1 Mart 2008 Cumartesi

Türban tartışmasının ekonomisi


kerem özkurt

Türban temcit pilavı gibi. Farklı zamanlarda gündeme düşüyor, sonra aniden kayboluyor, sonra yeniden parlıyor. Bu gelip gitmeler bende türban konusunun kesintisiz devam etmediği hissini uyandırıyor. Sanki belli başlı iki grup arasında on yıllardır devam eden bir tartışma değil de; farklı zamanlarda, o dönemin bağlamına uygun olarak, farklı grupların karşı karşıya gelmesi sonucu ortaya çıkıyor türban tartışmaları. O yüzden her türban tartışması, benzer noktalar tartışılıyorsa da, yapıldığı döneme hasmış gibi geliyor bana. Yanılıyor da olabilirim. Sadece fikir yürütme benimkisi; ama bu düşünceyi ilerletirsem şu an içinde olduğumuz Türban tartışmasını iki burjuva grubu arasındaki güç çekişmesi olarak tanımlayabilirim. Birinci grup devlet ile ilişkileri sayesinde güçlü haldeyken, Anadolu’dan yükselen ikinci grup ekonomik açıdan birinci gruba tehdit oluşturuyor. İki grubun da kendini has politik ve kültürel duruşları mevcut. Ortak noktaları ise her halükarda burjuva olmaları ve toplum içinde “belli bir kesimi” temsil ettiklerine inanmaları.

Türkiye’nin ekonomik tarihi birçok açıdan Batı Avrupa devletlerinden farklılık gösterir. Liberal ekonomi politikaları doğrultusunda gelişen Batılı ülkelerde devlet ve sermayedar arasındaki ilişki karşılıklı uzlaşma ve taviz üzerinden yürümüş, sermaye sınıfı devletin karşısında kendi ayakları üzerinde durmayı başarabilmiştir. Öte yandan Türkiye gibi karma ekonomik politikaların uygulandığı ülkelerde bu sınıfın varlığını sürdürebilmesi için devletin desteği gerekmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren sanayi ve ticari yatırımlar devlet tarafından teşvik gördüğü yahut bir şekilde devlet tarafından finanse edilebildiği sürece devam edebilmiştir. Bugün bile, halen üretici ve tüccarın en büyük müşterisi devlettir. Devletle bir şekilde iş yapamayan, simbiyotik bir ilişki kuramayan her büyük sermayedar ekonomik arenadan silinmeye mahkûm olacaktır.



Ancak devlet ile sermayedar arasındaki bu ilişki tek taraflı görülmemeli. Sermayedarlar devlet ile olan ilişkilerini, rakiplerinin önüne geçmek için kullanırken, devlet de kiminle ilişki içine gireceğine karar verir. Devletin kararını birçok açıdan siyasi nedenler belirler. Örneğin, Cumhuriyetin ilk yıllarında devletle iş yapmak isteyen sermayedarlar için en önemli referans Kurtuluş Savaşı’na bir şekilde -fiili, maddi ya da manevi- katılmış olmaktı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında ise ideolojik olarak “güvenilmeyen” gayrimüslim sermayedarlar Varlık Vergisi kanunuyla ekonomi dışı bırakıldı, sermayeleri daha güvenilir olan yerli tüccarlara transfer edildi. Hükümetler değişse bile devlet ile belli bir şekilde tanımlanmış -milli, modern ve 1980’den sonra laik- büyük sermaye grupları arasındaki ilişkiler devam etti.



Devlet ile ekonomik ilişkiye giren, bu sebeple de kendi kültürel ve politik alanlarını devlet ideolojisine uygun şekillendiren bu burjuva grubunu birinci grup olarak tanımlayalım. İşte devlet ile bu grup arasındaki ilişkiye tehdit, 1990’lardan itibaren iyiden iyiye güçlenen başka bir sermaye grubundan geldi. Bunlar da ikinci grup dediğim burjuva grubu. Bu; gerek devletin küçük ve orta ölçekli (KOBİ) işletmelere verdiği finansal destek, gerekse dünya ekonomisinin gitgide, gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerine bağımlı hale gelmesinin yarattığı konjonktürle, Anadolu’da serpilip genişleyen bir sermaye grubuydu. Ancak bu yeni grubun kültürel ve politik alanları, birinci gruptan ayrı olarak, devlet ideolojisiyle mükemmelen uyum içinde değildi. Anadolu kaynaklı ikinci grubunun bu uyumsuzluğu, sanırım, kuruluşundan bu yana devlet ideolojisinin taşraya sızmakta başarısız olmasından kaynaklanıyordu. Öyle ya da böyle bu uyumsuzluk ikinci gruba pahalıya mal oluyordu; devlet ile iş yapamadıkları ve politik alanda güçlü olamadıkları sürece ekonomik olarak güçlenemiyor, binci grupla mücadelesinde mütemadiyen yenilen taraf oluyordu.



Çoğu yorumcu bu ikinci gruba yeşil sermaye ismin verip irtica ile ilişkisini kurmaya çalışabilir; ama ben bu burjuva grubunun, ideolojik açıdan, dini referanslarının zannedildiği kadar kuvvetli olmadığını hatta ekonomik kaygılarının gerisinde kaldıklarını düşünüyorum.

1990’lar, bu burjuva grubunun ekonomik gücü sayesinde güven tazelediği, kültürel ve siyasi alanlarda kendine has olanı yarattığı yıllar oldu. Siyasette, “dini” olarak adlandırılan bir partiyi iktidara taşıdılar. Kültürel açıdansa kendi yaşam tarzlarını (alternatif modernleşme de diyebilir bazıları) geliştirdiler. Çok-kültürlülük ve etnik çeşitliliğin de küreselleşmeyle beraber önem kazanması, bu gelişmeleri destekledi. Her iki alanda da birinci burjuva grubu ile çatışmaya başladı. Bu çatışmanın siyasi getirisi 28 Şubat, kültürel getirisi ise birkaç hafta öncesine kadar yürürlükte olan türban yasağı oldu.

25 Şubat 2008 Pazartesi

Festival bizim çobanımız mı?


Elif İnal

Festival maratonlarına dâhil olmak, vizyondaki filmlere gitmeye hiç benzemez. Vizyondaki filme sinemanın önünden geçerken, filmin ne olduğuna bile bakmadan, hatta en salaş kıyafetle, vakit öldürmek için gidilebilir. Festival filmine gitmek ise başlı başlına bir aktivitedir. Çünkü festival, hem ‘güzel insanlar’la doludur -belli mi olur belki biriyle tanışılır, aşk her zaman köşe başındadır- hem de eski bir arkadaş, eski sevgili, sinema önü ayaküstü sohbet edilen tanıdıklar gibi en kötü halimizle görünmeyi göze alamayacağımız kişilerle karşılaşma mekânıdır. Her mevsime ayrı bir festival (filmekimi-sonbahar, If İstanbul-kış, İstanbul Film Festivali-ilkbahar) düştüğü için hep bir koşuşturma bizi bekler. Vizyondaki film hep orada var olacakmış gibi durur, heyecandan yoksundur ve en önemlisi bilet kapmaya çalışan rakipleriniz yoktur. Vizyondaki film, ‘nasılsa bir ara giderim’ denerek bekletildikçe bekletilir, uzun süre rafta bekletilen yarım kalmış kitap gibi üstüne bir lanet çöker ve sonunda film vizyondan kalkar. Hâlbuki festival haftası/haftaları çok önceden bilinir, ön satışlar kovalanır, önceden filmler seçilir. Yani hayat, festival programına göre ayarlanır. Aşırı tutkuyla bağlananlar festival dönemine başka program koymaz. Çünkü her zaman sinema girişinde biletini havaya kaldıran, ‘son anda işi çıkanlar’ın sattığı biletlerden alma şansı vardır. Ben ‘kapı önü satışçıları’nı ne zaman görsem, çok da plan yapmadan ‘fazla fazla bilet alalım, nasılsa gideriz’ mantığında olduklarını düşünüyorum. Çünkü son yıllarda nispeten ucuz gündüz filmleri de festivallere dâhil olunca, herhalde herkes ‘bu fiyata festival filmi kaçmaz’ diye düşünüyordur. Fakat söylemeliyim ki gündüz seanslarının nispeten ucuz filmlerine hiçbir zaman bilet almayı başaramadım. Çünkü en güzel filmler ya haftasonu ya da akşam seansına konuyor. Dolayısıyla festivalin öğrencilere uygun fiyatlar sunuyor gibi gözükmesi çoğunlukla satış stratejisinden öteye gitmiyor. Fakat yine de festival seyircisi bunu pek umursamıyor. Çünkü biletler satışa çıkar çıkmaz, yangından mal kaçırır gibi, büyük bir hızla tüketilmeye başlanıyor. Bazen insan seçip de yer bulamadığı filmler yüzünden o kadar umutsuzluğa kapılıyor ki ‘festival rekabeti’ insanın gözünü bürüyor, ‘hangi film olursa olsun ben bu festivale gideceğim’ dedirtiyor.

Kimlikler lütfen!

If İstanbul’da da bu sene biletler satışa çıktıktan birkaç gün sonra salonlarda yer bulmak imkânsızlaşmıştı. Vizyon filmleri bomboş salonlara -2 kişiye bile razı olunuyor- gösterim yaparken, festivale salonun en arkasından tek bir yer bile kalmaması da bu ‘festival açlığını’ gösteriyor. İşin bana göre en sinir edici kısmı ise biletlerin tüketilmesi değil; bir açlıkla, krizle tüketilip, amacın güzel bir film izlemekten öteye geçmesi. Artık biletler filmin içeriğine ve filmi görme isteğine göre değil, filme gidecek insan tipini tahmin etme ve onları görme isteğine göre ya da sadece arkadaşlarla beraber olmak için alınıyor. Eğer film görmek asıl mesele olsaydı, festivalin dayanılmaz cazibesiyle dolup taşan hit filmler ve gala filmleri daha sonra vizyona girdiğinde boş salonlara oynamazdı. Tamam, benim de yıllardır gittiğim festivallerde beğenmediğim film çok az olmuştur, festivaller iyi filmlere ev sahipliği yapar fakat bu biletler de festivalin güzel ortamına dâhil olmak için alınıp, evde kesilmemiş bilet koleksiyonu yapmak için değildir. Bu yüzden, festivallerde ortamına göre değil filmine göre program yapılması gerekiyor. Böylece, hem izleyicilerin ayaklarını ezmek pahasına filmden çıkmaya çalışmaktan hem geç kalarak kapıda ağlaşmaktan, hem de gelmekten vazgeçerek başkalarının film izlemesini engellemekten kurtulmuş oluruz. Bu arada belirtmem gerek, If kitapçığının filmleri cazip kılma stratejisini, bunun için kitapçığa eklediği “kategori-kutucukları”nı da (Mazoşist derecede dayanıklılara, Daha iyi bir dünya düşleyen optimistlere, Davayı satmayan politizelere gibi) akıllıca buluyorum. Çünkü festival seyircisini doğru noktadan tavlayıp tam da onların talip olduğu kimliklere göre filmler sunuyor.

Festivalden notlar

Ben de tam nedenini çözemedim ama Gey-Lezbiyen kuşağına her zaman iki kere düşünerek bilet alıyorum. Belki de kafamda gey-lezbiyen filmlerinin -bir de bağımsız olunca- ‘sınır tanımayan’ filmler olacağına dair bir önyargım vardır. Fakat ‘Minik Memeler Komitesi’nin çok hoş olduğunu hatta Gökkuşağı bölümünden başka filmler aramamı da sağladığını söyleyebilirim. Bunun yanında, ‘Otto ya da Tüm Ölüler Birleşin’ adlı filmi görüp, tepki göstermemek mümkün değil. Kapitalizm eleştirisi yapan bu filmin diğer bütün kısımlarını bir yana bırakarak söylersem, ancak modern insanın modern dünyada sürdürebileceği bu adaletsizliği, yapabileceği eziyeti, çıkarabileceği kanı; yine bu şekilde kanlı ve vahşi bir şekilde eleştirmek de ancak modern insanın aklına gelebilirdi. ‘Karanlığa Taksi’, ‘Görünmeyenler’ gibi filmlerde ise, festivalin her zamanki bir elde Radikal, bir elde Starbucks kahveli festival izleyicisinden farklı bir topluluk göreceğimi düşünmüştüm. Fakat kitle yine aynı kitleydi. Gey-lezbiyen filmleri hariç tabi... Gittiğim gey-lezbiyen filmlerinde, -dışarıya verdikleri kodlardan yorumladığım kadarıyla- fark ettim ki, festivalin heterojenliği sağlayanlar gey ve lezbiyenlerdi. Fakat festival seyircisinin her zamanki görünümünü ‘bozan’ gey ve lezbiyenlerin de, diğer geyleri, lezbiyenleri görme, tanışma, o ortama dâhil olma amaçlarının olduğunu gördüm. Bu homojenlik bu seneki If’in kara koyunlu reklâmından sonra salonda yükselen seslerden de anlaşılıyor: ‘Bize koyun diyorlar yani…’ Başka bir festival ‘vakit geldi’ deyince yine siyah, ‘farklı’ koyunlar olacağız. Ailelerimizin ‘kara koyunları’yız ya biz, belki ‘asi’yiz, ‘isyankâr’ız ama yine de sinema salonlarını dolduran birbirinin aynı ‘kara koyunlar’ız…

18 Şubat 2008 Pazartesi

Türbanlı siyaset


kerem özkurt

Nerdeyse üç haftadır aynı konuya kitlendik; o yüzden yazmadan olmayacak. Yalnız şu çekinceyi koymak lazım en önce; Türk siyasi hayatında herhalde çok az konu türban kadar yapay olmasına rağmen bu yoğunlukta tartışılmış, her ağza alınışta bu derece problem çıkarmıştır. İşin tuhafı, hemen hemen herkes bu meselenin yapay olarak üretildiğinin farkında olsa da tartışmakta, tartışmaya taraf olmakta bir beis görmüyor. Bunun nedeni, ister liberal ister modernist, ister “dinci” ne görüşte olursak olalım hepimizin aynı ideolojik tornadan geçmiş olmamız; bu sebeple de siyaseten ne tartışırsak tartışalım, en sonunda, kendimizi kurucu rejimin ya yanlısı ya da karşıtı olarak tanımlama ihtiyacı duymamız. Diğer bir deyişle statüko, reform, devrim hep aynı dar siyaset alanı için de debelenmek zorunda. Bu da tüm siyaset problemlerini aynı denklemle çözmeye çalışmak, her paragrafın sonunda karşısındakine aynı soruyu sormak haline dönüşüyor: kurucu rejimin yanında mısın değil misin?



Türban meselesinin tüm ekonomiyi ve politikayı oyaladığına daha önce ben de değinmeye çalışmıştım. Ancak bundan kastım türbanı elbette ki bir sorun olarak siyasetin dışına atıp görmezden gelmek değil. Bu türban tartışması yüzünden üniversiteye giremeyen, okumak yerine evinin kadını olmaya zorlanan; okula girse bile peruk gibi gülünç yollara başvurmak zorunda kalan, hatta daha vahim olarak saçlarını kazıtmak gibi radikal çözümlere gidebilen; haksız yere inançlarıyla istekleri arasında seçim yapmaya zorlananlar günlük hayatımızdan çok uzakta değiller. Ancak içinde bulunduğumuz türban tartışmasını yaratmaktan ziyade mağduru olan bir topluluk bu; buna dikkat etmek gerekir. Şu anki tartışmanın yapaylığı da buradan geliyor sanırım; mağdur olanın sözcülüğünü yapmak adına sahneye atılanın esasında mağdur gruptan olmaması; sadece kendi sınıfsal çıkarı için bu sözcülüğe soyunması ve en kötüsü tartışma kaybedilse de kazanılsa da mağdurun mağdur, galibin galip olarak kalacağı gerçeğinin lök gibi ortada durması.



Tam da bu noktada, şu an konuştuğumuz türban tartışmasının toplumsal kaynağına, nereden kaynaklandığına, önceki dönemlerde tartışılan türbandan nasıl farklılık gösterdiğine bakmak gerekiyor. Sorun, türbanın, nasıl oluyor da, tüm diğer siyasi, sosyal, ekonomik problemler arasında kendini bu derece öne çıkartıp, örneğin tersane işçilerinden, yeni ceza kanundan yahut ekmeğin artan fiyatından fazla konuşulduğunu anlamak. Tartışmanın reel bir karşılığı yok değil; ama yarattığı etki gerektiğinden katbekat fazlaymış gibime geliyor. Şu an yapmakta olduğumuz türban tartışmasının rejimsel bir sorundan çok bir iktidar mücadelesinin parçası olduğunu düşünüyorum.



Benimkisi basitçe farklı bir açıdan yaklaşabilme, belki havada anlamsız kalan bu tartışmanın ayaklarının nerede yere değdiğini bulmaya çalışma. Yalnız daha önce, bu satırları kaygıyla okuyanlarını içlerine su serpeyim. Bence türban Cumhurbaşkanı’nda epey oyalandıktan -Gül parti içinde hem sağduyulu kanadı temsil ettiğinden, hem de iktidar partisi, cumhurbaşkanının göreli özerkliğini kanıtlama endişesinde olduğundan yasayı bekletecektir-, belki birkaç sivil toplum kuruluşunun ve diğer partilerin görüşlerine de danışıldıktan sonra –“hep danış ama asla kulak asma” tekniğini uygulayarak- resmi gazetede yayınlanacak. Sonra anayasa mahkemesine götürülecek. Yasal bir engel olmamasına rağmen iptal edilecek; çünkü hepimiz çoktan öğrendik anayasa mahkemesi hukukiliğinden fazla siyasi kararlar alır. Kısaca bu yasa değişikliği ölü doğmuş bir çocuk. Burhan Kuzu hoca bile bunun farkındadır herhalde. Neticede, tüm bu sahne gösterileri AKP’nin tabanı ile olan gerginliğini azaltmış olacak. Bir kez daha mağdur olmanın verdiği mahzunlukla önümüzdeki yerel seçimlerde az biraz (bence cumhurbaşkanlığı seçiminden olduğundan çok daha az) sempati toplayabilecek. Diğer yandan kendilerini rejim muhafızı ilan eden gruplar da bu küçük zaferin verdiği sarhoşlukla bir süre daha kendilerini avutacaklar.


Hoş, bence yasa çıksaydı bile üniversitelerde kan gövdeyi götürmeyecekti. Birbirinden hâlihazırda şüphelenenler daha fazla şüphelenecek, kalanlar arasında eski ilişkiler devam edecekti. Yani bir arada türbanı sorun etmeden yaşayabilenlerin tutumlarında çok fazla bir değişiklik olacağını tahmin etmiyorum. Birand’ın programı (32. Gün) sizi hemen yanıltmasın; oradaki temsilin küçük bir Türkiye portresi olduğunu da düşündürmesin. Keşke bir gazeteci eline mikrofon alıp da Anadolu’daki üniversitelere de gitse; orada olup biten daha önemli geliyor bana. Yoksa türban takanı da takmayanı da İstanbul’da benzer ekonomik sınıfların içinden konuşuyorlar; bunu unutmamak lazım. Sanırım tam da bu noktaya odaklanmamız gerekiyor; türban tartışması, her ne kadar üniversite kapısında kendini zincirleyen mağdurların isteklerini dillendirse de, şu aşamada, ekonomik gücünü henüz elde etmeye başlamış bir toplumsal grubun siyasi ve kültürel gücünü, var olan siyasi ve kültürel güçler karşısında pekiştirme amacını taşıyor.

28 Ocak 2008 Pazartesi

90 yıl sonra Ekim Devrimi’ne ve Sovyetler'e bakmak


Mustafa Kuleli
(Doğu Almanya günlüğü-3)

Bundan neredeyse 5 sene önce Almanya’ya ilk gelişime kadar, Türkiye’de neden Doğu Almanyacı olmadığını düşünür dururdum saf saf. Öyle ya, Sovyetler Birliği taraftarları, Maocular, Kübacılar ve hatta Arnavutluk yanlıları varken, DDR’ci (Demokratik Alman Cumhuriyeti) yoktu, sol siyaset sahnemizde. DDR, Sovyetler Birliği’nden ayrı bir şey olduğuna göre onun da yandaşlarının olması gerekirdi. Derlerdi ki bana, “Ha Doğu Almanya, ha Sovyetler!” Ben ise diretirdim, çocukça bir romantizm ile Marx’ın, Engels’in, Karl Liebnecht ve Rosa Luxemburg’un topraklarında kurulmuş bu ülkenin, herhangi bir “uydu devlet” olmasını kabullenmek istemezdim. Ama gerçek buydu… Dolayısıyla, Doğu Almanya üçlememizin işbu son yazısında, sanırım biraz Sovyetler Birliği’nden bahsetmek gerekiyor. Zira onun üzerine konuşmak, aslında DDR üzerine de konuşmak demek.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) üzerine söylenebilecek hemen her şey söylendi galiba. “Liberaller” otoriter yanları nedeniyle Sovyetler Birliği’ni yerden yere vururken, “solcular” da yüksek nitelikli ve herkes için ulaşılabilir eğitim ve sağlık hizmetleri hasebiyle göklere çıkardı. Ben izninizle, Ekim Devrimi’nden 90 sene sonra kaleme aldığım bu yazıda, elbette daha önce başkaları tarafından da belirtilmiş olan, iki noktanın üzerinde durmak istiyorum: Devrimin yarattığı özgürleştirici güç ve onun kapitalist sistemi ıslah edici etkisi.

John Reed’in, harikulade eseri “Dünyayı Sarsan On Gün”de anlattığı üzere, Bolşevikler St. Petersburg’da yönetimi ele geçirdiklerinde, şehrin diğer bölgelerinde insanlar günlük hayatlarına devam etmiş, yaşanan olayların önemini başlangıçta fark edememişlerdi. Aslında sosyalist bir ülkede yaşamamış ve soğuk savaşın tek taraflı propagandasına maruz kalmış bizler de, “fiilen varolmuş sosyalizm”in dünyanın çehresini nasıl iki defa (kuruluşunda ve yıkılışında) baştan sona değiştirdiğinin halen tam olarak farkında değiliz galiba.

Devrim milyonların esin kaynağı oldu

Her şeyden önce, Ekim Devrimi hem Sovyet halklarına hem de tüm dünya emekçilerine inanılmaz bir özgüven verdi. Evet, yönetimin ele geçirilmesi başlı başına bir başarıydı ama bunun yanında devrimi takip eden on yıllarda elde edilen sportif başarılar, yaratılan kültür ve sanat ürünleri, tüm Sovyet cumhuriyetlerine yayılmış muazzam bir sanayi, uzaya gönderilen mekikler, ücretsiz ve nitelikli eğitim-sağlık imkânları, aslında bu özgüveni sağladı. Tüm bunların önemi bugünden geriye doğru baktığımızda daha iyi anlaşılıyor.

Daha da önemlisi, Ekim Devrimi, insanlara kendi güçlerine inanmanın ne demek olduğunu öğretti, onlara öz saygınlıklarını kazandırdı. Bu yüzden devrim, tüm otoriterliğine karşın müthiş bir özgürleştirici güce de sahipti. Halkın, işlerin denetimini elinde tuttuğunu hissetmesi ve tarihsel olayların sadece izleyicisi olmadığının, bizzat tarihi yaptığının bilincine varması, devrimin başarısıydı. Ve işte tam da bu “devrimci itilim” (başlarda güçlüydü sonra zayıfladı), devrimi başarılı kıldı.

SSCB ile beraber sosyal demokrasi miti de sona erdi

Bunun yanında, “fiilen varolmuş sosyalizm” (really existing socialism), anti-kapitalist özü dolayısıyla kapitalizmi ıslah etti, dizginledi. Ekonomik ve toplumsal sistemi ile kapitalizme tam bir alternatif olan SSCB rejimi nedeniyle, kapitalizm her daim işleyişini düzeltmek, yumuşatmak, insancıllaştırmak durumunda kaldı. Gelişmiş batı demokrasilerindeki işçiler, bu nedenle ileri haklar elde edebildiler. Eğer sosyalizm gerçek bir ihtimal, somut bir tehdit olmasaydı, sermaye işçi sınıfıyla uzlaşma yoluna gitmezdi.

1989’da kapitalist düzen “zaferini” ilan ettikten sonra da sözde emek yanlısı, sosyal demokrat partiler Avrupa’da iş başına geldi, ancak hiçbiri yürürlükteki neo-liberal programın dışına çıkıp emekçiler lehine düzenlemelere imza atamadı. Yani, SSCB’nin salt varoluşu bile Avrupalı emekçilerin çıkarınaydı.

* * *

Ekim Devrimi’nden 90, Berlin Duvarı’nın yıkılışından 17 sene sonra, sosyalizm ve post-sosyalizm üzerine yapılan tüm tartışmalardan benim aklımda kalan işte bu iki nokta oldu: Devrimin önceden hiçbir şeyi olmayan insanlara verdiği büyük güç ve onun kapitalizmi ıslah edici etkisi.

Kanımca, sosyalist dönem ve sonrasında yaşananlar değerlendirilirken bu hususlar da göz önünde bulundurulursa daha sağlıklı bir tartışma zemini yakalanabilir.


N: Bu yazıda Boris Kagarlitsky’nin, Green Left Weekly dergisinin 5 Kasım 1997 tarihli sayısında yayımlanan “The unfinished revolution” (Bitmemiş Devrim) yazısından yararlandım. Dileyenler http://www.greenleft.org.au/1997/296/15617 adresinden yazıya ulaşabilir.

-Frankfurt/O-

2 Ocak 2008 Çarşamba

Yeni yıla bel bağlayanlara...



Duygu Kocabaylıoğlu

2008'den tek bir dileğim var: 2007 hiç bitmesin!


Diledim. Çok diledim ama olmadı. Olduramadım; makûs kader ve ben baş başa kaldık bugünün takvimiyle. Her yılbaşı gecesi 23:55-00:05 arasındaki o sürede 'yıl değiştirmenin' saçmalığına inanmasam da, sonunda ben de insanım; kendimi alamıyorum zaman döngüsüne bu kadar çok sevinen insanlığın kıskacından. Hem böyle caddeleri, ağaçları ışıklarla süslediler mi, iyice kaptırıyorum sevimli kapitalizme kendimi. Muhtemelen 2009 'a girerken kendime bir 'Noel anne' kostümü alacağım ki, yeni yıl coşkusuna 'uyum sağlama' sürecim tam olsun.

Malum yazılı ve görsel medyada 2007 analizleri, başımızdan neler gelmiş geçmiş dökümleri yapıldı son 2 haftadır. Ben de eline tv kumandası alan her aciz kul gibi "2007'de neler oldu?" başlıklı ‘VTR'lerden birinin peşine takıldım, ne yaşamışız bir hatırlayayım niyetiyle. Girişte birbirinin ardına sıralanan "Dünya'dan kareler"i izlerken, "ulan ben bunu geçen sene 2007'ye girerken de izlememiş miydim? Hiç mi bir şey değişmedi bu koca 365 günde?" serzenişinde bulundum gayr-i ihtiyari biçimde. Gerçekten de, sanki önüme arşivdeki bayat ‘VTR’ sürülmüş gibi tüm yaşananlar sanki 3-5-10 yıldır aynıydı.

Ortadoğu'da halen, yapış yapış bir sakız misali bitmek bilmeyen, bir savaş oyunu var, nedense(!) iktidarlar dışında herkesi hedef alan suikastlar-suikastçılar var, bombardımanlardan geriye kalan yıkıntılar arasındaki çocuklar var, bir de tabii hem sefaletten hem AIDS’ten ölen Afrikalı çocuklar var ki onlar her yılın acı bilançosunda baş tacı zaten... Bir de bunları kınım kınm kınayan (Nietzsche’nin kulakları çınlasın) üst-medeni Avrupa var ki kendilerinin bu aralar tek derdi Fransa Cumhurbaşkanı’nın yeni manken- oyuncu sevgilisi… Her neyse, sonra her sene zavallı gezegenimizin farklı bir yerini vuran seller, kasırgalar, depremler var… Belaların içinde belki de en masum olan bu doğal afetlerde perişan olan insancıklar var… Kendi seçimi olmayan iktidarı, sesiyle protesto ediyor diye biber gazını suratına, copu başka yerine yiyen şehirli insancıklar var… Çivisi çıkmış dünyaya daha fazla dayanamayıp, göçüp giden aydın beyinler var, onların zamansızlığına ağlayan insanlar var...

Yanılmıyorsam ilkokul birinci ya da ikinci sınıftaydım. Annem meşhur Yalan Rüzgarı’nı seyrederken haber spikerinin yayın akışını kesip, arada hangi sireni duyarsak ne yapmamız, nereye kaçışıp, saklanmamız gerektiğini hatırlattığını anımsıyorum. Oyun gibiydi o zamanlar. Kimin ‘eli’ kimin neresinde entrikaları arasında, muhtemel bombardıman uyarısı. Amerika fast-food işletmeciliği ile dünya yönetimi.

Kısacası doğu cephesinde değişen bir şey yok.

2008’den diledim ki zaman döngüsü bir yerden kırılsın, kopsun. Madem değişen bir şey yok elimizde, bari 2007 bitmesin; durduk yere umutlanmayalım ışıl ışıl ağaç süsleriyle. Olmadı. Olduramadım. Mecburen, yüzümdeki çizgilere 1 yaş daha aldım. Sevdiklerim için iyi dilekler tuttum, utanmadan aklımdan bireysel planlar bile geçirdim. Farkındalık umudu çiğneyip geçiyor; umursamamak istedim. Umuyorum ki, 2008 Aralık’ında ben halen aynı ‘VTR’yi seyrettiğimi hissetmem...





Böyle bir yazının ardından riyakârlık gibi dursa da, herkese mutlu yıllar dilerim…