14 Kasım 2007 Çarşamba

Doğu Almanya'da bir şehir merkezinden


Tam ZAMAN’lık – Abdullah Uysal

Evvela cümleten selamlar,
bu fotoya verebileceğim, katabileceğim ve sokabileceğim cümleler ya da cümlemsi gibi duran duygusal tepkimeler şöyledir:

1- Oralarda bir yerde -Mustafa'nın göremediği- her iki sokak için "sola dönmek yassahtır!" levhası vardır. Böylelikle kolektif bilinçaltına ve üstüne sola dönülmemesi gerektiği hatta soldan dönülmesi gerektiği ve bunun sonucunda karşıdaki WcDonald's a varılabileceği mesajı adaleye zerk edilmektedir.

2- Marx ve Rosa'nın mülkiyetlerinde sokakları olduğu ve hatta Marx'ın kiracılarından birinin WcDonald's olduğu ortadadır. Bu konuda Marx'ı özeleştiriye çağırmaktan başka çare yoktur. Hatta Rosa ve Marx'ın yollarının ayrıldığı, bunun sebebinin de ikisin de ortak kullandığı direk olabilme olasılığı kuvvetle muhtemeldir.

3- Uzun yıllardır Avrupa'da dolaş(a)mayan hayalet acaba sadece bu iki sokakta mı dolaşıyor? Acıkınca yemeğini nerede yiyor peki?

4- Zaman Gazetesi’ne haber versin biri. Tam onların reklamlarına uygun bir foto. Hani yazmışlar ya; "Karşıt görüşler çatışır ... diye bilirdik. Meğer aynı köşeyi paylaşabiliyorlarmış." ahanda tam böyle bir şey. Hatta yüz yüze bile bakabiliyorlarmış değil mi sevgili Zaman.
"aman liberalim canım liberalim" bu şarkı benden tüm ZAMANlara gelsin...


Anlık küfürler, anlık kazançlar - Tuğba Maran


İlk göze çarpan yerdeki BUS(H) yazısı; zira halkın otobüsle eze eze geçmesi amacıyla, "altyapı" ve "üstyapı" konularında becerikli ve müstehzi bir üstadın elinden çıktığı anlaşıyor.

Diğer dikkat çeken şey ise Mc.Donald's önünde atmaca gibi konuşlanmış, (kırmızı olduğu dikkatli okurun hissi kabl el vuku'sundan kaçmayacak) ışığın yeşile dönmesini bekleyen araçlar. O sırada, ya yine yetişemedikleri "çok ivedi ama" işin hıncını ışıktan çıkarmaktalar, anlık küfürlere ve anlık kazançlara biat etmekteler ya da neden otobüse binen insanların Karl Marx ve Rosa Luxemburg'la muhatap olurken, arabadakilerin hep aynı "McDonalds"ı "pass by" ettiklerini "düşünuyorlarcaklarken düşüneyazdıyazacaklarken" işte yeşil yanıyor.

Hayat devam ediyor.

Ezik kalın.

Foto-Yorum #2
Fotoğraf: Mustafa Kuleli
Frankfurt (O) / Almanya

29 Ekim 2007 Pazartesi

Yuvarlağın köşeleri ve Abdüllatif Şener


kerem özkurt

Cuma günü eski devlet bakanı yeni akademisyen Abdüllatif Şener, “Küresel Rekabet” başlıklı bir konuşma yapmak için Boğaziçi Üniversitesi’ndeydi. AKP’nin içinde muhalif bir duruşu olan, yeni hükümette kendi rızası ile yer almak istemeyen Şener’in ne diyeceğini merak ederek birkaç arkadaş dinlemeye gittik. Neden bilmiyorum, muhalif bir şeyler söyleyeceğini sanıyorduk; AKP politikalarını eleştireceğini, en azından özeleştiri yapacağını düşünüyorduk; o değil miydi görüp ahkâm-ı asrı münharif sıdk u selametten, çekil[en] izzet ü ikbal ile bab-ı hükûmetten?

Ama öyle değilmiş. O gün bize yaklaşık bir saat boyunca anlattığı özet olarak şuydu: Dünya inanılmaz bir hızla küreselleşiyor, bunun önüne geçilemez. Bu yüzden küreselleşmenin dışlında kalmak diye bir şey mümkün değildir. Şayet akıllı davranırsak bundan yararlanabiliriz ve mümkün olduğunca yararlanmalıyız zaten; çok çalışarak, rekabet ederek. Sadece birbirimiz ile değil, tüm dünya ile. Şener Hoca’nın çizdiği tabloda hepimiz küreselleşmenin akan çeşmesinden doldurabildiğimiz kadar doldurmalıyız. Çünkü dünyanın yeni düzeni artık bu.

Şener Hoca analizine “İster beğenelim ister beğenmeyelim neden küreselleşmeye katılmalıyız?” sorusuna cevaben, içinde bulunduğumuz bağlamı tarif ederek başladı. Sonra küreselleşmeyi anlattı. Rekabet edersek, kozlarımızı iyi oynarsak katılabileceğimiz, faydalanabileceğimiz, kazançlı çıkabileceğimiz küreselleşmeyi. Bu arada küreselleşmenin adaletsizliğinden bahsetmedi mi? Elbette değindi ama hemen ardından sömürgeleşeme söylemini eleştirmekten de geri durmadı. Küreselleşmenin bizimki gibi ülkeleri sömürdüğüne dair yaklaşım doğruluk payı taşıyordu ama Şener hocaya göre çözüm üretmiyordu; küreselleşmede bizimki gibi ülkelerin kaçınılmaz kaderi sömürülmektir demek ona göre küreselleşme ile nasıl başa çıkacağımız sorusunu yanıtsız bırakıyordu.

Determinizmi ilk eleştiren Şener değil; ama konuşurken atladığı (bilerek veya bilmeyerek) çok daha açık bir nokta var ki, bu doğrudan Şener Hoca ve ekibinin niyetiyle alakalı:

Küreselleşmeye niçin katılmak istiyoruz? Şener Hoca için cevap basit, başka türlü ayakta duramayacağımız için. Küreselleşmenin dışında kalınamayacağının o salondaki herkes üç aşağı beş yukarı farkındaydı. Kaçılamıyor burası açık; ama neden küreselleşmenin magmasına doğru ilerlemek istiyoruz; sorun burada.

Küresel ekonomi, adı itibariyle yanlış bir metafor kurmamıza neden olur. Küresel ekonomi küresel değildir. Yani içindeki her noktanın merkeze eşit uzaklıkta olduğu, herkesi eşit şartlarda yarıştığı bir düzen değildir. O çok övülen kısmı, “dünyanın öbür ucunda üretilen bir bilgiye ulaşabilme” bile çeşitli kriterlere bağlanmıştır ve ulaşımı zannedildiği gibi herkese açık değildir. Küresel ekonomide her zaman birileri daha avantajlı olacaktır; bu kaçınılmaz; çünkü sistemin işleyişi buna bağlıdır. George Orwell’ın domuzlarının, duvarın üzerine yazılmış tek maddelik anayasaya, “herkes eşittir” cümlesine, yönetime geldikten sonra ekledikleri gibi: “ ama bazıları daha fazla eşittir.”

Küreselleşme için “köşeli yuvarlak” metaforu daha uygun gibime geliyor. Bazı ülkeler köşededir ve merkeze diğerlerinin olduğundan daha uzaktır. Mazlum edebiyatı yapmak istemiyorum, hiç de hazzetmemişimdir, ama madem bir bağlam kurulacak ve kendimizi bu bağlamda bir yere koyacağız doğru hareket edebilmek için, bağlamı doğru kuralım yerimizi tam olarak tespit edelim: Biz bu yuvarlağın köşesindeyiz.

Peki, sırf uzağındayız diye küreselleşme sürecinin dışına mı çıkmamız lazım. Elbette ki hayır, hatırlayın kaçış yoktu ya küreselleşmeden. Şener Hoca’ya göre var gücümüzle merkezine doğru kulaç atmalıyız, kürenin merkezine. Küresel ekonomiden en fazla fayda gören ülkelerin, ABD’nin Almanya’nın, Japonya’nın yanına. Peki ama ne için? Ülkemizi zenginleştirmek ve kalkınmak için. Abdüllatif Şener’in evvelden bakanlık yaptığı hükümet bunun için ciddi adımlar attı ve küreselleşen ekonominin Türkiye’de kurumsallaşması için yoğun çaba harcadı. Ülkenin büyüme hızını arttırdı, GSMH’yı yükseltti ve ismini bile bilmediğimiz nice istatistiksel değeri yükseltti. Ya sosyal güvence? Ya Fakirlik? Ya insanca yaşama hakkı? Şener hocanın yüzmemizi istediği yerde duran ülkelerin insanları ne durumda? Ne tür bir yere doğru yuvarlanıyoruz ve niye tutunamıyoruz bir yere?

Benim anlamadığım bu işte. Derdim küreselleşme değil; ona karşı olmuşsun, olmamışsın fark etmez, o kendi yolunu bulup ilerleyecektir. Ama biz niye onu almaya bu kadar hevesli bu kadar lütufkârız. Bu hengâmenin ezdiği onca insan var benim ülkemde, yaşamak için her gün yeni yollar bulmaya çalışan, sadece yaşayan, sonra ne olduğunu anlayamadan ölen. Küreselleşmenin umursamadığı insanlar; yoksullar. Şener Hoca’nın arkasına takılıp bu deryaya atlayan “girişimci”nin bile hali ne olacak belli değil. Köşeden merkeze yüzmek (eğer ki niyetiniz ve amacınız her şeye rağmen bu ise) ne acılar çektirecek insanlara? Ve kim hesabını verecek, sırf dolar yükseldi diye işyerini kapamak zorunda kalan “girişimci” masasının çekmecesinden silahını (ne tuhaftır ki onu yasal yollardan, tam da arkasından yürüdüğü politikacıların selefleri tarafından çıkarılmış bir yasayla alabilmiştir) şakağına dayadığında?

Bu işaretin anlamı ne olabilir?


Malum Almanya'dayım ya, ille her gün başıma ilginç bir şey gelecek! Geçen yolda yürüyorum, yandaki trafik işaretini gördüm. Doğrusu trafik işaretinden ziyade bir resme benzettim ben. İyisi mi dedim, bizim GH yazarlarına sorayım, onlar hele bir tahmin yürütsün de neşemizi bulalım. Bakalım ne demiş dostlar? (MK)


Hayat ne güzel - Duygu Kocabaylıoğlu

"Hepimizin mutlu bir hayatı vaar, laylay la looom! Çocuğumla ben süper ‘suburbian’ evimizin önünde huzurla futbol antrenmanı yapıyoruz, dokanmayın. "Okul önü levhası da olabilir: "Ey sürücü, sürüp geçeceğin bu yolda çocuklar top koşturmaktadır, ayağının altındaki gaza dikkat et!"


Film şeridi - Tuğba Maran

Bu sistemin ben diyeyim dürüstlüğüne, siz deyin “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”ciliğine işaret eden, hasretle beklenen tabela. Artık onu uyar bunu söyle, aman diyeyim buradan geçme, şuradan sadece böyle arabalar geçer, ayı çıkar, taş düşer falan fistan bunlar eskide kaldı. Hızla azalan safdillikten kurtuluşun nişanesi adeta!

Özetle, "Bak annem sana burada bir şey olursa (malum karşıdan karşıya geçmektesin) ömrünün son 30 saniyelik filmi böyle bir şey olur. Ev dedin, araba dedin aldın krediyi, 'at avrat silah' (jip güç hatun da olabilir) dedin, çocuk dedin, erkek evlat dedin, top koştursun dedin hepsi oldu. Budur görüp göreceğin. ‘Action movie’ beklemiyordun değil mi avanak vatandaşım?"


Buraya ev dikmek yasaktır - Kerem Özkurt

"Evinin önündeki yolda top oynayan çocuğun kaçan topunu almaya çalışma, araba çarpar."

Veya:"Dikkat! Evinin önünde top oynayan çocuğun kaçan topunu almak için yola atlayanlar olabilir, yavaş sürün.”

Çocuk için:"Evinin önünde oynarken eline topuna sahip ol, yola kaçırma, kaçarsa arkasından koşma, koşanlara engel ol, onları yoldan araba geçebilir diye uyar, boş yere kazaya sebebiyet verme."

Biraz abartalım:"Çocukların yola top kaçırabilecekleri, bundan ötürü kazaya sebebiyet verebilecekleri yerlere lütfen ev inşa etmeyiniz."


Edip Akbayram'dan geliyor - Mithat Fabian Sözmen

Tabelanın bende yarattığı his “şoför dikkatli git burada çocuklarımız top tepiyor” gibi birşey. Bu yüzden soruya Edip Akbayram'ın Garip adlı şarkısıyla yanıt vereceğim:

hızlı hızlı giden yolcu
bu yolda sübyan beckenbauerler var
bak önüne libero, stoper, kaleci
bu yolda sübyan gerd müllerler var
fussbaall, fussbaalll, fussbaaall

asfalta boyanmış yeşil otları
her daim göz hapsinde oyunları
şoför kendin’ michael schumacher sanma
buralar sübyan toni schumacherlerin yolları
fussbaall, fussbaall, fussbaall,

şüvey şüvey gidesin bu yollarda
sübyan matthaeusları korkutma
ne gezersin bu ovada
bu yolda sübyan klinsmannlar var
fussbaall, fussbaaall, fussbaaall

Çeki-Yorum #1
Fotoğraf: Mustafa Kuleli
Frankfurt (O) / Almanya

24 Ekim 2007 Çarşamba

Sosyalizm gidince geriye ne kalır?


Mustafa Kuleli
(Doğu Almanya günlüğü-2)

Bilim-kurgu yazarı Arthur Charles Clarke, 1951’de yayımlanan “Prelude to Space” romanında, "eskiden dünyanın yörüngesinde sadece bir tek ay vardı" diyordu. Bunun üzerinden yalnızca altı sene geçtikten sonra, 4 Ekim 1957’de, Sovyetler dünyanın yörüngesine gümüşî renkte gerçek bir uydu gönderdi. Sputnik-1 insanlığın ilk uydusu idi. Geceleri çıplak gözle de görülebilen ve gökyüzünde belirgin bir iz bırakan bu uydunun yolladığı sinyaller, amatör radyocular tarafından da dinlenilebiliyordu. Bundan tam elli sene önce gökyüzünde insan yapımı bir yıldız parlıyor ve o yıldız insanlığa, geleceğe olan umudu taze tutuyordu.

Wolfgang Becker’in “Good Bye Lenin” filmini izleyenler hatırlar, o dönemde yetişen çocukların hayali kozmonot olmak idi. Hayalleri olan o çocuklara, duvar yıkıldıktan sonra “Siz hayal gördünüz!” denilerek muz, naylon çorap, ruj, porno film verildi ve çok iyi yetişmiş bir kuşak travma içinde kaybedildi. Fakat onlar aslında nispeten şanslıydı, çünkü onların arkasından gelenler, şimdi daha büyük bir bunalımı yaşıyor…

Neo-naziler neden Doğu Almanya’dan çıkıyor?

Bu soruyu sevgili gazeteci büyüğüm Niyazi Dalyancı sordu, bir önceki yazıma istinaden. Haklı da. Çünkü şu anda, Almanya’daki neo-nazi, ırkçı, milliyetçi parti ve örgütler doğuda görece güçlü. Bu olguyu açıklamak için yapılan araştırmalardan birinde iki sebep öne çıkmış: Demokratik Alman Cumhuriyeti’nin (DDR), ”yabancılara” kapalı olması ve Doğu'da yaşayanların, DDR’in benimsettiği stalinist-milliyetçi dünya görüşünün etkisinde kalması. (“The historical causes of xenophobia in the former East Germany”, Jan C Behrends, Dennis Kuck, Patrice G. Poutrus)

Bu çalışma genel olarak gerçeği yansıtmakla beraber, aslında haksız bir varsayımı da barındırıyor. Araştırmada “başarısı onaylı” kapitalizmin ırkçılık sorunu ile ilişkisine dair pek bir şey yok. Peki, DDR dönemini yaşamamış gençler nasıl oluyor da ‘ülke ile gurur duyma’yı aşılamış DDR rejiminden bu denli etkileniyor? Duvar yıkıldıktan sonra eğitim ve sağlık olanaklarından daha az yararlanan ve iyi bir gelecek tahayyülü ellerinden alınmış bu genç insanlar, sadece doğdukları toprakların sosyalist geçmişi nedeniyle mi bu haldeler?

Kozmonot olmaktan, kasiyer olmaya

Elbette ki gerçek bundan ibaret değil. Birleşme başarısının zafer sarhoşluğu geçip, Doğu Markı’ndan Batı Markı’na eşit kurdan çevrilen para ile alınabilecekler tükendiğinde, gerçek daha iyi görüldü. Doğu Almanya’nın fabrikaları ya Batı’lı sermaye grupları tarafından satın alınıp, büyük işten çıkarmalar yapılmış; ya da “bunlar verimsiz ve geri teknolojili, biz yenilerini kuracağız” denilerek kapatılmıştı. Gelgelelim, geçen zamanda yeni fabrikalar ve işyerleri kurulmadı, gençler için daha iyi sosyal olanaklar sağlanmadı. Bugün doğudaki gençler bundan daha iyisine layık olduklarını düşünüyor ve bu yüzden bir arayış içerisinde. Duvar yıkılana kadar hayatlarında hiç yabancı görmemiş bu insanlar, hâlihazırda iş imkânları zaten kısıtlıyken yabancı ‘rakipler’ istemiyor. Yani aslında mesele çok açık: Sermaye, emeği ucuzlatmak için işsizliği kullanıyor, işsizlikten muzdarip olanlar, yabancıları ülkeden göndererek, işsizliği ‘kendi lehlerine’ azaltmaya çalışıyor(!)

Bu arada faşist örgütlenmeler de boş durmuyor tabi. Sayısı 140'ı bulan ırkçı örgütler kurdukları kafe ve benzeri mekânlar ile gençleri yanlarına çekiyor, düzenledikleri konserler yoluyla ırkçı mesajlar veriyor.

Tam da bu noktada batının ırkçılık ile ilişkisine de bir bakmak gerekirdi ama yerimiz dar. O meseleye de başka bir yazıda değiniriz belki. Çünkü Hitler döneminin yüksek bürokratları, siyasetçileri, avukatları daha sonra Batı Almanya’da önemli mevkilere geldi. Çünkü Almanya’daki pek çok ırkçı organizasyonun merkezi batıda. Çünkü yabancı düşmanlığını kaşıyan, Almanya’nın batılı büyük medyası. Ama dedik ya, yerimiz dar. Belki başka zamana.


N: Bir önceki yazıda, Sol Parti.PDS’e pek çok gencin de oy verdiğini belirtmeyi unutmuşum. Bu önemli olguyu atladığım için tüm okurlardan özür diliyorum.

-Frankfurt/O-

22 Ekim 2007 Pazartesi

Referandum üzerine


kerem özkurt

Bu da bitti. Referandum sonuçlandı. Herkesin az çok tahmin ettiği bir sonuç oldu: Önceki referandumlara oranla katılımı düşük, sandıktan “evet” in çıktığı bir referandum. Ancak son iki haftada yaşanan acı olaylar tüm bu referandum heyecanını gölgeledi. Ne olup bittiğini anlayamadan sandık başında buldu birçok seçmen kendini. Alelacele oyunu kullanıp evlerine döndüler ve televizyonlarını açıp artık sadece birer rakamdan ibaret olan insanlara üzüldüler. Ekrandaki rakamların değişmemesi için dua ettiler. Bunun üzerine konuşmak gerek ama zamanı var. Biz şimdilik tüm bu üzüntülerin gölgede bıraktıklarına, gölgede olup bitmiş olana bakalım.

Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi çok öncelerde de konuşulan bir projeydi. AKP’nin somut bir iddiası olarak ortaya çıkması ise, çok uzun zaman değil, birkaç ay evvelki cumhurbaşkanlığı seçimlerine rastlıyor. Bir takım yapısal, görünüşte bürokratik ama üniversitede okuyan bir hukuk öğrencisinin bile sezebileceği, siyasi bir kararla Gül’ün seçilemeyişi tüm bu süreci başlattı. Anayasa mahkemesinin kararının açıklanmasının hemen ardından kurmaylarını toplayan AKP yönetimi çıkışta basitçe şu açıklamayı yaptı: Mademki iktidarımın ve iktidarımı barındıran meclisin meşruiyetini tanımıyorsunuz, buyurun halka gidelim. Çünkü adalet mülkün temeli olsa bile mülkün sahibi son tahlilde halktır. Biricik meşruiyet kaynağı.

Böylece yaz evvelinde ani ve bir o kadar fevri bir atılımla başlatılan bu sürece son nokta bugün konuldu. Türkiye bundan sonra cumhurbaşkanını bizzat seçecek. Ancak iki tarih arasında gelişen birçok olay bence tüm bu sürecin anlamını silip geriye sadece kuru bir inadın gerçekleştirilmesini bıraktı.

Bunun en güzel göstergesi hazırlanan anayasa taslağı. Yeni anayasa parlamentonun etkinliği ve yetkisini arttırırken cumhurbaşkanınınkileri buduyor. Diğer bir deyişle yürütmenin atanmış kısmı kısıtlanırken seçilmiş kısmı daha rahat hareket eder hale geliyor. Rejim açısından incelendiğinde parlamenter demokrasiye bir yöneliş (her ne kadar çoğulcu bir parlamento özelliği taşımasa da belki ileride olur ümidiyle vaatkâr); sevindirici. Ancak öte yana baktığımızda halk tarafından seçilmiş bir cumhurbaşkanı, başkanlık sistemine doğru bir evrilme. Peki hangisini beklemeli? Nasıl bir rejim beklemeliyiz? Daha da vahimi, yürütmenin, karşı karşıya gelmesi kuvvetle muhtemel bu iki seçilmişi arasında doğabilecek tartışmalarda meşruiyet sorunun nasıl çözeceğiz.

Eminim bunun hukuki ve tatmin edici bir açıklaması vardır. Yoksa memlekette onca hukukçu varken benim gibi bir cahile düşmez fikir yürütmek. Ben burada kendi küçük senaryomu yazmakla yetineyim o yüzden.

Cumhurbaşkanlığı krizinin AKP’ye getirdikleri malum. AKP’nin git gide kemikleşen oy desteğini göz ardı etmeden, bu olayın onların oylarına epey bir katkı yaptığı söylenebilir kabaca. AKP, haksızlığa uğramış, mazlum haliyle çıktığı meydanlardan tam destek alıp tekrar yoluna koyuldu. Ancak işler, tüm bu kriz öncesinde böyle değildi. AKP’nin oyları muhtemelen hala dişe dokunur bir seviyede idi ancak Kasım 2002’de yakalanan rakamın aşağısına düştüğü de bir gerçek. Yine muhtemelen yaklaşan seçimlerde bu oy AKP’yi tek başına iktidar en azından iktidar ortağı yapabilecekti. Belki ikinci daha kuvvetli bir ihtimal. İşte bu yüzden AKP yürütmenin bir kolunu kendi lehine tutmak istedi ve köşkte direndi. Bu işi mümkün olduğunca seçim sonrasına bırakmamaya çalıştı. Ancak tuhaf bir şekilde, hatta AKP yönetiminin bile ummadığı bir biçimde uğradıkları haksızlık kendilerine oy olarak geri döndü. Artık köşk sembolik bir anlamdan öteye geçmiyordu AKP için. İktidar garantilenmişti ve cumhurbaşkanlığını iktidara gelmenin belki de kefareti olarak geri isteyebilecekleri endişesi ile elindekini, parlamentoyu güçlendirmek istedi anayasa değişikliğiyle. Ama tüm bu sürecin sonuca ermesinde etkili rol üstlenen ekonomik ve politik aktörler beklenen kefareti istemediler. AKP de tüm plansızlığına, programsızlığına, seçim öncesi ile seçim sonrası hesaplarının birbirini tutmamasına aldırmayarak, sırf bir kere söz ağızdan çıktı diye, belki biraz da seçimlerde işini kolaylaştıran bir sürece vefa borcu nedeniyle, bir ekim pazarı sandıkları kurdurttu.

Biz de sol işaret parmaklarımızı boyattırıp geldik. Hepsi bu.