Mustafa Kuleli
Günlerdir “iyi fikirler, konular bulup yazayım” diye bekliyorum ama nafile. Rutin bir sıkıntı ve kanıksama hali esir almış beni. Malum, ülkemiz ‘seçim sath-ı maili’ne girdi ya, ille de bir şeyler yazmak lazım. Ama yok! Seçime 4 gün kalmış, insanın iki duble içmeden yazası gelmiyor. Temmuzun bu sıcak günlerinde İstanbul’dayım üstelik. Sizler de bu yazıyı okuduğunuza göre, sahillerde sırtüstü yatmıyorsunuzdur. Anlarsınız halimden…
İstanbul’dan birinin, bir internet sitesi aracılığıyla (laf aramızda çok önemli bir sitedir) seçim havadisleri vermeye kalkması abesle iştigal gibi. Dev televizyon kanalları, gazeteler, ajanslar bu işi layıkıyla yapıyor. Ben size bireysel gözlemlerimi aktaracağım yalnızca. O büyük mecraların atladığı bazı detayları paylaşmaya çalışacağım.
1999’dan beri seçimleri takip ediyorum. 1980 sonrası kuşağından olduğumuz için, övünmek gibi olmasın, ancak o yıllarda aklımız ermeye başladı. 1999’u, 2002’yi gördük, şimdi yine bir genel seçime gidilirken ‘bu sefer bir şeyler söylemezsem çatlarım’ dedim, kendi kendime.
Neyse uzatmayayım; özetle, bu seçim şimdiye kadar gördüğüm en sönük seçim ve aklımda pek çok soru işareti var: Niye seçime gidiyoruz? Cumhurbaşkanı seçemediğimiz için. Peki, seçimden sonra Cumhurbaşkanı seçebilecek miyiz? Meçhul! Partilerin Cumhurbaşkanı adayları belli mi? Değil. Kimle hükümet kurabileceklerini açıklıyorlar mı? Hayır. AKP yine açık ara birinci mi olacak? Evet. CHP yine ikinci mi olacak? Evet. Oyları ne kadar değişir? Vallahi her gün servis edilen araştırmalara bakılırsa en fazla %5’lik bir artış mümkün iki parti için de. Peki ne değişecek? MHP ve DTP de meclise girecek ve belki sosyalistler de. (ki bağımsız adaylar bu seçimin en önemli olayı)
Bu belirlilik yüzünden mi heyecansız geçiyor peki seçimler? Sadece bu yüzden değil galiba. Cumhuriyet mitinglerinin havası geçti, CHP potansiyel tabanından alabileceği maksimim oya ulaştı, merkez sağda bütünleşmenin olmaması AKP’yi tek seçenek haline getirdi ve en önemlisi düzen-içi partilerin farklı şeyler söylemediği artık anlaşıldı. Tartışabilecekleri yapısal bir mesele kalmadı. Merkez’in temsilcisi CHP, küresel sisteme entegre olamamış burjuvazinin desteği arkasında, şeriat ve bölünme korkusu yayıyor; çevrenin temsilcisi AKP küresel sisteme entegre olan ‘yeni burjuvazi’nin desteğiyle, dünyaya daha çok açılma, özgürlük ve refah vaat ediyor. Ama hangisi iktidara gelirse gelsin; MHP, GP veya DP iktidar ortağı dahi olsa, aynı program uygulanacak. Herkes de bunu biliyor ve dolayısıyla sonu belli bir televizyon dizisi izler gibi, sıkıla sıkıla bu diziyi izliyor. Baykal’ın müthiş gayreti ve CHP’nin kusursuz reklâm kampanyası bile heyecan yaratamıyor.
Peki, ne olsaydı farklı olurdu? Seçim barajı %5 olsaydı, elbette her şey çok daha farklı olurdu. Baykal ve Erdoğan bir televizyon kanalında 3-4 saat tartışsalar sonuç yine farklı olurdu. Ama bunlar olmadı. Şimdi tek umudumuz Cem Uzan’ın bugün (çarşamba) ya da yarın, olmadı cuma günü açıklaması beklenen belge. Uzan, Tayyip Erdoğan’ın Mayıs 2003’te, Başbakanlık’ta Hakan Uzan’dan bir şey istediğini, bu olmayınca Haziran’da Çeaş-Kepez’e el konulduğunu ve siyasi linçin başlatıldığını söylüyor. Açıklayacağı belgeyi bugün-yarın göreceğiz. Cem Uzan’ı tanıyanlar böyle konularda asla spekülasyon yapmayacağını ve elinde ya bir ses kaydı, ya bir görüntü ya da bir resmi evrak olduğunu tahmin ederler. Asıl mesele, Uzan’ın açıklayacağı bu belgeye Doğan Holding medyasının yer verip vermeyeceği. Zira Atv-Sabah grubu zaten TMSF’nin elinde ve bu habere yer vermeyecek. Doğan grubu da (Kanal D, Star ve 10 küsur gazeteyle) bu belgeyi yayınlamazsa dört büyüklerden geriye sadece Show TV-Akşam grubu kalacak. Dolayısıyla Uzan, son kozunu da boş yere harcamış olacak.
Bekleyelim, görelim. Bunu bir ön yazı olarak kabul edin. Ne de olsa seçim günü ve gecesi internet sitelerine yayın yasağı yok. GünlükHayat’ta seçim öncesi ve sonrasında, seçim gündemini ve ‘memleket meselelerini’ işlemeye devam edeceğiz.
Önemli Not: İlhan Selçuk'un MHP için yazdığı "Dün bana işkence etmiş olanlarla bugün el ele vermeyi yurtseverliğin doğal ve sade gereği sayıyorum." satırları üzerine, CHP-MHP koalisyonu ve hatta Demirel’in Cumhurbaşkanı olma ihtimali en çok konuşulan senaryolardan biri haline geldi. Sahi, söz konusu vatansa gerisi hakikaten teferruat mı?
18 Temmuz 2007 Çarşamba
24 Mayıs 2007 Perşembe
Bir hayat seç ve bunu içselleştir

Duygu Kocabaylıoğlu
"choose life. choose a job. choose a career.
choose a family. choose a fucking big television. choose washing machines...
choose fixed interest mortgage repayments. choose a starter home. choose your friends.
choose good health, low cholesterol, and dental insurance.
…
choose a future. choose life...”
dizelerinin koşuşturması ile başlar Trainspotting filmi. Uyuşturucudan başka hiç bir şeye, hiç bir yere ait olmadığını hisseden İrlandalı gencin ağzından dökülür son cümle: “İyi de bunu neden isteyeyim ki?”
Kimlik inşasının kaçınılmazlığını reddetmek özgürlük müdür, yoksa dibe çöküşe giden başka bir yol mu?
Edebiyatta bireyselleşme akımı ile giren ve yüz yıllardır popülerliğini kaybetmeyen bir temadır, insanın kendisine sunulanı ya da dayatılanı reddedip kendi yolunu çizebilme öyküsü. Avrupalı aristokrat genç kızlar babalarının uygun gördüğü erkekle evlenmeye karşı çıkar ve fakir de olsa burjuvanın oğluna kaçarlar; genç burjuva erkekler babalarının mesleğini sürdürmeye karşı çıkıp kendi idealleri peşinden giderler; Katolikliğin baskısındakiler Protestanlara kaçarlar... Daha yakın zamana gelirsek kapitalizmin tek tipleştirme çarkında boğulmayı reddeden karakterler, düzene kendi başlarına meydan okurlar... Velhasıl Avrupa edebiyat tarihi, kendine biçilen rollerden memnun olmayıp, sürekli bir kaçış halindeki kahramanlarla doludur. Kendine yeni bir kimlik seçmenin Don Kişot’tan daha güzel bir örneği olabilir mi?
Peki şimdi ne oluyor? Kendisine ikram edileni beğenmemeyi ayıp sayan kültürümüzde, globalleşmeden nasibimize düşen kimlikleri kendimize uydurup mutlu olma çabasına giriyoruz.
Bir üniversite seç; mümkünse “Top 10”dan olsun.
Öyle bir bölüm seç ki, son 20 yıl boyunca gözde mesleklerden biri olsun.
Ama köşeyi dönmenin yanısıra, işini de sev. Seviyormuş gibi yap.
Bir ev seç, ama içinde ankastre mutfak ve jakuzi olsun.
Sadece büyük ekran televizyon yetmez, yanında ev sinema sistemi ve multimedya kiti de seç.
Mesleğinde saygın bir eş seç. Mümkünse ona âşık ol. İmrenilecek bir çift ol.
Gözü doymaz insanoğlu, hala mutsuzsun değil mi? O zaman bir yoga kulübü seç. Haftasonu için bir SPA merkezi seç. Rahatlamayı seç.
Yani, toplumumuzdaki her bir sosyal olguda olduğu gibi, modern şehirli kimliğinin inşasında da yabancılaşma yaşıyoruz. Bu kredi kartının üstünde yazan isim benim ama bu iğrenç pembe gömleği neden aldım ki? Sevmeden seçip de, severmiş gibi yapmak hayat felsefesine dönüşüyor bir müddet sonra. Çünkü memnuniyetsizlikle şikâyet etmeniz ayıp. Size yabancı bir hayat inşaa ediyorsunuz ama ayıplandığınız konular aynı kalıyor.
Farkında olmadan bu kimlik inşasını içselleştirenlere de ayrı imreniyorum doğrusu. Onlar, iki yüz yıl önceki pozitivizmin en parlak zaferini temsil ediyorlar farkında olmadan. Zira yanıbaşlarındaki patolojik mutsuzlar, onlardan biri olmak istemeyen asiler elek altına düşüveriyor; sen sağ ben selamet, toplum huzurlu ve mutlu...
Bir hayat seç ve bunu içselleştir. Öyle içselleştir ki, senin seçimin olmadığını kendin de unut... Toplumları steril biçimde “gütmek” adına daha parlak bir siyaset stratejisi düşünemiyorum açıkçası.
Etiketler:
beyaz yakalılar,
duygu kocabaylıoğlu,
kapitalizm,
kimlik,
özgürlük
20 Mayıs 2007 Pazar
Üniversite anfisinden, ofis koltuğuna

Duygu Kocabaylıoğlu
Bu yazı “hayatın asansör boşluğu”nun keşfedildiği bir gece kaleme alınmıştır; bundan mütevellit, savunduğu bir argüman, peşinden gittiği bir ideoloji yoktur. Tam aksine oldukça isyankâr ve bir tutam da nihilisttir.
…
Günü gününe ancak yetiştirilen yıllık yazısı…
Alelacele fotoğraf çekimleri…
"Ah kep giyme törenin tatil ile çakışmaz inşallah?" kaygısı...
Okulda bir cümbüş, bir koşturmaca…
Ailemde bir sevinç…
Neler oluyor yahu?
Benim dışımda bir şeyler olduğu kesin.
Yarıyıl tatilinden döndükten sonra en çok şu afişe takılmıştı gözlerim:
"2007 Mezunları! Son Yarı Yılınıza Hoş geldiniz!" Yani kaçarı yok, düğün dernekle yolcu ediyorlar bizi.
Peki biz, mezun adayları neresindeyiz bu hengamenin? Bir soru ile binlerce rakibimizi geçmenin hesabını yaptığımız ÖSS kaosundan ne zaman çıktık da, kazandığımız üniversiteye "Hoşçakal!" dediğimiz güne geldik?
Fazla kent romantiği olmanın da alemi yok aslında. Zira "Aman Tanrım, mezuniyet sonrası ne yapacağım ben?!" korkusu henüz 3. sınıftan başladığı için bir çoğumuz yaz tatillerimizi, -diplomalı olduktan sonra bize kapılarını açacağını umduğumuz- "işverenler"emize hediye ettik bile.
Bilenler bilir rock grubu Mavi Sakal'ın "Ne içiiin? Kim içiin?" diye sorduğu bir şarkısı vardır. Ne için girdik üniversiteye? Kim için mezun oluyoruz?
Bazılarına ayrılması oldukça zor gelirken, kimileri özgeçmiş formlarında sadece işaretleyip geçiyor üniversitesini; bir de zorla okuduğu üniversiteden, kaçarcasına mezun olanlar var tabii.
Nasıl mezun olursanız olun, öyle ya da böyle bir olgunlaşma basamağı üniversite; o kadar okuduktan sonra insanların sizden bir verim, bir ürün beklediği basamak.
“Kim için?” sorusunu yönelttik ya, aslında cevabı önce “kendiniz için”, olmalı. Olmadığında, öncellik sırasını kendinizden evvel başka şeylere kaptırırsanız, çok fena. Mesela "o kadar okuduktan" sonra, küçük bir şirkette sekreterlik yapmak, insanın kendisine hakaret etmesi gibi gelebilir.
“O kadar okudum!” Sihirli bir cümle bu. İsyan cümlesi. Neden orda olmamanız gerektiğinin kısa bir özeti. Hem o kadar okudunuz siz; lisede sıra arkadaşınızla 1 net daha fazlası için yarıştınız, üniversitede staj kontenjanları için birbirinize çelme çaktınız; sabahlayıp finale girdiniz, asistanlara yaranmak için kırk takla attınız, mesleki becerilerin yanında sosyal olarak da geliştirdiniz kendinizi; fazladan bir dil daha öğrendiniz, en çok satan kitapları ya da klasikleri devirdiniz öte yandan, (en kötü ihtimalle) yeniden kuracak kadar bilgisayar öğrendiniz. Ve çok daha fazlası. Bunlar sadece şahsen aklıma gelenler. Bir de, başkalarının "CV"lerinde görüp, imrenip, gerçekleştiremediklerim var…
“İnsan kendini en iyi düzeyde gerçekleştirdiği ölçüde mutludur” demiş çok bilgin filozoflardan biri… Keşke bunun sosyolojik ve patolojik yansımalarından da bahsetseymiş. Toplumlar bu biçimde evrilmemiş olsa, eminim ki -şeytanın dürttükleri hariç- birçoğumuz üniversitelerin yollarını bu derece aşındırmazdık. Bize sunulan “kendini gerçekleştirme” kimliklerinin içini doldurmak için bu derece çırpınmazdık. 30 yıl çalışarak Ferrari aldıktan sonra, kaybettiği huzurunu bulmak için o Ferrari’yi satan bilgelerden olmazdık…
Mezun olmakla, olamamak arasında bir aforizma bu. Memnuniyetsizliğin kibirle eşanlamlı olduğu yaşam koşullarında, “Özgür ruhum ben!” demek en hafifinden hayalcilik. Ya da tası tarağı bile toplamadan bir okyanus adasına “düşmeli” insan; Hindistan cevizi sütüyle ve muzla yaşamalı…
…
Günü gününe ancak yetiştirilen yıllık yazısı…
Alelacele fotoğraf çekimleri…
"Ah kep giyme törenin tatil ile çakışmaz inşallah?" kaygısı...
Okulda bir cümbüş, bir koşturmaca…
Ailemde bir sevinç…
Neler oluyor yahu?
Benim dışımda bir şeyler olduğu kesin.
Yarıyıl tatilinden döndükten sonra en çok şu afişe takılmıştı gözlerim:
"2007 Mezunları! Son Yarı Yılınıza Hoş geldiniz!" Yani kaçarı yok, düğün dernekle yolcu ediyorlar bizi.
Peki biz, mezun adayları neresindeyiz bu hengamenin? Bir soru ile binlerce rakibimizi geçmenin hesabını yaptığımız ÖSS kaosundan ne zaman çıktık da, kazandığımız üniversiteye "Hoşçakal!" dediğimiz güne geldik?
Fazla kent romantiği olmanın da alemi yok aslında. Zira "Aman Tanrım, mezuniyet sonrası ne yapacağım ben?!" korkusu henüz 3. sınıftan başladığı için bir çoğumuz yaz tatillerimizi, -diplomalı olduktan sonra bize kapılarını açacağını umduğumuz- "işverenler"emize hediye ettik bile.
Bilenler bilir rock grubu Mavi Sakal'ın "Ne içiiin? Kim içiin?" diye sorduğu bir şarkısı vardır. Ne için girdik üniversiteye? Kim için mezun oluyoruz?
Bazılarına ayrılması oldukça zor gelirken, kimileri özgeçmiş formlarında sadece işaretleyip geçiyor üniversitesini; bir de zorla okuduğu üniversiteden, kaçarcasına mezun olanlar var tabii.
Nasıl mezun olursanız olun, öyle ya da böyle bir olgunlaşma basamağı üniversite; o kadar okuduktan sonra insanların sizden bir verim, bir ürün beklediği basamak.
“Kim için?” sorusunu yönelttik ya, aslında cevabı önce “kendiniz için”, olmalı. Olmadığında, öncellik sırasını kendinizden evvel başka şeylere kaptırırsanız, çok fena. Mesela "o kadar okuduktan" sonra, küçük bir şirkette sekreterlik yapmak, insanın kendisine hakaret etmesi gibi gelebilir.
“O kadar okudum!” Sihirli bir cümle bu. İsyan cümlesi. Neden orda olmamanız gerektiğinin kısa bir özeti. Hem o kadar okudunuz siz; lisede sıra arkadaşınızla 1 net daha fazlası için yarıştınız, üniversitede staj kontenjanları için birbirinize çelme çaktınız; sabahlayıp finale girdiniz, asistanlara yaranmak için kırk takla attınız, mesleki becerilerin yanında sosyal olarak da geliştirdiniz kendinizi; fazladan bir dil daha öğrendiniz, en çok satan kitapları ya da klasikleri devirdiniz öte yandan, (en kötü ihtimalle) yeniden kuracak kadar bilgisayar öğrendiniz. Ve çok daha fazlası. Bunlar sadece şahsen aklıma gelenler. Bir de, başkalarının "CV"lerinde görüp, imrenip, gerçekleştiremediklerim var…
“İnsan kendini en iyi düzeyde gerçekleştirdiği ölçüde mutludur” demiş çok bilgin filozoflardan biri… Keşke bunun sosyolojik ve patolojik yansımalarından da bahsetseymiş. Toplumlar bu biçimde evrilmemiş olsa, eminim ki -şeytanın dürttükleri hariç- birçoğumuz üniversitelerin yollarını bu derece aşındırmazdık. Bize sunulan “kendini gerçekleştirme” kimliklerinin içini doldurmak için bu derece çırpınmazdık. 30 yıl çalışarak Ferrari aldıktan sonra, kaybettiği huzurunu bulmak için o Ferrari’yi satan bilgelerden olmazdık…
Mezun olmakla, olamamak arasında bir aforizma bu. Memnuniyetsizliğin kibirle eşanlamlı olduğu yaşam koşullarında, “Özgür ruhum ben!” demek en hafifinden hayalcilik. Ya da tası tarağı bile toplamadan bir okyanus adasına “düşmeli” insan; Hindistan cevizi sütüyle ve muzla yaşamalı…
Etiketler:
beyaz yakalılar,
duygu kocabaylıoğlu,
mezuniyet bunalımı,
üniversite
27 Mart 2007 Salı
Mavileşen yakalar-3: Yanılsama

kerem özkurt
Her üniversitede bahar şenliklerinden az bir zaman evvel kariyer günleri yapılır. Çeşitli şirketlerin çalışanları hem şirketi tanıtmak, hem öğrencileri heveslendirmek hem de kendine eleman seçmek amacıyla kısa sunumlar yaparlar. Genellikle o üniversiteden mezun olmuş biri sahneye çıkıp, kendisinin hangi evrelerden geçerek, kendini nasıl geliştirerek, hangi basamakları çıkarak, bulunduğu yere nasıl tırmandığını anlatır. Canlı bir başarı öyküsü. Öğrenciye şu mesaj verilir: Neden sıradaki sen olmayasın?
Özel sektörün en çekici yanlarından biri terfiiydi. Evet, ilk başta küçük bir görevle başlatıyordu çalışanını ama çok çalışılırsa, fark yaratabilirse yükselmek işten bile değildi. Böylece “yönetici asistanı” gibi isimde ağır görevde hafif unvanlarla ve cüzi ücretlerle işe girmekte bir sakınca görmüyorduk. Ama aylar geçtikçe, gittikçe belirginleşiyordu: bundan fazlasına ulaşamayacaktık. Daha doğrusu çıkabileceğimiz makamın düzeyi çoktan sınırlandırılmıştı.
İşe girerken “bu departmanda müdür yok gibidir, herkes eşittir, hiyerarşik bir yapılanmadan kaçınırız” vaadi hakikaten doğruydu; ancak bize söylenmeyen bu yatay yapılanmanın kendini en belirgin şekilde terfii mekanizmasında gösterdiğiydi. Terfii, unvanda afili bir değişiklik (belki daha İngilizce bir unvan), ücrette ufak bir oynama, ama sonunda önceden yapılan işten pek farklı olmayan yeni bir görev getiriyordu. Hep aynı düzeyde duruyordu çalışan. Ne uzuyordu ne kısalıyordu. Bu basamakları çıkmaktan çok sahanlıkta ileri geri gitmek gibiydi. Sonunda küçümsediğimiz devletin o dereceli, kıdemli sistemindeki kadar bir ilerleme sağlanabiliyordu. O da devletteki gibi belli süreleri doldurunca otomatik olarak değil, ancak yoğun bir çaba gösterilir ve pozisyon açılırsa…
Yine de içimizdeki ümidi sürdüren bir yanılsamayla avunuyorduk: Bizden çok daha düşük tahsilli ama yaşça ve deneyimce bizden üstün olan kişilerin başımızda bulunması. Departman şefleri, müdürleri, yöneticileri (özel sektör ne kadar çok isim bulabiliyor), bir gün onların bulunduğu konuma bizim de gelebileceğimizi müjdeliyor gibiydiler. Kendimizi kim yönlerden onlardan üstün buluyor, onların işe başladığı zamanki durumlarına kıyasla daha yetkin olduğumuzu görüyorduk. Onlar yapabildiyse biz de yapabilirdik. Canlı bir başarı öyküsü.
Oysa onların o makama ulaştıkları dünya bizimkinden çok farklıydı. Henüz yapılanan bir özel sektördü o; eleman diye her yere saldıran, psikoloji bölümü mezunu birini satış departmanına yerleştirebilecek kadar rahat davranan bir özel sektördü. Sorduğumuzda, onlar da işe en alt kademeden girmişlerdi, doğru ve bu bizde aynı yolları kat ederek aynı yerlere ulaşabileceğimiz yanılgısı yaratıyordu. Oysaki onların zamanında bu yol çok açıktı. Üniversite mezunun çok olmadığı bir zamanda iş bilen kişi, ne olduğuna bakmaksızın yükselebiliyordu. Fikri olan garsonların reklâmdaki gibi yeteneklerini kanıtladıklarında masaya oturtulduğu zamanlardı. Şimdiyse özel sektör herkesi aldığı pozisyonda tutmaktan yana. İşler böyle de gayet iyi işliyor özel sektör için. Nasılsa bir ordu kadar işçi var rezervde.
İşin en hazin yanı, yükselmenin maddi dayanaklarının yok olduğu bir ortamda yükselme hayalinin hala devam etmeseydi. Biz o hayalin peşinden koştuk; bizden sonra da kim bilir kaç nesil aynı hayalin peşinden koşacak.
Olabilirliği çoktan silinmiş ama albenisi her gün tazelenen bir hayalin…
Her üniversitede bahar şenliklerinden az bir zaman evvel kariyer günleri yapılır. Çeşitli şirketlerin çalışanları hem şirketi tanıtmak, hem öğrencileri heveslendirmek hem de kendine eleman seçmek amacıyla kısa sunumlar yaparlar. Genellikle o üniversiteden mezun olmuş biri sahneye çıkıp, kendisinin hangi evrelerden geçerek, kendini nasıl geliştirerek, hangi basamakları çıkarak, bulunduğu yere nasıl tırmandığını anlatır. Canlı bir başarı öyküsü. Öğrenciye şu mesaj verilir: Neden sıradaki sen olmayasın?
Özel sektörün en çekici yanlarından biri terfiiydi. Evet, ilk başta küçük bir görevle başlatıyordu çalışanını ama çok çalışılırsa, fark yaratabilirse yükselmek işten bile değildi. Böylece “yönetici asistanı” gibi isimde ağır görevde hafif unvanlarla ve cüzi ücretlerle işe girmekte bir sakınca görmüyorduk. Ama aylar geçtikçe, gittikçe belirginleşiyordu: bundan fazlasına ulaşamayacaktık. Daha doğrusu çıkabileceğimiz makamın düzeyi çoktan sınırlandırılmıştı.
İşe girerken “bu departmanda müdür yok gibidir, herkes eşittir, hiyerarşik bir yapılanmadan kaçınırız” vaadi hakikaten doğruydu; ancak bize söylenmeyen bu yatay yapılanmanın kendini en belirgin şekilde terfii mekanizmasında gösterdiğiydi. Terfii, unvanda afili bir değişiklik (belki daha İngilizce bir unvan), ücrette ufak bir oynama, ama sonunda önceden yapılan işten pek farklı olmayan yeni bir görev getiriyordu. Hep aynı düzeyde duruyordu çalışan. Ne uzuyordu ne kısalıyordu. Bu basamakları çıkmaktan çok sahanlıkta ileri geri gitmek gibiydi. Sonunda küçümsediğimiz devletin o dereceli, kıdemli sistemindeki kadar bir ilerleme sağlanabiliyordu. O da devletteki gibi belli süreleri doldurunca otomatik olarak değil, ancak yoğun bir çaba gösterilir ve pozisyon açılırsa…
Yine de içimizdeki ümidi sürdüren bir yanılsamayla avunuyorduk: Bizden çok daha düşük tahsilli ama yaşça ve deneyimce bizden üstün olan kişilerin başımızda bulunması. Departman şefleri, müdürleri, yöneticileri (özel sektör ne kadar çok isim bulabiliyor), bir gün onların bulunduğu konuma bizim de gelebileceğimizi müjdeliyor gibiydiler. Kendimizi kim yönlerden onlardan üstün buluyor, onların işe başladığı zamanki durumlarına kıyasla daha yetkin olduğumuzu görüyorduk. Onlar yapabildiyse biz de yapabilirdik. Canlı bir başarı öyküsü.
Oysa onların o makama ulaştıkları dünya bizimkinden çok farklıydı. Henüz yapılanan bir özel sektördü o; eleman diye her yere saldıran, psikoloji bölümü mezunu birini satış departmanına yerleştirebilecek kadar rahat davranan bir özel sektördü. Sorduğumuzda, onlar da işe en alt kademeden girmişlerdi, doğru ve bu bizde aynı yolları kat ederek aynı yerlere ulaşabileceğimiz yanılgısı yaratıyordu. Oysaki onların zamanında bu yol çok açıktı. Üniversite mezunun çok olmadığı bir zamanda iş bilen kişi, ne olduğuna bakmaksızın yükselebiliyordu. Fikri olan garsonların reklâmdaki gibi yeteneklerini kanıtladıklarında masaya oturtulduğu zamanlardı. Şimdiyse özel sektör herkesi aldığı pozisyonda tutmaktan yana. İşler böyle de gayet iyi işliyor özel sektör için. Nasılsa bir ordu kadar işçi var rezervde.
İşin en hazin yanı, yükselmenin maddi dayanaklarının yok olduğu bir ortamda yükselme hayalinin hala devam etmeseydi. Biz o hayalin peşinden koştuk; bizden sonra da kim bilir kaç nesil aynı hayalin peşinden koşacak.
Olabilirliği çoktan silinmiş ama albenisi her gün tazelenen bir hayalin…
Etiketler:
iş hayatı,
kerem özkurt,
noe liberalizm,
orta sınıf,
yabancılaşma
26 Mart 2007 Pazartesi
Ali Nesin'den mektup var

Mustafa Kuleli
-Aziz Nesin'lik bir karalama kampanyası-
Eğitim olanaklarından yoksun çocukları yetiştiren, onlara her şeyin en iyisini vermeye çabalayan Nesin Vakfı, geçtiğimiz aylarda, çirkin bir kampanya ile karalanmaya çalışıldı.Prof. Dr. Ali Nesin de, bir mektup yazarak Nesin Vakfı’na yönelik saldırılara cevap verdi.Ali Hoca süreci anlatmış, iddiaları yanıtlamış, kimilerine sitem etmiş ve dostlardan yardım istemiş. Biz de bu mektubu sizlerle paylaşmamız gerektiğini düşündük:
Sevgili Dostlar,
Dehşetengiz bir karalama kampanyasıyla karşı karşıyayız. Bunun sonunu hiç hayırlı görmüyorum. Sadece Nesin Vakfı açısından değil, Türkiye ve insanlık açısından da.
Eğer bunca özveriyle kurulan ve yaşatılmaya çalışılan bir çocuk kurumuna böylesine alçakça ve acımasızca çamur atılabiliyorsa, gerisi benim hayal gücümü aşıyor.
Sonuçta çocuk bakıyoruz... Yemiyoruz yediriyoruz, ısınmıyoruz ısıtıyoruz.
Nesin Vakfı’na ve kimsesiz çocuklara bakan diğer kurumlara hayâsızca saldıranlar, sokak çocuklarından, tinercilerden, kapkaççılardan, sokakta yaşanan vahşetten yakınma haklarını kaybettiklerini biliyorlar mı acaba?
Çocuk kurumlarında çalışanlar büyük bir özveriyle yokluk ve zorluklarla boğuşurlar. Üç kuruş maaşa... Kimi zaman da gönüllü... Tek mutlulukları yüzleri gülen çocuklardır. Onlar bu toplumun isimsiz kahramanlarındandır, bu toplumu toplum yapan değerleri yaşatan kişilerdir.
Nesin Vakfı’nda bir “anne” dört çocuğa bakar. Geçenlerde TV kanalında izlediğiniz devlet kurumunda çocukları döven “anne” kaç çocuğa bakıyordu? Saydınız mı? 30 muydu? Herhalde. Siz hiç 30 çocuğa baktınız mı? 30 çocuğa bakmanın ne demek olduğunu bilir misiniz? Üstelik hangi çocuklara, hangi ortamda, hangi koşullarda...
O “anne”nin kendisi de dayakla büyümüştür büyük olasılıkla; kendi çocuklarını da dayakla büyütmüştür. Simdi de 30 kimsesiz çocuğun sorumluluğu verilmiş... Bunun ne demek olduğunu tahmin etmeye calisin. Dövmesin de ne yapsın anne? O maaşa ancak böyle bir anne bulunur. O eğitimde ve o düzeyde biri o koşullarda ancak öyle davranabilir.
Düşmanı iyi belirlemek gerekir. Düşman ne o kurum, ne de o annedir.
Düşman, içinde yasadığımız koşullardır.
Bir senaryo kurayım: Nesin Vakfı’nda bir anne dört çocuğa bakar dedim biraz önce. Peki, çok kötü koşulda dört çocuk daha görsek ne yapacağız? Örneğin kömürlükte yasayan, ya da işkence gören, ya da sokaklarda dilendirilen, aç sefil, ölüm tehlikesinde... Almamazlık olur mu? Görmemeye çalışıyoruz ama görürsek alacağız mecburen. Gözle görünce dayanılmıyor.
Peki ya bu yeni çocuklara bakacak annemiz yoksa? O zaman var olan annelerin her biri dört yerine beş çocuğa bakacak... Peki, bağışlar azalır da çalışan sayısını azaltmak zorunda kalırsak ne olacak? O zaman da ya bir anneyi işten çıkaracağız ya da annelerden biri “maaşım ödenmiyor” diye işini bırakacak, ama bu sefer de her anne beş yerine altı çocuğa bakacak. Kolay mı o kadar çocuğa bakmak? Eğer koşullar değişmezse bir annenin sorumlu olduğu çocuk sayısı yediye, sekize çıkacak. Belki de daha az maaşa çalışacak bir anne bulacağız. Annenin sinirleri yıpranacak, yorgun düşecek. Haliyle... İnsan bünyesi bu, bir yere kadar dayanır. Bir ara uykusuna yenilecek. O sırada çocuk pencereden sarkacak, elektrik prizine çivi sokacak, odadan çıkacak... Allah korusun... Allah korusun ama ne olur ne olmaz, biz gene de önlemimizi alalım...
Çocuk bakan kurumlara saldırmak mıdır çözüm?
Nesin Vakfı aleyhine sürdürülen kampanyayı sıcacık evlerinde rahat koltuklarına gömülmüş cıkcıklayarak izleyenler, o sırada bizim ne yaptığımızı düşündüler mi acaba? Ben söyleyeyim ne yaptığımızı: Tuvalet temizlemekten gelecek ayı nasıl çıkaracağımızı hesaplamaya kadar olağan tüm isleri yaptığımız gibi, bir yandan da bakirelik kontrolünden geçen kızlarımızı teselli ediyorduk, yuvalarından alınacaklarını düşünen çocuklarımızı yatıştırıyorduk, olan biteni anlayacakları ve üzülmeyecekleri bir dilde anlatmaya çabalıyorduk, gülümsemeye, güven vermeye çalışıyorduk. En çaresiz kaldığımız zaman da hıçkırıklarımızı hapsedip onlara sarılıp susuyorduk.
Söylemeden geçemeyeceğim. Küçücük kızlarımızdan birine adli tip doktoru olacak kişi, “namaz kılar gibi yap” demiş. Kızımız bilememiş doktorun ne demek istediğini. Bu yüzden de doktordan bir güzel azar işitmiş. (Acaba toplumun hangi kesimi cıkcıklayacak bu satırları okuduğunda?)
Sevgili dostlar, sizlere bize yaşatılan her şeyi anlatamıyorum. Çünkü bu mektuplar maalesef cinsel evrimlerinin evcilik oyunu aşamasında takılıp kalmışların da eline geçiyor.
Gazetelerde çarşaf çarşaf yayımladılar, televizyonlarda bangır bangır bağırdılar: Nesin Vakfı’nda tecavüz! Anüste yırtık var! Üç kıza daha tecavüz edilmiş! Vakıf’ta bakire kalmamış!
Oysa hiçbir şey yok! Adli Tip raporları tertemiz. Ama gene de haber yapıldı ve hakkımızda dava açıldı!
Pes! Diyecek laf bulamıyorum.
Her şey doğru olsa bile, böylesine trajik bir olay böyle mi haber edilir? Toplumsal sorumluluktan vazgeçtim, hiç mi utanma arlanma yok?
Tutuklanan gençlerimiz cezaevinde işkenceden geçtiler, aşağılandılar, korkutuldular, ölüm ve tecavüz tehditleri aldılar. Biri tabanlarına basamaz ve çenesi kenetlendiğinden konuşamaz bir halde ve beş kuruş parasız gecenin bir yarısında sefil bir durumda Bayrampaşa sokaklarının karanlığına terk edildi. 17 yasında bir çocuktan bahsediyoruz! Bu çocuk bir hafta boyuncu kati yemek yiyemedi ve tuvalete gidemedi. İki gün kaldığı cezaevinden çıkıp 36 saat sonra Vakıf’a döndüğünde (önce annesine gitmiş) donuk gözlerle bakıyor ve iki kelimeyi zor yan yana getiriyordu.
İnanıyorum demesine karsın, “seni Allahsız!” diye dövmüşler. Önce jandarmalar, sonra gardiyanlar, daha sonra da mahkûmlar. Aslında dövmek istedikleri Aziz Nesin ve düşünceleri elbet.
Çocuk yurdunda çocukları döven anneye olduğu gibi, düşmanını karıştırıp çocuklarımı döven bu cahillere de acıyorum.
Cahiller neyse de, okumuş yazmışların düşmanını karıştırmaya hakkı yoktur. (Öyle değil mi piyasa gazetelerinin ve TV kanallarının sayın haber müdürleri?)
Çocuklarımız iki günlük cezaevi ziyareti boyunca yaşadıklarını kaleme alıyorlar. İnanın bana, pek kolay olmuyor yazmaları. Bitirdiklerinde kamuoyuna sunacağım.
İşkenceyi şikâyet etmek amacıyla aldığımız adli tip raporları, “o kadar da önemli bir şey yok” gibilerinden bir şey soyluyor. Oysa taban, avuç ve sırtlarındaki dayak izlerini ben gözlerimle gördüm. Birinin dosyası takipsizlik aldı, itiraz ettik, sonucu bekliyoruz. Diğerinin şikâyeti halen soruşturuluyor.
Bilen söylesin: Türkiye’de tecavüz suçlamasıyla tutuklanan kaç kişi iki gün sonra salıverilmiştir? En küçük bir emare ya da delil olsaydı, sonuç böyle mi olurdu?
Biri işkence diğeri tecavüz iki rapor var. İkisi de ayni şeyi soyluyor: Iskence/tecavuz olmamıştır. Birine dava açılmıyor, diğerine açılıyor. Bu da Aziz Nesinlik değilse ne Aziz Nesinliktir?
Suçsuz çocuklarımı ihbar etmedim suçlamasıyla mahkemeye verildim.
1,5 yıl hapsim isteniyormuş. Sanki umrumdaydı! Temsil ettiğim ruha dokunamazlar ki...
Üstelik çocuk baktım diye hapse atacaklarsa, 1,5 yıl ne ki! 150 yıl atsalar ıslah olmam!
Sözlerim öncelikle bize düşman olmaması gereken ama beni çok şaşırtan basına ve medyaya (onlar bilirler kim olduklarını): Çocuk bakan kurumlara saldırmayın, onlara sahip çıkın ve destekleyin.
Dostlar: Toplumun Nesin Vakfı’na ihtiyacı olduğu surece dimdik ayaktayız ve bu vakfı yaşatacağız, ama insanlık ölürse bize yer kalmaz ki! İlla ki insanlığı kurtarmak gerekiyor!
Ali Nesin
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)