8 Haziran 2009 Pazartesi

Kalan olmak


Melike Geçgel

Ben bu aralar zaman zaman kör, bazen sağır, nadiren de lal oluyorum ya da olmayı seçiyorum. Bu yazıyı yazabilmek benim için zor olsa da bazı duygular kelimelere aktarılınca hafiflersiniz ya o anı bir süre de olsa yaşamak için deniyorum.

Hayatımızda bazen “benim başıma asla gelmez” dediğimiz ya da olacağını bildiğimiz ama bilinçaltımızdan çıkmasına izin vermediğimiz durumlarla karşılaşırız.

Kör olduğumuzu zannederiz bazen. Öyle bir duygu ki, her şeyi görürüz görmemezlikten geliriz özel bir çaba harcamadan. Ömrümüzün geri kalanını uyuyarak geçirmek isteriz. Hayat bizi içine dâhil etmeden devam etsin deriz. Güneş doğmasın ya da doğuyorsa batmasın. Gelişiyle mutlu ettiği insanları gidişiyle yetim bırakmasın. Çünkü ben en çok güneş gidince anlarım değerini. Gece yalnızdır, acıtır ve bu yüzden geceleri düşünürüm. Düşünürken anı yaşamayı unuturum. Geceler geçmişimi ve geleceğimi çalar. En güzeli görmemektir zamanı. Zamansızlığı ve sonsuzluğu yaşamaya bırakabiliriz kendimizi. Mekânsızlık ve evreni vücudunla bir yapmak… Bazen de sağır olmanın dayanılmaz hafifliğini hissederiz. Kuş cıvıltılarını, denizin kıyıyı yalayan dalgalarını, rüzgârda fısıldaşan yaprakları, mekân kavgası yaparken ağlıyormuş gibi çimkiren kedileri, hayatın devam ettiğine dair hiçbir imareyi duymayız. Ki bu da gidenlerin ardından kalan olma halinin ağırlığını alır üstümüzden.

En zor olanı da lal olma durumudur. Kapıyı çalmadan, kendiliğinden gelir. Aslında siz kendinize bazı cevaplar vermek istersiniz, neden ve niçinleri bulmaya çalışmak, kendinizden ve çevrenizdeki insanlardan yardım beklersiniz, tek bir kelime bile ilaç olabilirken, lal oluruz. Belki de normalde düşük çeneli bir insan olduğum için en çok lal olmak zoruma gidiyor. Her şey ve herkes sizinle birlikte susar. Arkadaş toplantılarında hep bir ağızdan konuşan arkadaşlarınız gözlerini yere diker; öğütleriyle hep yanınızda olan aile büyükleriniz çocuk kimliklerine bürünür, yüzünüze bile bakamaz. Herkesin yüreği sizinle çarpar ama ilaç olmaya yetmez bu. Kelimelere ihtiyaç duyarsınız. Bilinmeyen bir boşluğa haykırırsınız, size öyle bir kelime söylesin istersiniz ki her şeyi bir anda anlamlaştırsın. Bir anlam ararız neyi çözeceğini umursamadan. Ateşin neden düştüğü yeri yaktığını anlamak olsa da…

“Sizin hiç babanız öldü mü benim bir kere öldü kör oldum”… Benim babamda bir kere öldü ve tüm duyularımı kaybettim. Kaybolmak istedim. Adım unutulsun, yüzüm unutulsun istedim. En büyük acılar içinde kıvranarak buharlaşmak, sonra bir damla olup, yeryüzünde sevdiklerinin ardından kalan durumundaki damlalar deryasına karışmak… Sanırım babasını kaybedenler aynı şeyi yaşıyor ya da aynı duygular çerçevesinde gelişen laflar etmek istiyor.

Bu şiiri ilk okuduğumda Cemal Süreyya için üzülmüştüm. Nasıl bir duyguyla böyle dizeler yazdığını düşünmek bile onun için üzülmeme yetmişti. Ya da hep yaptığımız gibi kendimi istemeden yerine koymuş ve aslında kendim için üzülmüştüm. Başkaları için üzülmenin aslında kendin için üzülmek olduğunu şu an anlıyorum. Bu yazıyı okuyanlar benim için üzülmesin. Neler yaşadığımı düşünmesin. Ne kadar benzer olsa da yaşanacaklar herkes kendi acısını taşıyabilmeli. Kendini belki de acısıyla sınamalı. Belki de sıcak bir dost sesinden “Hayatının en karanlık dönemindesin. Ama gecenin en karanlık anı hava aydınlanmaya başlamadan hemen öncesindeki tan vaktidir. Sen de şu an böyle bir durumdasın. En güzel aydınlıkları beraber yaşayacağız” gibi teselli kuvveti çok yüksek bir laf duyarsınız.

1 Mayıs 2009 Cuma

Gözümüzün gördüğüne yüreğimiz inanmak istemiyor mu?

Elif İnal

Berlin Kreuzberg'deki Türkler ile ilgili bir belgesel izlemiştim. Oradakiler 'Turistler buraya hayvanat bahçesine gelir gibi geliyorlar' diyorlar, çok fazla sinirlenenleri de tur araçlarına taş atıyorlardı. Neden attıklarını bilmeyen biri 'Barbar Türkler, saldırganlar' diyebilir ama ben de diyorum ki 'Yaptı ama hele bir sor neden yaptı?' Ben her gün bu muameleyle karşılaşmıyorum ama Mardin'de elime biri bir taş tuttursaydı Cemil İpekçi'ye fırlatıverirdim. Tabii 'Cemil Bey çok önemli bir iş yapıyorsunuz burada, öncüsünüz' diyen 'hanımlar' beni linç ederdi muhtemelen. Cemil İpekçi'nin kalkıp Mardin'e gitmesi ve Moda tasarım okulu açmasına belki siz de 'Adam başkaları için bir şeyler yapıyor, bravo' diyor olabilirsiniz ama ben hemen gördüğümü anlatayım: Mardin'in en güzel konaklarından birinde etrafına kadınları toplamış, tahta benzeyen işlemeli bir sandalyede oturmuş, aynen şöyle diyor; 'Çocuklar sokakta boş boş koşturacağına buraya gelsinler, bir işe yarasınlar'. Çocuk olmanın güzel yanı sokakta koşturabilmek değil miydi, 'Cemil Bey'e kızları birkaç yıl önce içeri soktuğu için şükran mı duymalıyız?

Cemil İpekçi 'Mardin çok medeni, çağdaş bir yer, hoşgörünün yeri' diye devam ettikçe sinirim tepeme çıktı, 'Oryantalizmin dibine vurduk' deyip Mardin'in dağına taşına vurdum kendimi. Mardinliler de Mardinle 'dinlerin kesiştiği yer, hoşgörünün memleketi' diye övünüyorlar ama Midyad'daki adamın 'Baskıdan kaçtık İsveç'e, doğruyu söylemek gerekir' derken yüzündeki ifade ve annesinin elimizi tutup yarı Arapça yarı Türkçe, gözleri dolu dolu 'Benim oğlanlar da Almanya'da' demesi çok daha fazla etkiledi beni.

'Buraların dokusu çok güzel, insanları da çok misafirperver' demekle olmuyor, eğer onların yaşadığına zıt bir şekilde yaşamaya çalışırsanız, oralarda rahat edip barınabilir misiniz acaba? Küçük şehirler başta insana güzel geliyor da komşuluğun, yardımseverliğin, dayanışmanın ötesindeki gerçekliği görmeyince Cemil İpekçi gibi 'Ah şu Mardin'de turistlerin eğlenmesi için bir de içki, eğlence olsa' der, otururuz. Çünkü orada, İstanbul dışında birçok başka şehirde olduğu gibi, hayat İstanbul'dakine hiç benzemiyor. Hatta orada yaşayan birçok insan, İstanbul'u kötülemekten kendini alamıyor, İstanbul'u ahlaksızlığın, yozlaşmışlığın, hırsızlığın yeri olarak görüyor çünkü oralarda farklı bir algıyla yaşanıyor.

Güneydoğu şehirlerinde bana garip gelen, rahatsız eden militaristik her şey, orada yaşayanların muhtemelen artık dikkat bile etmedikleri şeyler. Dağlara kazınmış 'Ne Mutlu Türküm Diyene' yazılarıyla, jandarmanın 'rutin kontrolleri'nden sonra Taksim meydanına geri dönünce 'Dalgalanan bu şanlı bayrak burada hep var mıydı, yoksa benim şimdi mi dikkatimi çekiyor?' diye uzun uzun düşündüm. Öyle farklı, öyle askerle içiçe bir hayat var ki Güneydoğu'da, bu, insanların tutumundan dile kadar her şeye yansıyor. Mesela Mardin’i gezerken, kalabalık bir grup olduğumuz için kafeden çıkmaya çalışan kızlar bizim geçmemizi beklemek zorunda kaldı. Beklediler beklediler sonunda 'Selama durmuş gibi olduk' dediler. Aralarında küçük bir espriydi, yaptılar geçti. Ama biz uzun uzun düşündük üzerine neden bu kelimeleri seçtiler diye.

Önce Mardin'de engelle karşılaştık 'Kaleye çıkamazsınız, orası askeri bölge' dediler. Diyarbakır'da da dışarı her çıktığımızda askeri lojman yanından yürümek zorunda kalıyorduk. Girişin kapısına gelince de şöyle bir uyarı çıkıyordu karşımıza: 'Dur! Farlarını söndür. Araç içindeki ışığı yak'. Tellerle, kameralarla çevrilmiş askeri bölgeler çok rahatsız ediyordu beni, hatta askeri lojmanın etrafında akşam koşusuna çıkmış 'Beyaz Türkler' de… Ama Diyarbakırlılar bütün bunlarla iç içe yaşamak zorunda kalmaktan taktikler geliştirmiş gibilerdi. Mesela, biz ne zaman bir yere girsek, internet kafe ya da dolmuş gibi, kendi aralarında Kürtçe konuşan herkes bizim konuşmamızı duyunca Türkçe konuşmaya başlıyordu. Önünden geçtiğimiz bir büfe de bunu ticarete dökmüş, büfenin girişine ilan asmıştı: 'Öğrenciye ve askere %20 indirim yapılır'

Diyarbakır'ın Şehitlik, Hastane, Cezaevi duraklarına giden dolmuştakiler 'Cezaevi' adını görünce bizim gibi irkilmiyorlardır her seferinde. Ama Mardin'deki Ahmet Kaya kartına ben sadece bakarken yanıma gelip 'Buraya da gelmişti, şuramda işliyor hala' diye göğsünü tutan yaşlı adama da Ahmet Kaya'nın temsil ettikleri, benim tahmin bile edemeyeceğim şeyler ifade ediyordur.
Cemil İpekçi bakışını bırakıp, o şehirleri kendi görmek istediğimiz gibi değil de oldukları gibi görmek mümkün olabilir mi? 'Çok geliştirmişler kendilerini, bravo' ya da 'Ay çocuklar pis suları içiyor' demek zorunda mı birileri illa ki?

20 Nisan 2009 Pazartesi

Öfke, hırs ve intikam ya da Zaman


Mustafa Kuleli

“Zaman sadece birazcık zaman / Geçici bu öfke, bu hırs, bu intikam”Sezen Aksu’nun Gidiyorum şarkısı böyle başlar… Geçen gün Zaman okurken birden mırıldanmaya başladım bu şarkıyı. İnsan beyninin oyunlarından biri işte… Memleketin en ‘hoşgörülü’ gazetesi olduğunu iddia eden, “Yaftalamadan düşün” sloganıyla reklamlar yapan, her fırsatta basın etiğinden dem vuran Zaman gazetesinde tam da bunları görmüştüm:

Öfke, hırs ve intikam.

Her sayfadan, her köşeden akıyordu. Vakit gazetesinin ayan beyan çirkinlikleri, biraz daha üstü kapalı, usturuplu, soslu bir halde, azıcık estetize edilerek sunuluyordu bu yayında.
Yanlış anlaşılmasın, Ergenekon soruşturması başlamadan önce de böyleydiler, Türkan Saylan’ın evi aranmadan da.

Yani Gülen cemaatinin merkezi yayın organı Zaman’ın demokratlığı, özgürlükçülüğü, ‘hoşgörü’sü sözde idi, sahte idi. Gazeteyi dikkatle takip edenler bunu zaten görüyordu. Şimdi bu gerçeği görmek ve göstermek için bir vesilemiz daha oldu.

Zaman’ın Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı ile başlayalım. Hazret, 20 Ocak 2009’da şöyle bir şey yazmış mesela:

“Hain plana bakar mısınız siz! Biraz para vererek Gülen hakkında şahitlik yapacak adam aranıyor. Alçaklar diye bahsettikleri iki ismi aslında hatırlarsınız. Serhat ve Eyüp dedikleri gençleri Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği adında PKK bağlantılı bir örgüt yalancı şahitliğe zorlamış, Ceviz Kabuğu denen illüzyonist bir programda düzmece yayın yapılmıştı.”*

“Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği adında PKK bağlantılı bir örgüt” Breh breh breh… 70’lerde “Moskova bağlantılı” diyorlardı, şimdi “PKK bağlantılı” diyorlar. Dikkatinizi çekerim, demokrat gazetenin Genel Yayın Yönetmeni bunu yazan. Hem de Ocak ayında. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne (ÇYDD) yapılan operasyondan üç ay önce.

Bir tane daha:

“ÇYDD, bölücü hareketleri güçlendiriyor” bunun başlığı.** 3 Ağustos 2006’da yazılmış. ÇYDD’den istifa eden ve Ergenekon iddianamelerinde de adı geçen Asuman Özdemir adlı bir kişinin iddiaları var haberde:

"ÇYDD, İstanbul'a sadece Güney ve Doğu Anadolu'dan kız öğrenci getirip okutuyordu. Neden Edirne ve Muğla gibi diğer illerden kız öğrenci getirmediğimizi yönetime soruyorduk. Çünkü oralarda daha zor şartlarda okuyamayan kızlarımız vardı. Ama sorularımıza yanıt alamıyorduk. Zamanla ÇYDD içinde bazı şeyler açıktan açığa konuşulmaya başlandı. İstanbul'a getirilen öğrenciler içinde yakınları dağlarda terörist olanlar olduğu konuşuluyordu.”

Haber kaynağı Asuman Özdemir, ÇYDD Genel Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan'a konuyu sorduklarını; ancak yanıt alamadıklarını söylüyor ve devam ediyor:

"Bugün DTP binalarında erkek üyeden çok genç kızlar var. Orada bilgisayar başında genç kızları görürsünüz. Nereden öğrendiler bunları? Son birkaç yıldır bölücü örgütün Güneydoğu'da düzenlediği eylemlere iyi bakın. Kadınlar, özellikle genç kızların ön sıralarda olduğunu görürsünüz."

Zaman’ın zihniyetini ne kadar da güzel yansıtıyor değil mi? Bir haber kaynağının iddiaları değil sadece bunlar. Bu gazetenin tarzı, ruhu…

Zaman’ın lügatinde en büyük hakaretler DTP’li, PKK’li, Hıristiyan, Yahudi, Sabetaycı ve solcu olmak. Bu gazetenin alışkanlığı insanları darbeci, anarşist, solcu, terörist, misyoner diye yaftalamak.

Geçen hafta boyunca, ÇYDD’nin PKK’li öğrencilere burs verdiğine dair haberler yaptı Zaman. Soralım o zaman: “Burs alan öğrenciler arasında yasadışı örgüt üyeleri varsa, neden yargılanmıyorlar?” Ortada yargı kararı yokken kişiler ve kurumlar hakkında atıp tutmak ne zamandır gazetecilik sayılıyor?

Yoksa derdiniz gazetecilik değil mi? Gelin açık konuşalım... 30 binlik bayi satışınızı ve 700 bin ‘abone’nizi konuşalım.

Ha unutmadan, bugün itibariyle sayfa tasarımınız değişecekmiş bir de. “Değişmeyen tek şey gelişim” sloganıyla duyuruyorsunuz bunu da.

Söylemeden edemeyeceğim:
Bu kadar kirlenmişken “yüzünüz”, beyhude bir çaba gibi geldi bana.


* http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=805615
** http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=321874

13 Nisan 2009 Pazartesi

Eğlen-me savaş




Mithat Fabian Sözmen

Hayatı belli kalıplara sıkıştırmak, kurallara boğmak, gerekli ya da gereksiz bir resmiyete sokmak için bitmek tükenmek bilmez bir azmimiz var. Hep bir tabur intizamı, devlet dairesi sıkıcılığı ve kendimizi güvende hissetme konformistliğinin peşindeyiz. Sokakta yürürken kendi kendine gülenleri sevmiyoruz; dalga geçiyoruz onlarla. Hani Orhan Veli demiş ya "sokakta giderken, kendi kendime/ gülümsediğimin farkına vardığım zaman/beni deli zannedeceklerini düşünüp/gülümsüyorum..." Aynen öyle. Tek başına gülmek, ayıp ve saçma. Yahut şarkı söylemek, kendi kendine konuşmak. İnsan yalnız başınayken sıkıntılı sıkıntılı yürümeli ve susmalı! Bizlere bu öğretildi "sıkıcı ve emniyetli dünya 101" dersinin abc'sinde. Bu davranış geleneğinin bireysel olduğuna inanmıyorum. Genetik kodlarımızda sıkıcılık aşkı kazılı olamaz. Fakat otorite diye bir şeyin ruhu varsa eğer mutlaka sıkıcılık tanrısının emrindedir. Buna eminim.

"Devletin olduğu yerde baskı mevcuttur." Amin! Bu sebepten "sistem"'in otoriterliği dünyanın neresine gitseniz aynı. Yerleşik her yapıda, kurumda, organda bu sıkıcı ve otoriter sistemin ahtapot kollarına takılmak mümkün. Dünyanın en eğlenceli işini yapıyor yahut izliyor olalım, o aktivite bir kez sisteme entegre oldu mu kaçınılmaz "sıkıcılaştırma" mafyasının kontrolü altına girdi demektir. Cık cık'çı teyzeler, eli coplu polisler, linççi gençler, tükürgen orta yaşlılar... Sivili, resmisi hepsi kolluk kuvveti, hepsi emniyet sübabı. "Sıkıcılığı sağlayacağız, elimizden uçan, kaçan dahi kaçamaz." Bu, onların her sabah okulda okudukları kutsal ant gibi bir şey.

Spor da bu sistemin etki alanına dâhil elbette. Saha içindeki mücadelenin bize git gide daha yapay gelmesi sadece nostaljisever oluşumuzdan mı? Yoksa bunca saha dışı elin etkisiyle sporlar, o en can alıcı özellikleri olan otantikliklerini mi kaybediyorlar?

Pazar günü iki büyük maç vardı. Biri "yüzyılın derbisi" Galatasaray-Fenerbahçe, biri NBA'de Doğu Konferansı'nın playoff'lar öncesi son "mesaj" maçı Cleveland Cavaliers-Boston Celtics. Bu 2 maçtan ve Pekin 2008 Olimpiyatları’ndan farklı kareler, medya yorumları ve taraftar izlenimleri aktararak meramımı açıklamaya çalışacağım.

ARDA SEN METİN GİBİ OL AMA ÖNCE FENER'İ...

Öncelikle bizim maç, yani koca derbimiz, saha içi mücadele açısından tam bir rezaletti. Mücadeleden keyif almamızı sağlayabilecek tek bir an bile yoktu ama asıl merak ettiğim şu: Derbi heyecanıyla tribünleri ve ekranları dolduran milyonların öncelikli derdi maçtan keyif almak mıydı yoksa Emre Belözoğlu'na küfretmek mi? Cidden soruyorum ya niye taraftarız? Futbol takımlarıyla niye aşk yaşıyoruz? Eğlenmek yahut iyi vakit geçirmek için mi yoksa küfredip, kırıp dökmek için mi? Maçın son dakikasında kırmızı kartlar, yumruklar, küfürler gönlümüzü eyledi mi? Bir derbiyi büyük yapan öğeler nedir? Belli ki bizimkinin "dünya derbisi" olma sebebi içerdiği şiddet katsayısı.

Arda Turan'a herkes kızgın. Böyle davranarak Metin Oktay olamazmış. Ne Metin Oktay'ı yahu? Adamın Metin Oktay olmasını istemiyorsunuz ki. Maça küfretmek için giden bir insan Metin Oktay üzerine edebiyat parçalama hakkını kendinde nasıl buluyor? Senin futbolu takip etme sebebin Metin Oktay tarzı sporcular değil ki! Ha bir de şu var, Metin Oktay bugün yaşasa Metin Oktay olabilir miydi acaba? Bir yanda, Lacan'cı konuşursak "Büyük Öteki" yani sistem, onun güdümünde sporcuları "entertainer" değil "warrior" olmaya sürükleyen medya, onun da yönlendirdiği taraftar kitleleri. Bu ortamda Metin Oktay'ın, Metin Oktay olmasına izin verilir miydi zannediyorsunuz? Futbol hala eğlenceyken Metin, Metin'di. Futbol bu haldeyken de kusura bakmayın ama Arda, Arda. Sabri'yi alkışlayan, "Sabri Emre'nin anasını ..." diyen hiç kimse ağzına Metin Oktay'ı alıp edebiyat parçalamasın, komik hatta iğrenç oluyorsunuz.

OLİMPİYAT ROBOTU

Daha önce de alıntılamıştım, Daniel Boorstin'e göre sporları seviyoruz çünkü 20.yüzyıl insanı ancak onda yüzde yüz gerçek, spontane ve tekrarı olamayacak anlara olan amansız açlığını tatmin edebiliyor. Bireysel olarak baktığımızda bu doğru fakat sistem, otorite, tekillerle ne kadar aynı fikirde orası tartışılır. Usain Bolt, Pekin'de insanoğlunun sınırlarını yeni bir boyuta çekerken yarışın son 10 metresinde profesyonelliği (ya da sıkıcılığı mı demeliyim) elden bırakıp sevinmeye başladığı için Olimpiyat komitesi başkanı Jacques Rogge tarafından kıyasıya eleştirilmişti. Bolt'u, sevincini, heyecanını gizleyemediği için eleştiren Rogge, onun rakiplerine ve "olimpiyat ruhu"na saygı göstermediğini iddia etmişti. Hiçbir sporcudan böyle bir yakınma gelmezken olimpiyat komitesi başkanından bu sözlerin gelmesi şaşırtıcı mıydı? İnsanların eğlenmesi, gülmesi, iyi vakit geçirmesiyle tarihsel olarak problemleri olan totaliter bir kurumun başkanından böylesi bir yorumun gelmesi ben gibi düşünen insanlar için gayet normaldi. "Olimpiyat ruhu"ymuş. Dünyanın en sıkıcı ruhu olsa gerek bu bahsedilen ruh. Oldu olacak olimpiyat robotu diyelim adına da.

SEKİZİNCİ GÜNAH: EĞLENME

Bizim dillere destan derbiden sonra sıra Cleveland-Boston maçındaydı. LeBron'un önderliğinde ligin tozunu atan Cavs, Garnett'ten yoksun Boston'ı 31 sayı farkla mağlup etti. Bu senenin saha içi ve dışında en eğlenceli takımı olan Cavaliers, her zaman olduğu gibi galibiyeti kenarda renkli davranışlarla kutladı. LeBron klasik gitar çalma rutinini yaptı, dans ettiler, hayali aile fotoğrafları çektirdiler. Eğlendiler yani. Cleveland maçlarını takip edenler için yeni görüntüler değildi bunlar. Evlerindeki her maçta aynı gösterileri yapıyorlar. Maçı NTVSPOR yayınlıyordu. Ve otorite bu kez de medya kılığında iş başındaydı. Murat Kosova ve Kaan Kural kızgındı. Bir takım galibiyetini nasıl böyle kutlayabilirdi? Rakibe saygısızlıktı, amatörceydi, ayıptı vs. Bir takımın eğlenmesini rakibe saygısızlık olarak okumamız öğütleniyor bize medya tarafından. Çünkü adamlar "savaşıyor", oyun oynamıyor. Savaşta eğlence olmaz. 2.Dünya Savaşı’nda, Allah'ın Stalingrad'ında bile eğlence olur (bkz: enemy at the gates), spor savaşında olamaz. Cık cık cık büyük saygısızlık. Böyle yorumları dinlediğim zaman cık cık'çı teyzeler aklıma geliyor. Murat Kosova dün onların erkek versiyonu gibiydi. "Eğlenmek", ne büyük günah!

Kurumlar, medya ve hepsinin ötesindeki yüce otorite, spor gösterilerini yapaylaştırıp, otantikliğini öldürür başka bir deyişle onların bizi eğlendirme kapasitesini minimuma indirmeye çalışırken emek döktüğü ve para kazandığı işi hafife alabilen "entertainer"'lar çağımızın nadide elmasları haline dönüşüyorlar. O yüzden Usain Bolt'un 9.59 koşabilecekken 9.69'da kalmasını umursamadım hatta onun yarış henüz devam ederken başladığı sevinç gösterisi yüzünden fazladan bir heyecana bile kapıldım. Yine o yüzden dün Cleveland ve LeBron'un "zararsız" sevinç gösterilerini yadırgamadım ve "yüzyılın derbisinde" yaşanan her şeyden nefret ettim. Eğlencemizi öldürüp ondan Roma'daki gibi bir savaş yarattılar. Şimdi de savaşanları savaşarak izlememizi istiyorlar. Roma'da bile bu kadar ileri gidilmemişti.

11 Nisan 2009 Cumartesi

Festival'de değişen birşeyler mi var?

Elif İnal

Malum festival dönemindeyiz yine… Taksim meydanındaki “Eli kanlı Obama, ülkemizden defol!” sloganları arasından sıyrılarak geçen, moda haftasından fırlamış tipler hızlı hızlı festival sinemalarına doğru yol alıyor. Zaten bu aralar Taksim’de, elinde bilet koşan tipler görürseniz bilin ki yine filme geç kalan festival tipidir o. Geç kalmaya neden bu kadar takıyorum, ben hiç geç kalmıyor muyum? Kalıyorum tabii ama bu yer bulma meselesi uzadıkça uzuyor, film bir türlü başlayamıyor. Sinema salonlarına devrim mahiyetinde bir önerim var: Numaraları kaldırın! Evet, kaldırın gitsin.

Günlerdir Beyoğlu Sineması'na gidiyorum, bilmeyen biri kendi yerini ciddi araştırmaya girse bulamaz. Koltuklarda herhangi bir numara yazmadığı gibi, 'Pardooon sizin numara kaç?' diye sorsan da bulamazsın çünkü çok komplike bir sistem yapmışlar. Ben yüzyıllardır devam eden sırlarını açıklamak pahasına söyleyeyim, A en arkadan başlıyor, 1 ve 2 en ortada, sonra tek ve çift olarak ilerliyor. Vayy bee!

Bunun yüzünden festival, değiştirilmesi teklif bile edilemeyen kuralından feragat etti: “Filme beş dakika bile geç kalınamaz! Ağlamalar işe yaramayacaktır!” 15 dakika da oldu 20 de, millet en abuk yerlerdeki yerini bulmak için uğraştı, rötar üstüne rötar.

Neyse ben önerime döneyim. Nereden çaldım bu fikri? Tabii ki gözünü sevdiğimin Berlinale - Berlin Film Festivali'nden. 'Koskoca Berlin yahu nasıl bilet bulacağız' diye hayıflanıyorduk, filmden bir gün önce bilet alabildik. Sinemaya gittik, yer gösterici yok. Bir adama sordum müthiş İngilizcesiyle cevap verdi, biraz da güldü ama olsun: 'İstediğiniz yere oturabilirsiniz'.

Peki, şimdi can alıcı noktası geliyor; bizde bu sistem yürür mü? Moda haftası tiplerimiz, numaralar kalksa birbirini ezer mi film uğruna? Geçen günkü filmde 'arkanıza yaslanır mısınız' uyarısını alan, 'Yaslanmazsam ne olur!!! Çıkışta dövecek misiniz?' diye bağıran 'femünüst abla' istediği yere geçerken sorun çıkartacak mı?

Ya da daha önemlisi, ben yer göstericinin işini elinden almakla suçlanır mıyım bu yazdıklarımdan sonra?