve performansına göre muamele eder sana.

Özel sektörde çalışmak, kendi neslim için konuşayım, çoğumuzun anne-babasının çalışma şartlarından fazlasını istemek manasına da geliyordu; bir nevi onları aşmak. Daha üniversiteye girmeden hayranlıkla izlediğimiz ağabey, ablalarımızın; o hem kariyer sahibi hem eğlencesinden geri kalmayan; hep genç, hep dinamik, yaşam şeklini (babalarımızın aksine ve sanki onların tutuğu yolu yanlışlarcasına) simgeliyordu. Ebeveynlerimizin ev temizliğinden yemek yapmaya, bürodaki çalışmasından ev bütçesine kadar her işi “usulüne” göre halledilmesi gerektiğine inanan yaşam şeklinden çok başkaydı bu. Modern olmakla alakalıydı. Yeni bir şeydi; bizim neslimize ait bir şeydi. İşlerin artık babalarımızın annelerimizin zamanındaki gibi yürümediği, daha özgür, daha rahat, daha kendimiz gibi yaşadığımız günümüzün hayat şekliydi. Biz kendimizi bu ortam için donatıyorduk ve iyi hazırlandığımızdan öyle emindik ki, tüm bunların kendiliğinden ayağımıza geleceğini sanmıştık. Kazın ayağının hiç de öyle olmadığını anlamak biraz vaktimizi aldı.

Neleri anladık? Öncelikle iş bize gelmiyordu; biz işin kapısında bekliyorduk, görüşme günü için özel olarak eksikliklerini arkadaşlardan tamamladığımız elbiselerimizle. Sonra bir kalemde siliniyordu o güne kadar yaptıklarımız, basit bir eleman oluveriyorduk potansiyel işverenimizin gözünde. Gittikçe daha çok şey isteniyordu. Stajlar, sertifika programları, kurslar, uzmanlaşma, deneyim, ikinci dil… Liderliğimizi kanıtladığımız, sorun çözmeye örnek gösterdiğimiz, geçmişimizin masum anılarını birer başarı hikâyesine dönüştürdüğümüz özgeçmişler... Biz de daha çok çabalıyorduk olunmak istenen eleman için.

Bize sıra geldiğinde özel sektör çoktan alışmıştı kapısında bekleyenlere. İşsizlik artıyordu ve şirketler bundan olabildiğine faydalanıyordu. Seçim için koydukları kriterler ise çoğu zaman işe aldıklarında nadiren, belki de hiç kullanılmayacak özelliklerdi. Sadece seçmek içindi. Hatta bazen dışarıya karşı en alt düzeyde bile çalıştırdıkları elemanın ne kadar kaliteli olduğunu göstermek içindi. Ağzımıza bir parmak bal çalınıp ciddi bir biçimde sömürüleceğimiz bir ortamın kucağına doğru atıldığımızın farkında değildik sanırım. Çünkü ne sıkışık vaziyetimiz iş beğenme keyfiyetini veriyordu, ne ülkenin ekonomik durumu müsaitti (sanki sömürmek için bir bahaneymiş gibi), ne de biz -sömürülmeyi sadece mavi yakalılara atfettiğimizden- bu terimi kendimize yakıştırabiliyorduk.

Ama şimdi… Yakanın rengi değişiyor sanki.

17 Kasım 2006 Cuma

“Pasosu olan herkes için sendika”


Normal şartlarda, hazırladığım haber veya söyleşileri GünlükHayat'ta yayımlamak gibi bir âdetim yoktur. Ancak bu sefer durum farklı.
Memlekette bir öğrenci sendikası kuruluyor. Bunu ne kadar çok insan bilirse o kadar iyi! O yüzden buyurun Bilgi Genç Haber Ajansı'nın bu keyifli söyleşisine. İlk kez GH'de!

Mustafa Kuleli / BGHA

Geçtiğimiz hafta, Anadolu Ajansı’nın geçtiği bir haberle, Türkiye’nin ilk öğrenci sendikasının kurulacağını öğrendik. “Öğrenci sendikası” terimi, ilk anda biraz yadırgandıysa da, asıl merak edilen böyle bir sendikanın ne yapacağı, nasıl işleyeceği ve ne zaman kurulacağıydı.
Kısa haberlerle geçiştirilen bu önemli gelişmenin detaylarını öğrenmek üzere DİSK Basın-Yayın ve Halkla İlişkiler Dairesi Müdürü Fahrettin Erdoğan ile görüştük.

Neden bir öğrenci sendikası kurma kararı aldınız? Varolan örgütler görevlerini yapamıyor mu?
Her şeyden önce sendikanın işlevi farklı. Üniversite çağında olan 15 milyon gencin 1 milyon 200 bin’i üniversitede okuyor. Bu 1 milyon 200 bin’lik kitleye de şu anki öğrenci hareketleri ulaşabilmiş değil. Soluyla sağıyla bütün örgütlenmiş öğrencileri toplasak bile, çok düşük bir yüzdeye denk düşer. Üniversite kapılarının yoksul ailelerin çocuklarına kapatılmak istendiği, üniversitede her şeyin paralı hale getirildiği bu dönemde, öğrenciler proletaryaya yakınlaşıyor, bizce. Bu örgütsüz sosyal boşluğu, sendikanın doldurması gerektiğini düşünüyoruz. Dernek falan değil. Sendika! Hükümet’in karşısına dikilecek, hakkını arayacak ve bunu yazılı hale getirecek, belgelere geçirecek. Bu yüzden sendika.

Bunun kanunlarda yeri var mı?
Anayasa’da örgütlenme özgürlüğü var, kâğıt üzerinde de olsa. Altına imza attığımız uluslararası sözleşmelerde de bunun yeri var.

O halde GENÇ-SEN’in amacı yaygın olarak örgütlenip, gerektiğinde hükümetle masaya oturabilecek bir güç olmak…
Evet, kesinlikle hükümetlerin karşısına çıkacağız.

“İşçileri örgütlediniz de, bir öğrenciler mi eksik kaldı.” Şeklinde özetleyebileceğimiz bir eleştiri var size yönelik…
Güçlü sendikalar demokrasinin gereklerindendir. Sendika ve kitle örgütleriniz ne kadar güçlüyse, toplumsal yapınız da o kadar iyi demektir. Ama Türkiye’de sendikaların önünde çok büyük engeller var. Sistem, örgütlü bir güç istemiyor karşısında. Tüm güç toplumu örgütsüzleştirmek için kullanılıyor.

Peki, GENÇ-Sen nasıl bir sendika olacak?
Her şeyden önce demokratik bir sendika olacak. Aşağıdan yukarıya örgütlenmiş bir sendika olacak. DİSK şu anda bunun kuruluş çalışmalarını yürütüyor, öğrenci arkadaşlarla beraber. Kuruluş aşamasından sonra tamamen bağımsız bir sendika olacak. Hatta kongre kararıyla DİSK’ten ayrılabilirler bile.

Önünüzde bir yol haritası var mı?
Şu anda işin başındayız. En başta öğrencilerle görüştük. Nabız yoklama turları attık. Bu turları tamamlamış değiliz. Bunun yanında üniversitelerde geniş katılımlı toplantılar düzenlenecek. Aralık'ta da bir forum organize etmeyi planlıyoruz. Bu forumda Türkiye’nin her yerinden öğrenciler, kendi elleriyle sendikalarını şekillendirecekler.

Sendika’nın kuruluş aşamasında ne gibi zorluklarla karşılaşmayı bekliyorsunuz? Bunları nasıl aşmayı planlıyorsunuz?
Haklarını alamadıkları ve 12 Eylül’den beri özel bir baskıya maruz kaldıkları halde, öğrenciler örgütsüz ve dağınık durumda. Dolayısıyla biz doğru damarı yakaladığımızda, sadece ‘solcu’ öğrencileri değil en geniş öğrenci kitlesini kucaklayacak damarı yakaladığınızda pek çok zorluğu aşacağımızı düşünüyoruz. İki türlü zorluk var önümüzde. Biri Türkiye’de ilk olmasından kaynaklı “Öğrenci sendikası mı olurmuş.” görüşü. İkincisi de hem geleneksel sol yapılardan hem de 12 Eylül’ün üniversiteler üzerinde estirdiği terörden kaynaklanan örgütlenme korkusu.

Bildiğim kadarıyla yurtdışındaki örnekleri incelediniz ve Türkiye için özgün bir model geliştirdiğinizi düşünüyorsunuz. Dünyadaki öğrenci sendikaları nasıl işliyor? GENÇ-SEN’in onlardan farkı ne olacak?
Fransa, Yunanistan, Şili gibi örnekler var önümüzde. Bunlar, demokratik hak ve özgürlükleri uzun mücadelelerle elde etmiş ülkeler. Türkiye’de uzun soluklu mücadeleyle hak arama geleneği yok. Bizdeki sol hareket büyük ölçüde dışarıya göre şekillenmiş. Bir takım ülkeler şablon olarak alınmış. Biz bu sendikayı Avrupa’dakilerin bir kopyası olarak ele almıyoruz. Biz kendi deneyimimizi yaşayacağız ve karşımıza çıkan şeylerle hesaplaşacağız. Kendimize özgü sorunlarla başa çıkmaya çalışacağız. Özgünlüğümüz de zaten burada.

O zaman biraz da bu sorunlardan bahsedelim. GENÇ-SEN hangi alanlarda mücadele yürütecek?
Üniversiteye giriş, özelleştirme, burslar, barınma, beslenme, ulaşım, özel hayata müdahale, kameralar, notlama sistemleri, işsizlik, ayrımcılık ve şiddet gibi pek çok konuda çalışmamız olacak. Bunun yanında akademik mücadele de çok önemli. Şu anda üniversiteler piyasa koşullarına teslim olmuş durumda. Şirketlerin istemlerine göre şekilleniyor üniversite. Bunlara karşı mücadele vermeden üniversitenin özerk, demokratik ve akademik olması imkânsız.

Mücadele yürüteceğiniz alanlar arasında başörtüsü / türban sorunu da olacak mı?
Öğrencilerin tüm sorunları, bizim de sorunumuz elbette. Kamusal alanda hizmet alan, hizmet veren ayrımı çok önemli. Üniversite öğrencileri hizmet alan konumundadır. Dolayısıyla bu arkadaşların da kılık-kıyafetine müdahale edilmemelidir.

Peki, bu söyleşiyi okuyan ve sürece dâhil olmak isteyen öğrenciler ne yapabilirler?
Şişli’deki DİSK Genel Merkezi’nde bir gençlik bürosu oluşturduk. Bu büroda kuruluş faaliyetleri sürecek. Herkes DİSK’i arayabilir, gençlik bürosundaki arkadaşlarla görüşebilir, öneri, görüş belirtebilir. İnternet sitemiz de (www.gencsen.org) yayına geçti, oradan da bize ulaşabilirler. Katılımcı bir süreç bu. Tüm üniversitelerde toplantılar düzenlenmeli ve bu toplantıların çıktıları bizimle paylaşılmalı ki, öğrencilerin ihtiyacını tam olarak karşılayacak bir sendika kurulsun.


Öğrenciler ne düşünüyor?

Öncül Kırlangıç
Mimar Sinan G.S.Ü. – Mimarlık
Öğrenci muhalefeti en kötü dönemini yaşıyor. Herkes bunun farkında. Öğrenciler olarak, kendi yaşam alanlarımıza dair hiçbir söz söyleyemez durumdayız. Yeni, kitlesel bir çıkışa ihtiyacımız var. Fransa’da, Yunanistan’da başarılabiliyorsa, biz burada niye yapamayalım ki. Pasosu olan herkesi bu mücadeleye katarak, birlikte hakkımızı arayabiliriz. Gücümüzün farkına varabiliriz.

Kıvanç Eliaçık
9 Eylül Üni. – Sinema TV (Yüksek Lisans)
Güçlü bir öğrenci sendikası, yemekhane fiyatlarını düşürebilir, ulaşımda öğrenciye %50 indirim sağlayabilir, kredi affı çıkartabilir, ders araç-gereçleri ücretsiz dağıtılmasını talep edebilir. Bunların dışında, müfredatın belirlenmesinde, rektörün, dekanın seçilmesinde, okulların yönetilmesinde de sendika söz sahibi olabilir.

Cihat Demirtaş
Anadolu Üni. – Kamu Yönetimi
Üniversitelerdeki gençlik grupları dağınık halde. Taleplerimiz somut ve meşru olmasına rağmen, kamuoyuna bu şekilde yansıtamıyoruz. Bu yüzden sendikanın, taleplerimizi resmi ve meşru bir zeminde dile getirmesi açısından önemli olduğunu düşünüyorum.

Yasin Özdemir
İstanbul Bilgi Üni. – Tarih
Öğrenci sendikası denildiğinde, yakın geçmişimizin de etkisiyle, ilk akla gelen şey politik bir yapı. Ben sendikanın siyasetler üstü olmasını, öğrenci yaşamının pratik sorunlarıyla alakalı bir yapı olmasını ümit ediyorum. Böyle bir sendika başarılı olabilir. Herhangi bir grubun ya da otoritenin politik güdümünde bir yapı arzu etmem.

Yeşim Doğanay
İstanbul Üni. – Sosyoloji
Liselere ve üniversitelere baktığımızda neo-liberal saldırıların arttığını görüyoruz. Buna karşı, kendi haklarımızı savunabileceğimiz kitlesel bir öğrenci örgütüne ihtiyacımız var. Bunun da yolu öğrenci sendikasından geçiyor.